Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

17 Nisan ve Küçük Yeni Dünya

[email protected]

Paul Klee’nin bir tablosu var: Angelus Novus. Uçan bir melek… Yalnız, meleğin yüzü geçmişe, sırtı geleceğe dönük. Geçmişten, geçmişin yıkıntılarından, bir fırtına esiyor ve onu, sırtına döndüğü geleceğe doğru sürüklüyor. Walter Benjamin, “tarih kavramını Klee’nin bu tablosu ile canlandırıyor, “ilerleme dediğimiz bu fırtınadır” diyor. Ona göre, bizim bir takım hadiseler zinciri olarak gördüğümüz geçmişi, “tarih” yekpare bir yıkıntı olarak görür. Benjamin için “tarih”, bugünde, şimdiki zamanda geçmişin izlerini aramak değil, geçmişin yıkıntılarında bugünün izlerini keşfetmektir. Bu nedenle Benjamin, efsanevi kitabı Pasajlar’da, Baudelaire’i ve modernizmin izlerini, 1850’lerde Haussmann’ın yerle bir ettiği Paris harabelerinde, pasajların yıkıntıları arasında keşfeder. (Ali Artun /Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi)

17 Nisan, Köy Enstitüleri’nin kuruluş ve anma günü. Başka hiçbir okulun/ üniversitenin kuruluş yıldönümünü anmıyoruz, ama Köy Enstitüleri’ni anmaya devam ediyoruz. Üstelik çoktan kapatılmış ve çoktan tarihe gömülmüş olduğu halde… Tarihe gömülmüş, ama geçip-gitmemiş. Onunla ilgili tartışma sönümlenmemiş. Söylenecek söz bitmemiş. Bir enstitü olarak yok ama yarattığı anlam ve üstelik giderek değişen dönemlere, teknolojilere ve yaşama biçimlerine göre yeniden filizlenebilecek, taze sürgünler verebilecek bir anlam olması; düşüncenin ve onun arkasındaki kuramın, geleceğin toplumunun biçimlenmesinde öğrenme, eğitim, bilmek ve eylemek, yaşamı eleştirel bir biçimde değerlendirmek ve her zaman baştan ele alarak yeniden kurabilme arayışı bakımından bu anlamı yeniden düşünmek isteği ve iradesi hala yeni, taze ve canlı.

Bütün kurumlar eskirken ve dökülürken, Cumhuriyet’in pek çok ilkesi/ önermesi ve uygulaması kesin ya da tartışmalı olarak reddedilirken nasıl oluyor da Enstitü’nün önerdikleri hala düşünmeye devam etmek için bir platform oluşturabiliyor? Sanırım bu soruya çok farklı yanıtlar verilebilir. Hatta daha en başta “böyle bir platform oluşturduğu da nereden çıkıyor?” denilebilir.

Köy Enstitüleri Türkiye’nin ilk ‘modern’i

Böyle küçük bir yazıda, Enstitüleri kesin bir unutulmuşluğa ya da ret kategorisine göndermek isteyenleri ikna edecek bir şey söylenmesi zor. Ancak bu tartışmaya hala istekle bakabilecek bir grup için yeni/ yenileyici sözlerle/ savlarla bir denemeye girişmek yine de olası… O zaman, bazı satırbaşlarını yazmaya başlayabiliriz:

Köy Enstitüleri’nin, Cumhuriyet Türkiye’sinin başlangıcından bugüne kadar, ama en azından 1950’lere kadar geliştirmiş olduğu gerçekten ilk ve tek modern olduğu söylenebilir. Bu savın anlaşılır olabilmesi için “modern” ve “Türkiye modernleşmesi” üzerinde yaratılmış müthiş geniş bir literatüre başvurmak gerekiyor. Ancak bu basit bir yazı… Bu nedenle, TC’nin kurmuş olduğu ilk ve tek modernin Enstitüler olduğu savını destekleyen düşüncenin ana yapısını, onun eğitim/ kırsal toplumda eğitim bakımından gerçekten özgün, kendinden önceki birçok ütopyadan ve eğitim kuramından esinlenmiş ve onların bilgisini özümlemiş olmakla birlikte özgün bir kurum olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

1920’lerin sonunda önce Almanya’da, sonra bütün Batı Avrupa’da, daha sonra da bütün dünyada devam eden Bauhaus Tasarım Okulu deneyiminin anlamı üzerine tartışmalar sanırım bugünlere kadar geliyor. 1930’ların sonlarında Köy Enstitüleri de bu tartışmadan çok etkilenmiş ve bu kuramdan çok yararlanmış olmakla birlikte, diğer pek çok Cumhuriyet kurumundaki yaklaşımdan farklı olarak, ne onun basit bir taklidi, ne de doğrudan yapılmış bir “tercümesi”… “Modern”in içindeki söyleşide/ tartışmada yerini alıyor, ancak kendine özgü bir söz ve akıl, kimlik arayışındaki tavrını da koruyor.

