Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Fırtınaya karşı başını dik tut’

[email protected]

Sanırım ortaokuldayken gördüğüm bir filmin son sahnesi hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Filmin adı (oyunun adı da aynı) Liliom’du. Ferenc Molnár’ın bu oyunu sanırım sayısız defa sahnelenmiş ve filme alınmıştır.

Filmin son sahnesindeki, ölüm kadar vahim ve ağır acı veren bir durum karşısında Liliom’un yakınlarının bu durumla baş etmek için söyledikleri “fırtınaya karşı başını dik tut” şarkısı çok dikkatimi çekmişti. “Böylesine zor bir durumda bile insanın başını dik tutabilmesi ve alnı açık, cesaretle ve onurla meydan okuması söz konusu olabiliyormuş demek” diye düşünmüştüm. Ama henüz insanların başlarına neler gelebileceği ve buna karşı nasıl direnebilecekleri, bu direnişin çoğu kez ne kadar zor olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu bir yeniyetme olarak…

Bu sahneyi unutmadım. Baş eğdirilmesi kolay olmayan bir insan olmak istedim, meydan okuyan ve direnen, her zaman, akıntıya karşı durabilmeyi bir erdem sayan, akıntının o korkunç bulanık ve kirli seline kendimi kaptırmamayı önemseyen… Böyle bir yaşam kurma isteğini, biraz da bu şarkı vermişti bana: “Fırtınaya karşı başını dik tut.”

*

Baş eğmek ve baş eğdirmek, her iki durumda da mücadelesiz ve karşı koymasız, dolayısıyla barışçıl ve huzur getiren bir yolmuş gibi duruyor ilk başta. Oysa incitmemek için/ karşınızdakini rahatsız etmemek için bakışlarınızı eğmeniz, bazı durumlarda gerekli olabiliyor bazen. Bu, sizi nezaketli ve erdemli yapan bir özellik olmakla birlikte bir zorbalık, haksızlık veya adaletsizlik karşısında hatta doğru bilmediğiniz bir durum karşısında başınızı eğmeniz sizi yer ve bitirir. Kim ister böyle bir kişiliğe sahip olmayı? Ufka/ geleceğe bakmak varken kim ister başını eğmeyi?

Oysa toplum genellikle karşı çıkışlardan ve protestolardan pek hoşlanmaz. Eğer bıçak kemiğe dayanmamışsa çoğunluk, haksızlık ve zorbalık karşısında başını eğmeyi/ görmezden gelmeyi seçebilir/ seçer. Kolayına gelen budur. Mücadelenin yaratacağı bilinmezlikten ve karmaşadan korkar. Gündelik düzeninin, rutinlerin, garanti edilmiş konforun uzağına düşebilme riski endişelendirir toplumları. Özellikle de mevcut işleyişlerin bir ucundan iyi-kötü yararlanabilen/ getiri sağlayan insanlar, gruplar seslerini çıkartmazlar.

Ama nereye kadar?

Bazen, bazı gözü pek ve ufka bakan toplum kesimleri aşar bu korku duvarını…

*

Marx, “zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanların” bu karşı çıkışa/ isyana en yakın toplum kesimi olduğunu düşünüyordu. Ancak bütün tarih boyunca isyanlar, ayaklanmalar ve en önemlisi akıntıya karşı dik duranlar sadece işçi sınıfından çıkmadı. İşçi sınıfıyla birlikte ya da kendi başına varoluşsal olarak ya da etik olarak kişiliğini ve “kendisi olma” ve “kendi olmak istediği gibi olma” hakkını savunanlar, düşünenler-düşünürler/ entelektüeller, dolayısıyla zincirlerinden başka kaybedecekleri olanlar arasından da çıktı. Bu nedenle dünyanın bütün kentlerinde ve toplumlarında, kadın hareketi, ayrımcılığa karşı direnişler ve öğrenci hareketleri bu kadar çok ve etkili ve devrimci biçimde ve dünyayı değiştirebilme potansiyeliyle ha-bire akıntıya karşı ilerliyorlar.

Başını dik tutma davranışı, sadece bu kadarı bile alnı açık bir biçimde dünyanın bütün çirkinliğine ve haksızlığına gözünü dikip bakabilmek başlı başına bir cesaret, duru bir bilinç, onur, gönenç ve kişilik göstergesi. Baş eğdirme çabası ve komutu ise bu saydıklarımın tam tersi. Hatta daha da kötüsü korkaklık ve ancak zorbalıkla/ şiddetle ilişki kurabilecek kadar niteliksizlik göstergesi… Bunu, LGBT+ kulübünün gizlice kilidini değiştirerek de gösterebilirsiniz, dayakla korkutarak da veya kışkırtıcı yalan haberleri yayınlayarak da… Böyle yaptığınız için de yüzünüzün çirkinliğinin ve göz çukurlarınızdaki karanlığın görülmesine cesaret edemezsiniz ve herkesi “aşağı baktırmak” istersiniz.

Zorbaya baş eğmemek, fırtınaya karşı başını dik tutmak ve cesaret, fiziksel olarak ne kadar donanımsız ve olursanız olun, 7 ya da 17 yaşında bir çocuk olsanız bile, sizi hem güçlü ve erdemli yapar hem de tarihi değiştiren aktörlerden biri…

*

“Kentler isyancıdır, kır ise uyumlu” diye kurmayı düşünüyordum bu yazının başlığını. Ama düşündükçe isyanın ve karşı duruşun her yerde ve her insan topluluğu için söz konusu olduğunu hemen anladım. Feodaliteden modern zamanlara geçişte, Avrupa’nın her tarafındaki köylü ayaklanmaları/ isyanlar ilk aklıma gelenler oldu. Anadolu’daki isyanların tarihini düşündüğümde (daha öncesi de vardır) Bizans’a (ilk akla gelenler Pauluscular ve ikonalarla ilgili çatışmalarda ki taraflar vb.) ve Selçuk’a (başta Babailer), daha sonra da Osmanlı’ya karşı (Bedrettin’den, Celâlilerden, Pir Sultan’a ve en sonunda Çapanoğlu’na kadar) o kadar çok isyan var ki kırda, bu fikirden vaz geçtim.

20’inci yüzyıl ortası yerel edebiyatın/ romanların önemli bir bölümü de bu isyancıları ya da başını her halde dik tutan kahramanları anlatıyorlar. İlk akla gelen örnekler, İnce Mehmet ya da Cemo ve sonra Memo roman dizileri olabilir ama Fakir Baykurt’un Tırpan’ındaki Uluguş Nine’yi ve Dürü’yü, çok canlı olarak hatırlıyorum.