2020’lerde ise, bir yandan iklim değişikliğinin kıra ve kente getirmekte olduğu özgün nitelikler ve gereklilikler, bir yandan bütün dünya toplumlarının nerdeyse boğulurcasına içine gömülmüş olduğu neo-liberal dünya kapitalizminin ölümcül sorunları, bunlarla mücadelede inanılmaz kararsızlıklar ve ikircikler içindeki toplumların yapısal durumu, ekonomi-politiği ve değer dünyaları vb. tam olarak bir çıkmaz/ bir sürdürülemezlik durumunu gösteriyor.

Başka türlü bir öğrenme ve eğitim ihtiyacı

Diğer yandan daha küçük ve sade, tüketimci olmayan, yeteri kadarıyla yetinen ve kendi gereksinimleri için kendi üretebileceklerini (ve bu ürünlerin sahip olması gereken özellikleri) önemseyen, daha barışçı ve özverili/ özgeci toplumunu demokratik ve olabildiğince katılımcı bir biçimde kurabilmek için arayışın, en azından tartışmanın usulca sürmekte olduğunu kabul edebiliriz.

Ancak bu yenidünya için, öğrenmemiz ve bilmemiz gereken pek çok şey var. Toprak ne? Su ne? Hava ne? İklim ne? Mülkiyet ne? Kamusal alan ve kamusal mal ve hizmetler ne? Özgüven ve gerektiği kadarla yetinmek ne? Kendi problemlerine kendisinin çözüm üretme arayışı ne? Sahip olunan teknolojiyi abartmadan ve bizi boğmasına izin vermeden uygun biçimde kullanmak ne? Gerekiyorsa kendi teknolojilerini ve kendi yöntemlerini tasarlamak ve üretebilecek bir güvene sahip olmak ne? Birey ve toplum ne? Dayanışma, kız ve erkek kardeşliği ne? Eşitlik ne? Özgürlük ve özgür bireyler/ özgür toplumlar ve özgürlüklerin hem sonsuzluğu hem de birlikteliğin gereklilikleriyle uyumlu olması ne? Müşterekler ve kolektif üretimler, kamusal ölçek ve kamusal yararlar ne? Hiyerarşi ve bürokrasi ne?

Bu soruları çoğaltabiliriz. Ancak, eğer bu çöküntü toplumundan çıkabileceksek, yeni bir dünyaya ve yeni bilgiye ve yeni bilgileri edinebilmek için başka türlü öğrenme süreçlerine, kurumlaşmış veya kurumlaşmamış eğitimlere ihtiyacımız olacağı kesin… Ama bunu nasıl yapacağız? Bu arayışta Köy Enstitüleri yararlanılabilecek bir kaynak olabilir mi?

Belki bunun için “hala ‘moderne’ ne gerek var?” eğer varsa da, “neden doğrudan, Bauhaus ilkelerine ve deneyimine/ atölyelerine bakmıyoruz?” denilebilir. Bu tartışmayı önemsemekle birlikte, Köy Enstitüleri’nin bu toplum (özellikle doğrudan üreticiler) için uyarlanmış olmasının ve toplumun çok çeşitli kesimleri için sınanmış ve doğruları/ yanlışları ile kuramsal kazanımlar sağlanmış olması bakımlarından bazı avantajlara sahip olduğunu görmezden gelemeyiz.

Asıl sorun belki “modernin” doğasındaki otoriterlik ve disiplin, şaşmaz standart ve katılık yerine demokrasiyi/ katılımcı ve çoğul anlamada hiç kimseyi yalnız bırakmayan ve yabancılaştırmayan demokrasiyi, bu öğrenme ve bilme deneyimleriyle aynı potada nasıl eritebileceğimiz olacaktır.

Bunun kolay ve hemen üstesinden gelinebilir bir sorun olmayacağı açıkça görülüyor. Peki, olanaksız mı?

Belki değil.