Yine de dünyayı ya da toplumların düş gücünü etkileyen, düşüncesini ve gündelik rutinlerini radikal bir biçimde değiştiren protestolar, direnişler ve karşı duruşlar, dik başlılıklar o kadar çok ki, “kentin, bu radikal oluşumlardaki etkisi nedir acaba?” diye sormadan geçemiyor insan…

Belki şu tür düşünceler söz konusu olabilir:

  • Kentler öylesine çok katmanlı ve birçok ölçüte göre hiyerarşik veya hiyerarşik olmayan parçalara bölünmüş bir toplumsallığa/ sosyolojiye sahiptir ki belki de çelişkiler ve karşıtlıklar için en uygun zemin her zaman kolayca oluşabildiği içindir?
  • Bu yarılmaların en kritik alanlarını belirleyen mülk ve serveti elinde toplayan sınıfların/ toplum kesimlerinin talep etiği oranda lüks ve gösterişli (ve gösterişçi) tüketimi/ konforları ve teknolojik olanakları güçlü ve parlak bir biçimde sunabilecek kışkırtıcı ortam ve mekanlar ancak kentlerde (ya da kentlerin en ayrıcalıklı yaşamları sağlayabilen kesimlerinde) oluşuyordur belki?
  • Karşı çıkışın merkezi olan iktidarlar modern zamanlarda sadece kentlerde olduğu ve (“politik olan” kavramların zenginliği kentlerde biriktiği) karşı çıkışları besleyen politik ortam/ politik arayışlar da burada geliştiği için, kentler belki de kaçınılmaz bir biçimde başkaldırı arenasına dönüşmektedir?
  • Karşı çıkışlar için gerekli toplumsal büyüklük ve yoğunluk, örgütlenebilme ve bağ kurma olanakları, belki ancak kentlerde oluşabiliyordur?
  • Olayların doğası üzerinde geliştirilen arayışlar düşünceler, bilgi belki de kentlerde öylesinde çoğalıyor, çeşitleniyor ve birikiyordur ki kentliler dik durmak ve direnmek için daha çok nedene ve elverişli olanağa sahip oluyorlardır?

Bu tür düşünceleri çoğaltmak olası. Her kentin bunların dışında da daha öznel tarihleri/ geçmişleri ve yerel nitelikleri olabilir. Bunlar üzerinde durmadan neden kentlerin isyanların arenası olduğunu tam olarak tanımlayamayız.

Önce serfliğin egemen olduğu dönem Avrupası’nda, kent kapısının üzerinde yazılı olduğunu varsaydığımız “kent insanı özgürleştirir” sözünü anımsayalım. En özgür yer olmanın (gerçi tam tersine “kent insanı yabancılaştırır” da denilebilir?) yanı sıra, kentin o çoğul/ çok katmanlı ve çok parçalı yapısı/ coğrafyası ve kültürü de her hangi bir nedenle dik duruşu/ protestoyu ve direnmeyi gerektirecek çok sayıda neden yaratmakta olduğunu da söyleyebiliriz.

Özgürlüğümüzü ve ileri düzeyde insan haklarına dayalı bir demokrasiyi gerçekleştirmek için kentsel yaşam bizleri ha-bire hazırlıyor, kışkırtıyor ve akıntıya karşı dururken alnımıza çarpan rüzgar düş gücümüzü ve daha özgür, yaratıcı ve adil bir yaşam umudunu durmadan tazeliyor…

Yaşasın kentlerde başını tehditlere ve eziyetlere karşı dik tutan her yaştan kadınlar ve erkekler. Yaşasın bize verdikleri taze ve diriltici esin ve değiştirme özlemi ve gücü… Kent en çok onların başkaldıran yüreğinde çarpıyor…

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşet

Birleşik Krallık’ta eylül isyanı başladı

Fotoğraf: Natasa Leoni

İklim krizine karşı hükümetlerden harekete geçmesini talep eden Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) aktivistleri 10 gün boyunca sürecek isyanı başlattı.

Cardiff, Londra ve Manchester’da yolları kapatan iklim aktivistleri müzikler, konuşmalar ve danslar eşliğinde barışçıl sivil itaatsizlik eylemlerini gerçekleştiriyor. Eylül isyanının şu ana kadar yalnızca Londra’da en az 250 kişi gözaltına alındı.

Gözaltına alınanlar arasında 92 yaşındaki John Lynes da yer aldı. Eylemciler, gösterilerini sürdürürken polis de müdahale etmeye devam ediyor. Dün akşam saatlarinde hareketin sözcüsü Rupert Read de gözaltına alınanlar arasında yerini aldı.

Meydanlar kapatıldı, müzik başladı

Londra’daki eylemciler Trafalgar Meydanı, Buckingham Sarayı, Westminster Katedrali ve Tate Britanya müzesinin önündeki yolları araç trafiğine kapattı.

Binlerce insanın katıldığı eylemlerde bir grup aktivist kendilerini ağaç kütüklerine zincirleyerek, veya oturma eylemi yaparak yolu trafiğe kapatıyor. Polis burada oturan kişileri gözaltına aldığında ise hemen başka eylemciler gözaltına alınanların yerine geçiyor.

Fotoğraf: Marina Illiara

Metropolitan polisi, Kamu Düzeni Yasası’nın 14’üncü bölümüne atıfta bulunarak gösterilerin yalnızca Parlamento Meydanı’nda ve belirli saatler içerisinde yapılabileceğini söylüyor.

Eylemciler ise gösterilerinin barışçıl olduğunu ve demokratik haklar çerçevesinde olduğunu belirterek bu kısıtlamaya karşı çıkıyor.

Animal Rebellion da eylemde

Yokoluş İsyanı içerisinde yer alan Animal Rebellion (Hayvan İsyanı) isimli grupta ilk gün birçok eylem düzenledi. Hayvanların öldürülerek satıldığı Smithfield Marketini işgal eden eylemciler sonrasında Waterloo Köprüsü‘nden 30 metrelik bir afiş astılar.

Hareket bitki-tabanlı beslenme yönteminin etik bir duruş olmasının yanında iklim krizine karşı da etkili olduğunu savunuyor.

Fotoğraf: Animal Rebellion

Doktorlar: Krizi önleyemezsek sonumuz bu olacak

Yokoluş İsyanı altında örgütlenen doktorlar ise Parlamento Meydanı önünde dikkat çekici bir eylem gerçekleştirdi. Yüzlerce üzeri örtülü kişinin yattığı meydanda doktorlar bir açıklama yaparak iklim krizinin bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çekti.

Cardiff: Dışişleri Bakanlığı ofisine pankart

Benzer protestolar, Cardiff ve Manchester’da da gerçekleşti. Galler’in başkenti Cardiff’te iklim aktivistleri Dışişleri Bakanlığı ofisinden büyük bir pankart astı. Binaya tırmanan eylemciler iklim ve ekolojik yıkıma karşı atılan adımların desteklenmesi çağrısında bulundu.

 

Eylemciler bugün ise BBC binası önünde bir eylem gerçekleştirmeyi düşünüyor. Yokoluş İsyancıları BBC’yi taraflı haber vermekle ve iklim krizinin aciliyetini görmezden gelmekle suçluyor.