Ama bunun için, yoğun tartışmalara ihtiyaç var.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTürkiye

“Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, şu an Meclis’te para babalarının değil emekçinin temsilcisi olurdu”

1954’te kapatılması hâlâ tartışılan Köy Enstitülerinden mezun 88 yaşındaki Halime Kocataş, “Enstitüler olsaydı referandumda yüzde 95 ‘Hayır’ çıkardı ve okuma-yazma oranı yüzde yüz olurdu” dedi. 89 yaşındaki Ethem Sezgin ise “Enstitüler kapanmasaydı şu an Meclis’te tarım ve hayvancılık yapan köylünün çocuğu olurdu. Para babalarının değil emekçinin temsilcisi olurdu” diye konuştu.

Köy Enstitüleri, öğretmen yetiştirmek, toplumu aydınlatmak ve ileri taşımak amacıyla 17 Nisan 1940 tarihinde yasal düzenlemelerle kuruldu. 1954 tarihinde kapanan ve etkileri günümüze kadar tartışılan Köy Enstitüleri unutulmayacak ve bugüne kadar aşılamamış bir özgün eğitim modeli olarak eğitim hayatımızda yer aldı. Köy Enstitülerinin kuruluşunun 77. yılı nedeniyle önceki gün Caddebostan Kültür Merkezi’nde “Köy Enstitülerinden Günümüze” başlıklı panel düzenlendi. Panel öncesi 1944 Arifiye Köy Enstitüsü mezunu Halime Kocataş ve 1946 Beşikdüzü Köy Enstitüsü mezunu Ethem Sezgin ile bir araya geldik ve Köy Enstitülerini konuştuk.

İnsanlığa hizmet

Cumhuriyet’ten Zehra Özdilek’e konuşan Halime Kocataş ve Ethem Sezgin’in sözleri şöyle:

– Kendinizden bahseder misiniz?

H. Kocataş: 1929’da Şile Kabakoz köyünde doğdum. 1940 yılında Arifiye Köy Enstitüsü’ne girdim. 1944 yılında mezun olarak kendi köyüme öğretmen olarak atandım. Burada 14 yıl öğretmenlik yaparak her alanda çalışmalarımı sürdürdüm. Evlenecek fakir kızların çeyizini diktim, iğne ve pansuman yaptım. O dönemin valisi Prof. Fahrettin Kerim ile görüşerek köye yol, su, elektrik gelmesini sağladım. Beşiktaş Ortaköy İlkokulu, Beşiktaş Turgut Reis İlkokulu, Etiler Hasan Âli Yücel İlkokulu’nda görev yaparak emekli oldum. 1981 yılında Beşiktaş ilçesinde yılın öğretmeni seçildim.

E. Sezgin: 15 Şubat 1928 yılında Trabzon’un Beşikdüzü ilçesine bağlı Korkuthan köyünde eğitimci bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. 1941’de Beşikdüzü Köy Enstitüsü’ne girdim, 1946 yılında enstitüden mezun oldum. Üç köy okulunun yapımında halkla beraber kazma kürekle çalıştık, 7 km yol yaptık. Toplam 33 yıl öğretmenlik yaptım.

– Köy Enstitüsü sistemi nasıldı?

H. Kocataş: Köylerin canlanmasında, eğitimden yararlanmayı amaçlayan bir okullaşma, kalkınma, demokratikleşme eylemidir. Enstitüler eylemi büyük bir çoğunluğa, nüfusun yüzde 80’ine yararlı olma hareketiydi. Gerçek yurt sevgisini geliştiren, ulusalcılığı insanlıkla bütünleştiren bir eğitim sistemi uygulandı.

E. Sezgin: Biz eli nasırlı, ayağı çarıklı, toprağın özünü tırnaklarıyla sökmesini ve icabında bu topraklar için ölmesini bilenlerin çocuklarıyız. Köy Enstitüleri bizleri Ata’nın istediği gibi fikri, irfanı, vicdanı hür öğretmenler yetiştirdi. Atatürk ve devrimlerini, devlet, millet sevgisini yeni yetişen gençlere öğretmemizi sağladılar. Yeniliklere kapalı bağnaz bir öğretmen olmamamız gerektiğini insanlığa hizmetin en yüce ibadet olduğunu kavrattılar.

Eğitim destanı

– 16 Nisan’da gerçekleştirilen referandumda Anadolu’da ağırlıklı ‘Evet’ oyu çıktı. İnsanların aklına acaba biz Anadolu’yu ihmal mi ettik sorusu geldi…

H. Kocataş: Köy Enstitüleri kapatılmasaydı eğer 16 Nisan referandumunda en az yüzde 95 ‘Hayır’ çıkardı. Türkiye’de okuma oranı yüzde 100 olurdu. Atatürk 10 yıl daha yaşasaydı her şey çok farklı olurdu. Kütüphaneler çoğalacak, kitap okuma alışkanlık haline gelecekti. Kadın hakları tartışılmayacaktı. Şu an Türkiye’nin sıkıntı çektiği birçok konu yaşanmayacaktı. Köy Enstitüleri bir eğitim destanıdır.