Manchester: Dev kuklalar eşliğinde yürüyüş

Manchester’da ise göstericiler St. Peter Meydanı’nı trafiğe kapattı. Müzikler, davul ritimleri ve rengarenk dev kuklalarla yüzlerce kişinin katıldığı bir yürüyüş gerçekleştirdi.

Ayrıca, hızlı modanın iklim krizi üzerindeki etkisine dikkat çekmek isteyen eylemciler, çeşitli giyim mağazalarının önünde eylemlerini sürdürdü. Mağazaların girişlerini boyayan aktivistler moda sektörünün iklim acil durumu ilan etmesini talep etti.

 

Kategori: İklim Krizi

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Nefes alamıyorum’

Endüstri devrimine kadar kentler, isyanların mekanı değildi. Daha çok kırda, ormanlarda, dağlarda (bu Avrupa coğrafyası için daha az, Anadolu için daha çok söz konusu) ve köylerde kendilerine yer bulmuş olan köylülerdi isyan hareketini düzenleyenler…

Ama endüstri devrimi dünya ve coğrafyayı değiştirdi. Fabrikalar ve işçiler kentleri, artık dünyanın en büyük isyan yerleri haline getirdi. Belirli bir insanlık durumuna karşılık gelen taleplerin karşılığını alabilmek amacıyla düzenlenen toplumsal hareketler, çoğu kez barışçıl ama bıçak kemiğe dayanmışsa bazen de yakıp-yıkmayı, makineleri kırmayı da içerebilen kent isyanları sıklaştı ve daha sınıfsal bir nitelik kazandı.

İsyan, bazı durumlarda nefes almak kadar gereklidir insanlık için. Özellikle, yoksullar, ne yaparlarsa yapsınlar emeklerinin karşılığını alamayanlar, daha doğuştan, içine doğdukları sınıf, renk ya da din-dil-mezhep nedeniyle, ayrımcılığa uğrayanlar ve onlara yapılanın “ayrımcılık” olarak kaydedilmesi bile söz konusu olmayanlar için…

Bazen özel bir baskıya, haksızlığa ya da özel bir duruma gerek bile kalmadan özgürlüklerin bir keyfiyet olarak daralması, keyfi bir biçimde yok edilmesi, haksızlığın “normalleşmesi” ya da adalet, hatta hukuk sisteminin içinden bütünüyle çökmesi, hatta Spartaküs için olduğu gibi normal düzenin böyle olması ve dili bile olmayanların üzerine hunharca yürünmesi, bir otun ezilmesi, bir ağacın sökülmesi, bir suyun ya da havanın çürütülmesi gibi durumlarda da isyan kaçınılmazdır.

İsyan

İnsanlar, mutlaka bir şiddet, ya da eylemli karşı mücadele ya da herhangi bir zorbalık içermeden de isyan edebilirler. İsyan, zaten daha çok her gün kafamızın içinde, duygularımızın bam telinde gezinen bir şeydir. Sürekli olarak damarlarımızdan akar… Bunu, bir öfke krizi olarak görmekten çok bir bilinç durumu olarak görmek gerekir. Baş eğmemekle, kimliğini, düşüncesini, doğru bulduklarını savunmakla, aykırının anlam dünyasını geliştirmek ve zenginleştirmekle ilgilidir. Bu nedenle belki her insanın en iyi eğiticisidir ve yaşamlarında isyan duygusunu ve eylemini hiç deneyimlememiş olanlar, eğitimlerinin bir yanının eksikliğinin sonuçlarını hep duyumsarlar, sürekli olarak ezildikçe…

Gezi, tam olarak, bu “nefes alamama” durumuna karşı isyandı. Özgür olmak isteyenlerin, kadınların, üzerinde yaşadığımız gezegenin dostlarının isyanıydı. Dünyanın deneyimlediği en zengin ve renkli, en derinlikli ve barışçıl, en harika ve güzel isyanlarından biriydi… Böyle olduğu için de, onu ezmek ve “harika bir mucizeyi” hiç olmamışçasına yok etmek isteyenler tarafından, büyük ve kaba bir öfkeyle ateşe tutuldu…

Dünyanın bütün kentlileri, bütün insanlar, her gün, kentlerinin her yerinde, bu isyan duygusunu alevlendirecek nedenlerle yüz yüze geliyorlar. İsyan, ne de olsa ana akımla, iktidarı elinde tutan otoritenin koyduğu kurallarla, hatta insanlığın geliştirmiş olduğu temel değerleri bile umursamayanlarla baş edebilmek için, kendiliğinden gelişen ve çok bulaşıcı olan bir coşma ve köpüklenme halidir. “Nefes almaktır” da diyebiliriz.

Birikme…

Öyle şeyler olur ki her gün/ her an karşınıza çıkan ufak şeyler, küçük haksızlıklar, küçük nezaketsizlikler ve aşağılamalar, ayrımcılıklar ya da hiçe saymalar, haddini aşmış bencillikler, tacizler ve zorbalıklar… Bunların her biriyle teker teker uğraşamazsınız. Onlar artık, egemen iktidarın gündelik yaşam sözlüğünde yer almış, o günkü toplumsal yaşamın olağan olarak kabul edilmesi gerektiği sözsüzce onaylanmış ve kodlanmış, minik ve uğraşmaya değmez zarar verici küstahlıklarıdır.

Ama bunlar birikir. Biriktikçe, soluduğumuz havayı donuklaştırır ve katılaştırır. Artık nefes alamaz hale gelirsiniz. Nefes almamak için her defasında bir polis dizinin boğazınıza dayanması gerekmeyebilir. Ancak dayanmışsa gerçekten ve alamamışsanız o nefesi, ölürsünüz artık… Ölmek, doğası gereği yeni yaşamlara, yeni isyanlara yer açmak demektir. Bu tür ölüme karşı öfkelendikçe, giderek kızışan protestolardan başka ne yapılabilir ki? Karşı durmak ve eşitliği ve adaleti onarmak ya da yeniden kurmak isteğinizi ancak o öldürücü şiddete karşı, güçlü bir çıkış yaparak ifade edebilecek hale gelirsiniz.