E. Sezgin: Köy Enstitüleri devam ediyor olsaydı referandumdan böyle bir sonuç almak mümkün değildi. Anadolu’nun ‘Evetçileri’ oranın yoksul halkı doğrudan doğruya çıkarcıların para babalarının siyasi oyuncağı haline gelmiştir. Önce yoksullaştırdılar sonra da istedikleri istikamette oy kullanmaya sevk ettiler.

“Halk uyanmasın diye kapattılar”

– Köy Enstitüleri kapanmasaydı eğer Türkiye’nin şimdiki durumu nasıl olurdu?

H. Kocataş: Halk uyanmasın diye enstitüleri kapatma yoluna gittiler. Hangi kuruluş vardır ki kapanışından 67 sene geçmesi halinde bile güncelliğini korur. E.Sezgin: Köy Enstitüleri kapanmamış olsaydı eğer şu an Mecliste tarımcılık, hayvancılık yapan köylünün çocuğu olurdu. Halkı temsil ederdi. Para babalarının değil emekçinin temsilcisi olurdu. Bunun tehlikesini görmüş olan ağalar ayaklandı ve korku içerisinde Köy Enstitülerinin kapatılması konusunda kampanya başlattılar. Bugün hâlâ ağalık sisteminin etkisi sürüyor.

“Bir eğitim devrimi projesiydi”

Köy Enstitülerini Araştırma ve Eğitimi Geliştirme Derneği Başkanı Prof. Dr. Güler Yalçın şunları söyledi:

“Köy Enstitüleri ezilen bireyin özgürleşmesi ve ülkenin eğitim yoluyla demokratlaşması niyetiyle kurgulanmış bir eğitim devrimidir. Günümüzde yararlanılması gereken ve bugün Finlandiya, Kanada ve hatta Amerika’da uygulamaları olduğunu bildiğimiz eğitim devrimi projesinin evrensel öğelerinin hayata geçirilmesi için günümüz koşulları ve aciliyet sırası göz önüne alınarak hayata geçirilmesi gerekmektedir.”

(Cumhuriyet)

Kategori: Manşet

Kültür-Sanat

Edebiyat Nöbeti dergisi Köy Enstitüleri dosya konusu ile yayında

Edebiyat Nöbeti‘nin 4.sayısı Köy Enstitüleri dosya konusuyla Mart-Nisan sayısı çıktı. Celal Karaca, Dergi, Köy Enstitüleri deyince kuşkusuz ilk akla gelen isimlerden Mahmut Makal ile söyleşi  yapmayı da ihmal etmedi.

Edebiyat Nöbeti Dergisi, Cumhuriyet sonrasında Bafra’da çıkarılan ikinci edebiyat dergisi olma özelliği taşıyor. 1935 yılında Halkevleri Bafra Şubesi tarafından çıkarılan Altınyaprak Dergisi 29 sayı yayınlanabildi.

40

Mahmut Makal “Köy Enstitisü Öğrencilerinde Düşünce ve Davranış”, Ali Ezgar Özyürek’in “Kuruluşunun 76.yılında Köy Enstitüsünü Anımsamak”, Cemil Baskın “Köy Enstitüsüne Nasıl Gelindi”, Esra Deniz Karagöl’ün “Köy Enstitüleri” yazılarıyla bu ay ki dosya konusunda yer aldılar.

Dergi, reklam al(a)madığı zaman arka iç kapakta bir ressamın çalışmasına ve kısa yaşam öyküsüne de yer veriyor. Bu sayıda Serpilay Kocahan (Görgec)‘in  Bafra’nın tarihsel değerlerinden Kızılırmak üzende yer alan Çetinkaya Köprüsü kenarında tütün  hasatı yapan  köylü kadınları tablosuna yer verilmiş.

Edebiyat Nöbeti Dergisi’ni bulabileceğiniz adresler: Samsun : Adalı, Deniz, Endülüs, Ebabil, Selamet  kitabevleri / Amasya-Merzifon: Ekin Kırtasiye / Ordu: Serüven kitap-kafe / Eskişehir: Adımlar Kitabevi / Mersin- Tarsus: Antik Sahaf ve Kitabevi / İzmir-Alsancak: Yakın Kitabevi / Ankara- Kızılay: İmge, Turhan Kitabevi ve İstanbul-Kadıköy : Mephisto (Beşiktaş, Beyoğlu), Akademi, Sosyal Sahaf( Akmar Pasajı)

Edebiyat Nöbeti’ne sosyal medya üzerinden erişebileceğiniz adresler: facebook.com/groups/ edebiyatnobeti , Instagram.com/edebiyat_nobeti , twitter.com/edebiyatnobeti ve [email protected]

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Köşe Yazıları

Dindardan, ileri demokrasiye ince kıyılmış bir masal

Şu dindar meselesini bir de benden dinleyin. Bu konuda anlatılan masallara bir yenisini de ben eklemiş olayım. Yine de Kızılderili’lerin “yeni bir şey yazmayacaksan hiç yazma!” sözünü düstur edindiğimi, yazının hemencik başında belirteyim.