“Yasal, barışçıl bir yürüyüşle, zorbalıkla ve şiddet kullananlara karşı ne kadar etkili olunabilir, toplantı halindeki insanların üzerine cop-sopa sallayanlara, ateş edenlere karşı ne yapılabilir?” diye düşünebilirsiniz. Şiddetin tırmanan sarmalına kapılmak işten bile değildir bu gibi durumlarda… Şiddet ve “karşı-şiddet” üzerinde çok fazla tartışma yapılmış olsa da sonuç olarak bu bir dehşet döngüsüdür. Şiddete ve acımasız zalimlik uygulamasına karşı direnmemek ise artık o polisin dizinin gırtlağınıza bastırmasına izin vermektir. Bütün uçları çıkmaza giden bir dilemma…

Bir isyan mekanı olarak kenti yaşamaya elverişli hale getiren, belki; direnebilmek, istemediğinizi göstermek, muhalefet etmek, akıntıya karşı akmak ve bunun etkili olabilmesi için birden çok aracı kullanabilmek olanaklarının olmasıdır… Gerçi kent aynı zamanda direnişi yapanlara karşı iktidarın da güçlerini daha kolay toplayabildiği ve etkili olduğu bir yerdir. Ya da yeteri kadar etkili değilse Haussmann, kitleler top ateşinin menziline daha kolay girebilsin diye caddeleri buna göre açar ve düzenler…

Norm’u kırmak

Kentte önemli olan, özünde politika yapmak için bir “temsili sistem”/ her hangi bir dolayım gerekmeden, kendi adınıza söz ve düşünce söylemeyi etkili hale getirebilmek olanağının bulunmasıdır veya sizin gibi düşünenlerle daha kolay iletişim ve dayanışma sağlayarak, etkinizi hızla artırabilmek şansı yaratabileceğiniz bir çevrede olmanızdır. 

Topluluk olarak, bir araya gelerek, genel iradenin, kuralların ve ortalama ve genel kabullerin, normun karşısında, gerekirse küçük bir azınlık olarak hatta tek başınıza, siyasi eylemde bulunabileceğiniz ve sesinizi duyurabileceğiniz bir yer olarak, önemlidir kent. Dilerseniz norm kırıcı olabileceğiniz; kuralsız ve düzensiz siyaset yapabileceğiniz bir yer. Meramınızı başkalarına anlatabilmek için, en azından sizin herkes gibi düşünmediğinizi gösterebilmek için, kentteki örgütler, düzenekler ve sonuç olarak diğer insanların yoğunluğu, kentin bir isyan/ karşı koyma yeri olabilmesini sağlar…

Bazı isyanlar, sadece belleğe yazılmak ve ileride belleğin bu anlamda boş olmadığını gösterebilmek için olsa bile gereklidir. Bazı isyanlar ise hemen şimdi ve eylemli olarak, iktidarın o görkemli ve sarsılmaz Basille Kalesi’ni ele geçirmek ve yerle bir etmek içindir. Bazen iktidarın gücünü tanımadığını gösteren on binlerin omuzunda dalgalanan bayrakların parlaklığıyla bazen yerde yüzükoyun yatırılan George Floyd’un gırtlağına basan polisin dizinin kestiği solukla, kentlerin belleği isyanları taşır ve kabarır. Yeni karşı koymaların her zaman yapılabileceği, yenilenebileceği ve protestoların, her aykırı için mümkün olduğu bir yer olarak kent, kendi kültürünü sonsuz bir biçimde dokumaya devam eder.

İsyancılar, bazen bir lav gibi geçtiği yerleri alevler içinde bırakarak, bazen bir su gibi geçtiği yeri serinleterek ve ferahlatarak, bazen bir yel gibi hiç görünmeden ama sarsarak ve sallayarak sokaklardan geçer, meydanlara dolar ve oradan da kentin belleğine doğru akar. Köprüler açılsa da 15 ve 16 Haziran’da İstanbul’un bütün fabrikalarından meydanlarına aktıkları gibi…

Önemli olan kentin her durumda, kendi aykırılarına meydan vermesidir. Nefes almaya, aykırı olmaya, akıntıya karşı küreğini savurmaya, genel olan inancın veya doğru bilinen her şeyin karşısında durmaya, protesto etmeye ve isyan etmeye, öfkeye her zaman yer ve olanak olmasıdır… Eğer bu olanak varsa ve polis dizini boğazımıza dayamamışsa şiddetin olması, alevlerin yükselmesi ve köprülerin yıkılması zaten hiç gerekmeyebilir…

Kapitalist ve neo-liberal sistem, atmosferi kirleten, karbon bileşenli yakıt üreten ve ormanları yakan ya da maden çıkartmak için yok eden sermaye sınıfının, otomobillerin ve endüstriyel tarım yapan şirketlerin/ monopollerin ve özetle insanları nefes alamaz hale getiren kapitalist devletlerin, bütün gücüyle gezegenin egemeni olduğu bir dönemde kim, nasıl ırkçılığın ve ayrımcılığın, yoksulluğun olmadığı bir yaşam düşleyebilir?

Nefes alamıyoruz…

Kategori: Hafta Sonu

Doğa MücadelesiEkolojiManşetYerel

Çanakçı Belediyesi aynı dereye yapılacak beşinci HES projesine isyan etti

Giresun’a bağlı Çanakçı ilçesinde yer alan Çanakçı Deresi’ne yapılmak istenen beşinci hidroelektrik santrali (HES) karşısında Çanakçı Belediyesi isyan etti.

35 ile 40 kilometre uzunluğundaki dereye yapılacak yeni bir HES projesinin derenin yedi kilometresinin daha katledilmesine sebep olacağını belirten belediye, kamuoyundan projeye karşı durmak için destek istedi.

‘Yardım çığlığımız duyulmuyor mu?’

Belediyenin sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda “Ey güzel ülkem, yardım çığlığımız duyulmuyor mu? Giresun’un ilçesi size çok mu uzak? Biz biliyoruz ki, doğa katliamı söz konusu olduğunda, mesafeler önemli değildir. Bu dünya hepimizin… Deremizi öldürüyorlar, beşinci HES’i kurmaya çalışıyorlar” ifadeleri kullanıldı.

‘Yüzde 10 can suyu vereceklerini söylüyorlar’

Tv5’te konuyla ilgili düşüncelerini aktaran Çanakçı Deresi Belediye Başkanı Tuncay Kasım HES yapımına hazırlanan şirketin, başvuru raporunda ‘Dereye yüzde 10 can suyu vereceğiz’ diyerek kendini savunduğunu belirtti.

Belediye Başkanı bu ifadeye “Dere fidan değildir ki can suyuyla yaşaması sağlansın. Verilmesi bir lütuf olarak lanse edilen can suyu, zaten derenin içindedir ve geri kalan su, dereden çalınarak yaşaması istenmektedir. Bu nasıl bir vicdansızlıktır?” sözleriyle tepki gösterdi. Ayrıca, bunun denetiminin de yine şirkete bırakılacağını belirtti.

‘İhtiyacının fazlasını üretiyor’

Kasım, dereden elde edilen elektrik miktarı ile bölgenin elektrik tüketim miktarı hakkında da bilgi paylaştı. Buna göre dört santral 2019 yılında 36 milyon 180 bin kW saat elektrik üretti. 6 bin 400 nüfuslu Çanakçı ilçesinin yıllık elektrik tüketimi yalnızca beş milyon kW saat. Meydana gelen elektrik kaçağı ise 390 bin kW saaat.

Kasım, beşinci HES’le birlikte Çanakçı Deresi’nin ölmesinin, aynı zamanda vadi içinde yaşayan bütün canlıların, kültürün, gelenek ve göreneğin ölmesi anlamına geleceğine dikkat çekti.

GündemKoronavirüs SalgınıManşetSağlık

İtalyan Belediye Başkanı’nı çıldırttılar: Benimle dalga mı geçiyorsunuz?

Koronavirüs salgınının her gün yüzlerce can aldığı İtalya’da Delia kasabasının belediye başkanı, vatandaşlara seslendi:“Evlerde toplanırsanız, alışveriş için her gün dışarı çıkarsanız, her şey nasıl güzel olacak?

Başkan Gianfilippo Bancheri, Facobook hesabı üzerinden yayınladığı videoda kendisini isyan etme noktasına getiren günlük hayattan gözlemlerini paylaştı. İnsanların “Her şey güzel olacak” yazılı pankartlar, posterler yaptığını söyleyen başkan, “Gerekli şeyleri almak için 10 günde bir alışverişe çıkmamız gerekirken, her şey normalmiş gibi her gün alışverişe çıkarsanız her şey nasıl güzel olacak”diye başladığı konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Sigara içiyor olabilirsiniz, bu beni ilgilendirmez ama bir çıkışınızda bolca sigara almak yerine her gün sigara almak için markete giderseniz içinde bulunduğumuz durum nasıl düzelecek? Size evde kalmanızı söylediğim halde her gün istasyona gidip benzin alırsanız nasıl düzelecek? Evinize kuaför çağırıp saçınızı yaptırmaya devam ederseniz durum nasıl iyileşecek? Bu durumda saçınızı yaptırmanın ne anlamı var? Hepiniz koşu yapmak için dışarı çıkarsanız durum nasıl düzelecek?

En son ilkokulda koşmuşsunuzdur, şimdi niye koşuyorsunuz?

Herkes çok stres altında olduğunu söylüyor. 20 yıldır düzenli olarak koşuyorum. Şehrimizde toplasan 20 koşucu vardı. Şimdi ne oldu da hepiniz koşmaya bu kadar hevesli oldunuz? Koşmayı bu kadar mı seviyorsunuz? En son ilkokulda koşmuşsunuzdur herhalde. Şimdi niye koşuyorsunuz?

Bugün pazar, birçok insan barbekü yapmak için dışarı çıkmış. Barbekü! Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?

Bir de evlerinde parti yapan insanlar var. Daha bugün gidip onlara engel olmak zorunda kaldım. ‘Biz sağlıklıyız, aynı apartmanda yaşıyoruz’ diyorlar. Virüs böyle yayılır işte. Evde kalmak demek ailenle evde kalmak demektir, komşunla evde parti vermek değil. Ne zamandan beri komşularımıza bu kadar düşkün olduk, onlarla bu kadar yakın olduk.

Bazıları ‘Her şey güzel olacak’ posterleri hazırladıklarını söylüyor. Bir poster yapmak içini 20 kişi bir eve doluştunuz. Virüs işte bu şekilde yayılıyor.”

İmamoğlu da isyan etti: İnsanlar akın akın dışarıda, yapmayın!

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu da, birkaç ay içinde dünya çapında 11 bini aşkın insanın ölümüne sebep olan koronavirüs salgınına karşın havaların güzel olmasını fırsat bilerek dışarıya çıkan vatandaşlara tepki gösterdi. “Bugün birçok ihbar aldım. Belgrad Ormanı’na, başka noktalara insanlar akın akın hareket etmişler. Bu, tümüyle yanlış. Bunu yapmayın” diyen İmamoğlu, “Balkonunuzda oturun” çağrısında bulundu. 

Ekrem İmamoğlu, öğle saatlerinde Üsküdar’da gerçekleştirdiği etkinliğin ardından, çalışmalarını sürdürmek üzere Saraçhane’deki merkez binaya geçti. Burada kurmaylarıyla telekonferans yöntemiyle yaptığı sanal toplantıların ardından, kameraların karşısına geçen İmamoğlu, sosyal medya hesaplarından ve İBB TV’den canlı yayınlanan konuşmasında şunları söyledi:

“Biliyorsunuz hem devletimiz hem de İBB olarak biz, küresel salgının Türkiye’de daha fazla yayılmaması için çeşitli önlemler alıyoruz. Bunlar, hiç de isteyerek aldığımız önlemler değil. Bu önlemlerin en önemli merkez noktası İstanbul. Yıllardır, vatandaşlarımızı buluşturmak bir araya getirmek ve mutlu etmek için çabalarken şimdi sizleri toplu ortamlardan uzaklaştırmaya çalışıyoruz.

Bu benim içimi acıtan bir çalışma ama sağlığımızı korumak adına birinci önceliğimiz. Bundan asla vazgeçmeyeceğiz. Bu süreç, bir seferberlik süreci. Bu sadece bakanlığın, İBB’nin ya da diğer belediyelerin gayretiyle olmaz. Bu seferberlik sürecinin en önemli halkası siz kıymetli vatandaşlarımız, hemşehrilerimizsiniz. Bireyler olarak, bu görünmez düşmana karşı olan savaşımızda öneminiz çok fazla. Lütfen evinizden çıkmayın. Lütfen topluluklara karışmayın. Çok hızlı yayılan bir virüsle karşı karşıyayız. Bunu çok ama çok ciddiye alın.”

 

Kategori: Gündem

İklim KriziManşet

‘Çevre stresi’ ölüme neden oluyor- Kaos haritası

Yeşil Gazete için çeviren: Şehnaz Güven

Ekim 2019’un ilk 12 gününde 8 kişi öldürüldü, 1300’den fazla kişi yaralandı ve Ekvador’daki gösterilerin şiddetlenmesiyle 1200 kişi tutuklandı. Gösteriler, Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından desteklenen tasarruf tedbirlerinin bir parçası olarak uygulanan yakıt sübvansiyonlarının sona ermesine odaklandı. Protestolar ancak Cumhurbaşkanı Lenín Moreno‘nun sübvansiyonları geri uygulamayı kabul etmesiyle sona erdi.

2016 yazında Venezuela‘nın kuzey bölgesi şiddet yüzünden sarsıldı. İthalatın maliyeti arttıkça gıda ve basit ihtiyaçlarda ciddi kıtlıklara sebep olan petrol fiyatlarındaki sert düşüşün sonucu huzursuzluk yarattı. Gıda için sıraya giren çoğu kişi öldürüldü.

Bir adamın 2011’de Kahire’de ekmeğin fiyatı yüzünden parlamentonun önünde kendini ateşe vermesi ve ardından gelen protestolar, hükümetin çöküşüne yol açmıştı. 2007’de Hindistan, Batı Bengal’deki ayaklanmalar sırasında, köylüler yozlaşmış gıda dağıtım sistemine karşı isyan ettiklerinde 300 kişi yaralanmış, 2 kişi polis tarafından vurularak öldürülmüştü.