Aynı toplumda aynı dille konuşuyoruz. Aynı eğitim sisteminde, aynı müfredatlarla konserve edildik. Çocukluğumda bizim oralarda (İzmir) her beş kişiden en az ikisinin gittiği Kuran kurslarını da bilirim, ışık evlerinde çokoprens yiyip fanta içmişliğim de vardır. “Din kültürü ve ahlak bilgisi” adıyla anılan derslere yetişmiş, buna karşılık (evrim anlatılsa bile) “insan evrimi”nin müfredattan kalkmış olduğu yeni (dindar) nesildenim. Türkiye eğitim sistemi son 30 yıldır zaten dindar nesil yetiştiriyor.

Ağızdan çıktığından beri dindar sözcüğüne fena alıştık ama hatırlatmak isterim; bu sözcük dini-bütün kimselerden bile kolay duyulmayacak bir sözcük değil miydi? Benim bildiğim bizim memlekette dinine bağlı insanlara mümin denir, namazında niyazında denir, inançlı, sofu, hatta “tarikatten” denir fakat dindar denmez ya da yaygın kullanılmaz. Dindar sözcüğü daha çok sözlüklerde yaşar. Bu sebeple bu söz sakil durmadı mı?

Nitekim hemen ardından “dindar ne demek?” ya da “dindarla neyi kastediyor?” tartışmaları aldı başını gitti. Kimisi dindarı dinsizin karşıtı olarak ele aldı kimisi ise “ileri müslüman” olarak. Erdoğan ise dindarın karşıtının tinerci olduğunu ve hem dindar hem modern olunabileceğini söyledi. Başbakanın ağzından “inançlı nesil”, “mütedeyyin gençlik” veya (zor ama) “mümin nesil” sözcükleri çıksaydı iş farklıydı ama “dindar” sözcüğü başka birşey anlatıyor.

Benim iddiam odur ki; Erdoğan’ın dindar sözcüğü İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiş bir sözcüktür. İngilizce piety sözcüğünün Türkçe’sidir.

Bu iddiamdan milliyetçi, ulusalcı anti-emperyal sonuçlar elde etmek isteyenler bu yazıyı okumasalar daha iyi ederler. Çünkü madem küresel sermayeye iliklerimize kadar bağlandık (-ki toplumumuz bunun farkında ve AkP gittiği anda ülke ekonomisinin “tv’de” çökeceği bilindiği için oyları hala yükseliyor!), öyleyse dünya literatürü nezdinde konuyu tartışmanın da zamanıdır. Bırakalım artık içe kapalı Türkiye’nin terminolojisini… Çünkü Türkiye’ye biçilen rol, küresel anlamda batı terminolojisi içinde  ancak anlaşılabilir.

İngilizce piety sözcüğü derin ve kayda değer bir sözcüktür. Latince pietas’dan gelir ve esas anlamını da Latincede bulur. Dünyanın gerçek anlamda ilk imparatorluğu olan Roma inanışına denk düşer. Şu iki anlama bakınız.

Dindar: sf. din b. Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı (kimse), mütedeyyin – TDK

Pietas: (Türkçe dindar) Roma inanışında, tanrılara, vatana, akrabalara ve ebeveynlere sadakat ve saygı ile bağlı olan kişi. – britannica.com

Erdoğan’ın dindardan kastı sofuluk, müminlik falan değildir. ‘Tanrılar’ sözcüğünü Allah’la değiştirirseniz tam anlamıyla ikinci tanıma denk düşer veya denk düşeceğini zamanla daha net göreceğiz.. Ayrıca dindarın karşıtını tinerci olarak belirlemesi de bu anlamla yerine oturur.

Dindar meselesinden Türkçe iletişim içinde bir çok eleştiri yapıldı. Eminim Erdoğan’ın prompterını yazanlar bu eleştirilere gülüyorlardır. Çünkü aslında çoğu eleştiri kolaylıkla savuşturulabilir cinstendir. Eğer dindar, bahsettiğim ikinci tanımla alınırsa, Türkiye toplumunun değil %50’si, %90’ı bundan memnun olacak ve yapılan çoğu mümin-laik içine sıkışmış ahkam kesmeler de boşa çıkacaktır. İşte esas mesele ve sorun da burada!

Sorarım bizim entelektüellere; Erdoğan’ın prompterını yazanlar, eğer ikinci tanımı kullanıyorlarsa, bu durumu da eleştirebilir misiniz? Veya hangi argümanlarla, nasıl eleştireceksiniz?

Kimileri bu yaklaşımıma “yahu ne alaka? Nereden nereye? Ne işimiz var Roma’yla finan?” diyebilir. Onlar Gebze-Harem hattında dolanmaya devam etsinler…

Roma, dünya literatüründe ve elbette batı terminolojisinde sıkı yer tutar. Örneğin ABD kurucuları kendilerinde Roma mitosuna denk düşen anlamlar buluyorlardı. Nasıl ki Roma iktidarına bağlı alim ve kurucularda, Troya’dan sürülüp, İtalya’da yeni bir uygarlık kurduğu düşüncesi içselleştirilmişse, ABD de Avrupa’nın sürgünüydü. Bu durum sadece mitosta kalmamış, Amerikan mimarisinden, sanatına, edebiyatından felsefesine kadar ilköğretim seviyesinde bile bilinen rütin anlamlardır. Tabi bu durum ABD ile de sınırlı değildir. Örneğin Adolf Hitler kavgasını kazansaydı Yeni Roma’yı kuracağını iddia ediyordu. Gerçi bu ikisi “aynı” anlaşılmasın. ABD kurucuları özgürlük nüansına önem vermiş ve Roma’yı kültür inşasında simgesel olarak kullanmışlardır. Buna karşılık kurulmak istenen her otoriteryen (faşist) devlet Roma geleneğinden faydalanmıştır. Çünkü otoriteryen devlet anlayışı en net ve ayakları yere basan anlamıyla Roma’da yaşamış ve Roma’dan başlamıştır. Görülüyor ki bu gelenek “Yeni (otoriteryen) Türkiye”’nin inşasında da başvuru kaynağıdır.

Cicero, Vergilius ve Ovidius Roma’nın yeni dinini kurarken Antik Yunan dinine lanetler ediyor ama aynı zamanda yeni dini Antik Yunan düşüncesinin üzerine oturtuyor, değiştiriyor ve aslında manipule ediyorlardı. Hem düşünür, hem devlet adamı olan bu kişilerin şiirleri, destanları, söylevleri ince edebiyatlarla saygıyı hak etse de toplamda şunu söylüyorlardı.

“Cennete giden yol anayurda hizmetten geçer.”

 

Bir süre önce İzmir’de Edp-Yeşiller toplantısında sevgili eşsözcümüz Ümit Şahin, yeşil düşünceyi tanıtırken en genç ideoloji olduğunu vurguluyordu. Diğer ideolojiler ise 19. yy’da doğmuştu. Spontan konuşmasında bu ideolojileri sosyalizm, komünizm, anarşizmle örneklendiriyordu. Sahi; bu ideolojileri sayarken faşizm neden unutulur? Çünkü (güya) kimse faşist değildir. Oysa faşizmin kavramsal hareket noktası tam da pietas (dindar)’a denk düşer ve pietas anlamındaki dindarı eleştirebilecek akıl, Türkçe literatürde, deyim yerindeyse yoktur!

Şerif Mardin Osmanlı’dan beri devam eden mahalle kültürüne, cumhuriyet rejimiyle birlikte yeni bir rakip geldiğini, bu rakibin “öğretmen ve okul” olduğunu ama 80 yılda bu rekabette kaybetmeye yaklaştığını söylemektedir. Mardin’e göre bunun sebebi bizim laik dediğimiz öğretmenin 50’li yıllardan itibaren iyilik, güzellik ve doğruluk gibi düşüncelerin içeriğini dolduramamasındandır. Bizde ahlak (etik) felsefeye hiç bağlanmamış, hep İslam’la doldurulmuştur.

Şimdi gelelim bu yazıyı yazmamın esas sebebine… Biraz etik tartışalım.

Pietas anlamındaki dindar okura pozitif bir anlammış gibi gelebilir. Avrupa, değerlerini, kimi zaman kanlı – kimi zaman kansız devrimlerle, eski düşüncelerle sürekli hesaplaşma-yüzleşme halinde yıkıp, yeniden yaratırken, rönesans, aydınlanma ve sonrasındaki 68 hareketine kadar pietas’ı eleştiren hayli literatür oluşmuştur. Fakat ben Roma öncesine uzanmak ve pietas’ın anlamındaki değişime vurgu yapmak istiyorum.