Peki bu görünüşte alakasız uluslararası trajedileri birbirine bağlayan nedir? Herkesin yaşamak için gıda, yakıt ve suya ihtiyacı var. Bu yaşamın bir gerçeği. Bunlar sınırlı olunca, kaosun ortaya çıkması kaçınılmaz: İsyan, protesto, ölüm. Ölüm oranındaki artışlarla bu bağ doğrudan – açlık, susuzluk gibi – veya eğer intihar oranlarında ya da şiddetli toplumsal olaylarda ciddi bir artışa yol açıyorsa, dolaylı olabilir. Dolaysıyla genellikle, bu hayati doğal kaynakların fiziksel eksikliğine, erişim sıkıntısına veya yanlış yönetilmesine neden olan bir tetikleyici vardır.

Bu elbette her zaman böyle oldu. Yiyecek, su veya yakıtın sınırlı olması her zaman ölüme yol açtı. Ve modern zamanlarda insanlar kıtlık söz konusu olduğunda, en azından dünyanın birçok yerinde, güvenlik hissine kapılıyor. Genellikle, her şeyin eskinden daha iyi olduğu, her zaman daha çok kaynak olduğu ve işler zorlaştığında gelişmiş uluslararası protokoller olduğu varsayılır. Ama bu gerçekten doğru mu? İklim değişikliği çağında, belki de değil.

Mısır’da sübvanse edilmiş ekmek. Khaled Elfiqi/EPA

İklim değişikliği, sadece kaynak kıtlığını – ve dolayısıyla ölüm oranlarını – kötüleştirecek. Aşırı hava koşullarındaki artışların gıda üretimi ve su bulunabilirliği üzerinde olumsuz etkileri olacak. Hatta, şimdiden var. Bu arada, fosil yakıt tükenmesi ve dengesiz ihracat bölgeleri enerji maliyetlerinde büyük artışlara yol açacak. Gelecekteki gıda, yakıt ve su fiyatları en azından daha değişken olacak.

Bu, dünya nüfusunun gittikçe artan bir kısmı için temel kaynaklara erişimin giderek zorlaşacağı anlamına geliyor. Hassas ve genellikle daha fakir topluluklar, yaşam ve geçim için gerçek tehditlerle karşı karşıya kalacaktır. Bir birey veya topluluk adaletsizlik yaşarsa ya da gittikçe daha da hassas ve kırılgan olan bir ülkede yaşadığında, işlerin daha iyi hale geleceği konusunda beklenti düşecek, bu da stresi arttıracaktır. Umutsuzluk veya öfke tezahür edebilir; bu da cevaplara ve eyleme olan ihtiyacı artırır.

Gereksiz ölümleri önlemek, sosyal huzursuzluğu azaltmak ve doğal varlıkları etkin bir şekilde yönetmek için hükümetler ve devletler, afet risk yönetimi ve barış inşası için politikalar ve erken müdahale programları geliştirmelidir. Bu, gelecekte olması gereken bir şey değil, şimdi yapılması gerekiyor.

Kaosu takip etmek

Elbette, bunun için yapılan herhangi bir girişim, tarihte çevresel stresin ölüme neden olduğu örneklere dayandırılmalıdır. Ancak, çevre çatışması hakkındaki veriler nadir ve dağınık, bu da kaynakların güvensizliği nedeniyle çatışma araştırmalarını zorlaştırmakta. Bu boşluğu doldurmak için, son 12 yılda çevresel stresin küresel olarak kaosa neden olduğunu gösteren  bu tür olayların etkileşimli bir haritasını çıkardık. Kaosu, doğal kaynak güvensizliği, sosyal huzursuzluk ve en az bir ölümün bir kombinasyonu olarak tanımlıyoruz. Haritaya buradan erişebilirsiniz.

Temeli gıda, yakıt veya su güvensizliği sorunları olan en az bir ölüm içeren olaylara eşleşmesi için ‘’gıda protestoları’’ veya ‘’yakıt krizi’’ gibi anahtar sözcüklere odaklanan haberlerden veriler topladık. İncelenen dönemdeki toplam kolektif “kaos figürü” olan 1625 ölümden, kaos haritasındaki ölümlerin %20’si intihara bağlı. Tamil isyancıları ve Sri Lanka ordusunun Trincomalee yakınlarındaki bir sulama kanalını kontrol etmek için savaştığı Ağustos 2006’daki tek bir olay en yüksek ölü sayısıyla 425.

Bu harita bir pilot proje ve şu anda 2017 yılına kadar olan etkinliklerle ilgili verileri içeriyor. Ancak, araştırma toplumu, hükümetler ve STK’lar için tutarlı bir açık erişim verisi sağlamak için güncellemeyi ve sürdürmeyi hedeflediğimiz bir proje. Bu tür bir kaosu yönlendiren eğilimleri anlamalarını kolaylaştırabilir. Bu harita, doğal kaynak güvensizliği ile bağlantılı ölümlerin zaten yaşanmakta olduğunu gösteriyor. Bunun altını çizerek, hükümetlerin kaos olasılığını göz önünde bulundurarak gıda, su ve enerji stratejileri geliştirme ve dolayısıyla, küresel ve yerel ekonomiyi esnekleştirmesine olan baskıyı artıracağımızı umuyoruz.

İzlemekte olduğumuz kaos, küresel manşetler oluşturan sansasyonel birinci sayfa haberleriyle sınırlı değil. Avusturalya’daki çiftçilerin intiharları veya Fransa’daki Sarı Yelekliler protestosu sırasında ölen bir kadının hikayesi gibi daha az duyurulan olayları da ele aldık. Bu daha küçük çaplı olaylar, yiyecek, yakıt ve su sistemlerinde devam eden baskıları vurguladıklarından, sivil huzursuzluğun başlıca patlak verme sebepleri kadar önemlidir.

Muhafazakar bir tahmin

Topladığımız veri noktalarının, çevresel güvensizliğin tetiklediği dünyadaki kaos gerçeğinin son derece muhafazakar bir tahminini ortaya koyması muhtemel. Bunun nedeni, başlıca gıda, su veya yakıta erişim sorunları arasındaki gecikmeler ve protesto sonucu gerçekleşen ölümler ve hatta sansür, İngilizce medyanın kapsamaması nedeniyle önemli miktarda eksik raporlamadır.

Örneğin, birçok yorumcu o zamandan beri gıda güvensizliğini, Suriye’deki isyana yol açan erken protesto gösterilerine bağlamış olsa da hiçbir haber, bir ölümü açıkça bu protestolara bağlamıyor. Ya da en azından hiçbir haber hem gıda güvensizliği protestolarını hem de birinin ölümünü aynı makalede içermiyor. Dolayısıyla, veritabanımızda aradığımız hiçbir haber yoktu ve bu gibi olaylar haritaya dahil edilemedi.