 

Heu pietas! Heu prisca fides! – Dindarlara yazık! Antik inançtaki kaderciliğe yazık!

(Vergilius)

 

Vergilius’un bu sözü yanlış anlaşılmasın. O, öncülleri olan Sokrates, Platon ve Aristo gibi Antik Yunan mitosuna yani Homeros dünyasına savaş açmıştır. Eski pietası kadercilikle özdeşleştirir. Yeni pietas ise vatana hizmet etmenin önemine, daha büyük imparatorluk için varlığını ortaya koymaya dönüşür. Artık Roma’nın yeni dini devlettir!

Gerçekten de Antik Yunan yani Homeros öğretisi kaderci miydi? Bundan bahsediyorum çünkü batı etiğinin hareket noktaları buralardadır.

Shakespeare, Nietzsche veya Tolstoy gibi yazarların bakış açısından ve elbette Homeros’un bizzat kendi destanlarından Antik Yunan öğretisinin kaderciliğe en uzak düşünce olduğunu söyleyebilirim. Buna karşılık M.Ö. 800’den başlayarak M.Ö. 400’e kadar kaderci bir anlayış yarattığı da bilinmektedir. Buradaki esas sebep normalde sözle yaşatılan Homeros (Ömer) düşüncesinin yazıya geçmesinden sonra dogmalaşmasındadır.

Bizde çok tanrıcılık hiç bilinmez. Bir zamanların “Bin Tanrılı Anadolu”’sunda yaşarız ama  bizlere çok tanrıcılık yasaklanmıştır. Sanılır ki; tek tanrıya kul olan şimdiki mitos gibi, çok tanrıcılıkta da bir çok tanrıya tapınılmakta, el pençe divan olup, biat ve secde edilmektedir.

Oysa bu sanı en azından Antik Yunan düşüncesi yani İzmir’li Homeros öğretisi açısından tamamen yanlıştır. Homeros’ta tanrılara tapınılmaz; -aksine tanrılarla savaşılır. Tanrılar ölümlü insanoğlunu hor görürler ve Homeros’a göre insana düşen, trajik de dursa ölümsüz tanrılarla yine de savaşmaktır.  Koskoca Odysseia Destanı, Odysseus’un zavallı bir insancık olarak tam aksine güç-kudret timsali tanrı Poseidon’a meydan okuması ve ama 20 yıl süren çilesine karşın mücadelesini ezici bir üstünlükle kazanmasının ve Poseidon’a haddini bildirmesinin hikayesidir. Homeros onuru için mücadele eden ve yeterince erdemle yüklenmiş insanın karşısında tanrıların bile duramayacağını salık verir. Homeros’ta erdem ya da ideal ise aretedir.

Arete yaşamın bütünlüğüne, tekliğine karşı saygı, verimliliğe ya da daha yüksek verimlilik idealine karşı küçümseme ve bunun sonucu, uzmanlaşmaya karşı hoşnutsuzluk ima eder. Arete mükemmelliktir ve mükemmeliğe insanın kişisel olarak ulaşması anlamına gelir. Örnek insan olarak sunduğu Odysseus; büyük bir savaşçı, kurnaz bir plancı, hazırcevap bir konuşmacı olan yürekli biridir; yelkenli bir tekneyi hem yapabilir hem de kullanabilirdi, sabanı dümdüz sürer, boksta, güreşte, koşuda gençlere meydan okur; bir öküzü kesip, yüzüp, doğrayıp, pişirebilirdi. Roma’nın dindarı (pietas), sadakat ve uzmanlaşmaya yönelen toplumcu bir hiyerarşi yaratma kaygısında olup, yıldızlara da ancak bu şekilde ulaşılabileceği efsanesi yaratırken, Homeros, sade ve hiyerarşisiz klan hayatı içinde kusursuz, her işten anlayan ve kimseye muhtaç olmayan insanca bir yaşama övgü sunar.

Bu anlamda aslında kaderci olan; toplumsal hiyerarşiye çark edilmiş ve kaderine sadık olması beklenen Roma faşizmidir, Antik Yunan’ın tanrılara bile meydan okuyabilen ve pekala vatana, akrabalara ve aileye dahi meydan okuyabilecek düşüncesi değil. Erdoğan erdemi dindarda buladursun, aile baskısından kaçabilen ve sokaklarda yaşamayı göze alabilen tinercinin cesaretinde çok daha büyük bir erdem vardır.