Bu, ölüm içermeyen, yakıt veya gıda güvensizliği ile ilgili olayların artabileceği ve başka protestolara yol açabileceğini (potansiyel olarak artık temelinde yatan gıda veya yakıt güvensizliği ile doğrudan bağlantılı olmayan) vurgulamaktadır. Elbette ki daha sonra, binlerce ölüme yol açan Arap Baharı veya Suriye iç savaşı gibi çok daha büyük etkilere neden olabilirler.

Duma’daki hava saldırısından sonra enkazın incelenmesi. 22 Şubat 2018 Mohammed Badra/EPA

Topladığımız verilerin yanı sıra, belirli kaos olaylarını seçerek ve doğrudan içerik üzerinde daha fazla bilgi toplayarak, bu olayların nasıl geliştiğini açıklayan ve yinelenen ortak temaların belirlenmesini sağlayan bir yorum serisi geliştirdik. Başkalarının, kaoslara yol açan ve ortak koşulları ve tetikleyicileri tanımlayan bileşik faktörler hakkındaki anlayışımızı geliştirmek için kaydedilen her olayla ilgili belirli konularda araştırma yaparak çalışmalarımızı geliştireceğini umuyoruz. Bu, mevcut iklim krizi bağlamında yapılması gereken çok önemli bir çalışma.

Çalışmalardaki zorlukları göstermek için, haritamızdaki kaos noktalarının iki örneğini ele alalım. 2007’de gıda fiyatlarındaki sübvansiyonlardaki değişikliklerle bağlantılı gıda ayaklanmaları yaşayan Batı Bengal ile ihracattaki yakıt fiyatlarında değişiklik yaşayan Venezuela ve sonrasında bu değişikliğin yol açtığı gıda kıtlığı. Bu iki örnek, farklı yerel ve uluslararası dinamiklerin hala nasıl kaotik durumlara yol açabileceğini vurgulamakta.

Batı Bengal’de yozlaşma

Eylül-Ekim 2007’de Hindistan, Batı Bengal’de düzenlenen protesto gösterileri sırasında 300 kişi yaralandı, iki kişi polis tarafından öldürüldü. En az üç yiyecek dağıtıcısı yakalandı ve para cezasına çarptırıldı. Bu cezaları ödeyemediler ve halkın kınamasıyla birlikte kendilerini öldürdüler.

Bu nasıl oldu? Hindistan’ın kaynak güvensizliğiyle başa çıkmak ve kaosu uzakta tutmak için gereken sistemleri var. Uzun yıllar boyunca ülkenin yoksulluk seviyesinin altındaki hem kırsal hem de kentsel haneleri devlet tarafından sübvanse edilmiş Kamu Dağıtım Sistemi (PDS) tarafından işletilen geniş, makul fiyatlı bir dükkan ağıyla sübvanse edilmiş.

Ancak Şubat 2007’de yapılan merkezi soruşturma, kuzey ve doğu Hindistan’daki kırsal kesimlerin çoğunun düzenli yiyecek paylarını alamadıklarını tespit etti. Kırsal Batı Bengal’in yoksulluk sınırının altında en fazla sayıda haneye sahip olduğu ve mevsimlik açlık ile karşı karşıya kalındığı, ev geçiminin %28’inin tarım işçiliğine dayandığı tespit edildi. Artan buğday fiyatları aynı zamanda yoksulluk seviyesinin üstündeki hanelerin PDS’den buğday payları talep etmelerini sağladı. Araştırma ayrıca, gıda dağıtımcılarının tahıl istiflediği ve açık piyasada yüksek fiyatlar için sattığını ortaya koydu.

Örneğin, Batı Bengal’deki Radhamohanpur’da en az iki kez, köylüler köy dışında sübvanse edilmiş tahıl satan yerel gıda satıcılarını yakaladılar. Bunu iktidardaki Marksist Hindistan Komünist Partisi’ne (CPM) bildirdiler. Ancak köylüler, CPM’nin sadece satıcıları korumadığını (satıcılara hiçbir işlem yapılmadı), aynı zamanda bayilerin artan servetinden gelen parti bağışlarından finansal olarak faydalandığını düşünüyorlardı.

Yoksul köylülerin kırılma noktasına ulaşması sadece bir zaman meselesiydi ve 16 Eylül 2007’de mükemmel bir fırtına toplandı. Ulusal araştırma milyonlarca insanın inancını doğruladı – yozlaşmış sistem açlığa, zengin ve fakir arasındaki farkın genişlemesine yol açtı.

Ayrıca köy lideri ve bayisinin pay hırsızlığında ortak olduklarına ve iddiaları CPM liderlerine resmi olarak sunmaya, onları harekete geçmeleri için baskı altına sokmaya çalıştıklarına inandılar. Köylüler, aralarından en eğitimlisini gıda satıcılarının yaşadığı dört köyle iletişim kurması için seçtiler ve çekçekler, mikrofon ve sloganlar organize ettiler. Satıcıyla yüzleşmek için 20 kişilik bir çekçek kalabalığı topladı ancak CPM, yüzleşmeyi önlemek için satıcıları koruyordu.

Parti liderlerinin şikayetlerini dile getirmek için düzenledikleri kongreye 12 kadar köylü katıldı. Ancak parti, köylülere onları dinlemek için vakti olmadığını söyledi. Bir bölge meclisi üyesi, protesto eden köylüleri okulda bulunduğu için satıcıya istediklerini yapabileceklerini söyledi. Kalabalık arbedeye başladı. Kalabalığın onlara karşı geldiğini gördüklerinde, bir barikatın arkasında duran parti üyeleri sopalar çıkardı ve kalabalığa saldırgan bir şekilde salladılar.

Bu aşamada, kalabalık kitlesel olarak büyümüştü; sayılar 1000 ile 5000 arasında değişen, çoğunlukla erkek köylüler okul dışında toplanmıştı.

Polis çağrıldığında kalabalığa şiddet uygulandı. Parti yönetimine ve polis memurlarına taş ve tuğlalar fırlatıldı. Hızlı Eylem Gücü (RAF) konuşlandırıldı. Atılan kuru sıkı mühimmat protestocuları hızla dağıttı. RAF huzuru sağlamak için bir ay boyunca köyde konuşlanmak zorunda kaldı. Ancak iki protestocunun ölümüyle sonuçlanan şiddet, komşu köylerde ve Murshidabad, Bankura ve Birbhum kentlerinde meydana gelen olaylara yol açtı.

Kalküta’da 12 saat süre grev sırasında Kamu dağıtım sistemindeki iddia edilen yozlaşmaya karşı göstericiler protesto düzenliyor. 30 Ekim 2007

Venezuela’nın petrol krizi

Gıda kaosu aynı zamanda yakıt krizlerinden de kaynaklanabilir.