Bu düşünce eğitim alanında çok yakın tarihlere kadar dünyanın her yerinde yaşamıştır. Mesela Türkiye’de de, 1940-1946 yılları arası faaliyet gösteren Köy Enstitüleri, Homeros’un erdem olarak sunduğu öğretiye benzer bir eğitim anlayışını benimsemiştir. Arıcılık bilinmeyen köylerde arıcılık, bağcılık bilinmeyen köylerde bağcılık öğretiliyordu. Enstitüye atanan öğretmen gittiği köyde okul binasını köylülerin yardımıyla yapabilecek kadar inşaat bilgisi de öğreniyordu. Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmuyor aynı zamanda ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, ve marangozluk konularını da uygulamalı olarak öğreniyordu. Her öğrenci bir enstrüman çalabiliyor, yılda 25 tane dünya klasiği edebiyat eseri okumak şart koşuluyordu. Tiyatrolar, müsamereler, konserler hazırlanıyor, hem okulda hem çevre köylerde sergileniyordu. Köy enstitülerinin Doğu-Batı bloğu olarak ayrılan soğuk savaş döneminde, Sovyet uygulamalarına benzeyen komünistçe işler olduğu sebebiyle, başını ABD’nin çektiği Batı Bloğu tarafından kapattırıldığı söylenir.

Bir köşe yazısı için oldukça uzun olan masalım okuru sıkmadıysa 3000 yıl öncesinden zamaneye ve hatta geleceğe azıcık daha yaklaşayım.

Son zamanlarda moda olan “ileri demokrasi” anlayışından da bahsetmeli. Eğer Türkiye içi bir tartışma yürütürseniz bu sözün anlamını ıskalarsınız.

İddiam odur ki; Erdoğan’ın prompterında yazan “ileri demokrasi” sözü İngilizce post-democracy sözünün Türkçe’ye çevrilmiş ve biraz da kılıfına uydurulmuş halidir. Yani demokrasi sonrası, demokrasi ötesi, ileri demokrasi…

Eğer olaya hem ulusal perspektiften bakmayı bırakıp, hem de umut edilenden değil de, dünya konjünktüründe ve acımasız-trajik bir gerçekçilikle bakarsanız olay netleşir. Demokrasinin anlamı sözlüklerde nasıl yazarsa yazsın, 20. yüzyılda kapitalizm ve komünizmin mücadelesi anlamında, iki gücün dengesi olarak yaşamış, yaşatılmıştır. Her ülkenin sağcısı solcusu parlementer rejim içinde fikirlerini özgürce savunmuş ve yalnızca fikir bağlamında değil, gerçeklikten hareket ederek, yani her iki rejimin de gerçekte yaşıyor olmasıyla anlamlandırılmıştır. Buna karşılık Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle fikirleri destekleyen gerçekliğin sol ayağı kaydı. Artık sosyal devlet, sosyal adalet, sosyal haklardan bahsedilemez! Bunlardan bahsedenler savaşı kaybetti, haberiniz yok mu? Görülen o ki; kimilerinin hala haberi yok ve coplanmalarına anlam veremiyorlar…

Türkiye ise bu savaşta stratejik bir noktadaydı ve soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, anlaşılan, yeni dünya düzeninin pilot uygulama alanına döndü. Erdemin arete değil de pietas’a dönüştürüldüğü ve bence nüfusun %90’dan fazlasının bu durumu daha anlamlı bulduğu, ayaklar ve başın hiyerarşisine boyun eğdirilmiş, %15’i açlık, toplamda %75’inin ise yoksulluk sınırının altında yaşadığı, buna karşılık kanaatkar davranıp (pietas) isyan etmemiş ama zaten AkP iktidarıyla birlikte sayıları hızla artmış polislerin de her isyan etmeye meyledeni copladığı, dünyanın hiç bir demokratik ülkesinde karşılaşılmayan nüfus cüzdanıyla yurttaşlarını numaraladığı, dahası İdris Naim Şahin’in iki gün önce haber verdiği haliyle çipli kimlik kartlarına geçilecek olan, yine Şahin’in hükümet nezdinde kimse tarafından olumsuzlanmayan, yani ilan ettiği üzere devletin hayat demek olduğu …ve Kutsal Roma.

Bunların hepsi bu masalda çok güzel bağlanıyor da benim acı acı güldüğüm şudur!

Kimin aklına George Orwell’ın bahsettiği hayalin Türkiye’de gerçek olacağı gelirdi ki? Ünlü olduk, kameralara gülümseyiniz…

Muhabbetle…

* Görsel İç-Mihrak’tan alınmıştır.