Venezuela’nın kuzey bölgesi, özellikle Sucre eyaleti ve başkent Caracas, 2016 yazında şiddet, 10 kişinin ölümü ve izleyen yıllarda daha birçok kişinin ölümüyle sarsıldı. Huzursuzluk, Venezuela petrol fiyatlarındaki hızlı düşüşün bir sonucu olarak ithalat yapılamamasından ötürü gıdalarda ve temel ihtiyaçlarda ciddi kıtlıklara neden oldu.

2013’te göreve başladığından beri Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro, sosyalist ekonomi politikalarını izlemeye devam etmişti. Ancak yıllarca süren yanlış yönetim ülkeyi ithalata daha bağımlı hale getirdi. Petrol, Venezuela’nın ihracat gelirinin %95’ini oluştururken, fiyatlar düştüğünde ülke, gelirine ciddi bir darbe aldı.

Yiyecek ithalatını ve ulusal borçları ödemek için temel gereklilikleri azaltma kararını takiben 2016 yılının başlarında ekonomik acil durum ilan edildi. Ortaya çıkan gıda kıtlığı kötüleşti ve ardından gelen öfke huzursuzluğa yol açtı. Siyasi muhalefet başkanı, Maduro’ya referandum çağrısı yapmak için çaba sarf etti, ancak hükümet konseyleri bu çabaları engelledi.

Silahlı kuvvetlere toplumsal huzursuzluğu çözme gücü verildi ve General Vladimir Padrino Lopez savunma bakanlığına terfi ettirildi. Ordu, limanların korunmasına, Venezuela’nın en büyük bankasının işlenmesine ve bir televizyon kanalının yönetimine ek olarak, tüm yiyecek taşıma, dağıtımı ve fiyatların kontrolü ile üretimi simüle ediyordu.

30 milyondan fazla bir nüfusa yetecek kadar yiyecek üretememek veya ithal edememekle beraber, marketlerde ve yiyecek kamyonlarında yağmalar başladı. 2016 ortasında, ayda ortalama 35 saatini gıda kuyruğunda harcayan insanlarla birlikte, %200’lük yüksek enflasyon kaydedildi. Kuyruktaki gerginlik, daha fazla yağmayla sonuçlandı. Böyle bir olayda 80 yaşındaki bir kadın izdihamda ezilerek öldü. Sabit kuyruklar, silahlı askerlerin varlığına rağmen soygunlarla ve silahlarla karşılaştı.

Onlarca kişi Caracas’ta gıda alabilmek için sırada. 16 Ocak 2016. Miguel Gutierrez/EPA

Çöken sağlık sistemi ve 100.000 kişiden 90’ında görülen cinayet oranları, Venezuela’yı dünyadaki en ölümcül yer olan El Salvador’a rakip hale getirdi. Binlerce Venezuelalı temel yiyecek ve ilaç ihtiyaçlarını karşılamak için Kolombiya’ya gitti. 2015 ortasından 2016 ortasına kadar gerçekleşen şiddet olayları ve ayaklanmalar, sırada beklerken öldürülen 24’ten fazla kişi, 30 yaralı ve 400’ü aşkın tutukluyla sonuçlandı.

Gelecekteki olası kaosun haritalanması

İklim değişikliği yakın zamanda bir yere gitmiyor. Ne de yakıt kıtlığı veya sosyal yoksunluk gibi konular. Öyleyse gıda, su ve enerji sistemlerindeki – talebin artması da dahil olmak üzere – eğilimler fiyatlarda daha fazla dalgalanma ve erişimde eşitsizliğe yol açacak. Bu özellikle potansiyel olarak güvensiz hale gelebilecek kilit bölgeler için (örneğin Orta Doğu veya Kuzey Afrika) geçerli.

Farklı kaynaklar (gıda, su ve yakıt sistemleri), farklı seviyeler (yerel ve küresel) ve farklı boyutlar (çevresel, politik ve sosyal) arasındaki bağlantılar açık. Bu bağlantılar, şokların küresel ekonomik sistem boyunca art arda gelmesini sağlayan ağı oluşturuyor. Örneğin, bir lokasyondaki yakıt çıkışındaki bir çöküş, uluslararası gıda fiyatlarındaki ani artışı tetikleyebilir ve bunun sonucunda yaygın etkiler, politik olarak kırılgan veya hassas ortamların olduğu durumlarda kaos meydana gelebilir.

Toplum, daha değişken bir geleceğe daha iyi hazırlanabilir, hatta daha önceki ‘’kaos olayları’’ tarafından yönlendirilerek ve dünyadaki çevresel çatışma riskini anlayarak ve anlatarak olası çatışmaları azaltmaya yardımcı olabilir.

Önceki örnekler bize, hükümetlerin gıda ve enerji tedarik zincirlerindeki kilit dar boğazları daha iyi eşleştirmeleri gerektiğini gösteriyor. Böylece gelecekteki küresel şok fiyatlarda artışa veya bulunabilirlikte bir düşüş olduğunda yanıt vermeye hazırlanabilirler. Bu arada milletler ve devletler, iklim değişikliği veya bozulması (kimyasal kirlilik veya tuzlu su girişi) nedeniyle arzdaki olası değişiklikleri anlamanın yanı sıra talebi tahmin edebilecek bir su stratejisine sahip olmaları gerekiyor.

Uluslararası toplumun hangi ülkelerin gıda ve yakıt fiyat şoklarına daha duyarlı olduğunu anlamasına ihtiyaç var ki bu riskleri azaltmak için yardım proaktif olarak kullanılabilsin. Bu tür olaylar için daha hazırlıklı olmak, ‘’kaosun bedelini’’ azaltabilir, yardım harcamalarının niteliğini ve verimliliğini arttırabilir.

Venezuelalılar Kolombiya sınırını geçiyorlar. 10 Temmuz, 2016. Gabriel Barrero/EPA

Göç ve sivil itaatsizliğin önlenebileceği yollar var. Doğru yardım ve destek verildiğinde, bir topluluk geçim kaynaklarını çeşitlendirebilir ve alternatif ve sürdürülebilir yakıt, yiyecek ve su seçenekleri geliştirebilir.

Bazı yerel temalar olası yerel müdahaleleri açıklayacak olanı yansıtmaktadır. Örneğin, Batı Bengal davası devletin yolsuzluğu, yoksulluk ve sübvansiyonlarla ilgili riskleri vurgulamaktadır. Arazi ilhakı, gıda paylarının çalınması ve bayilerin satış oranlarını sattıklarını köye bildirmedeki eksikliğinden kaynaklanan uzun bir güvensizlik mirası söz konusuydu. Hükümetlerin güven inşa etmesi, bir topluluğun meşru şikayetlerinin duyulması için yer açması, topluluk seslerini protesto etme haklarını kullanması için desteklemesi ve herhangi bir yolsuzluğu suçlarından sorumlu tutması gerekir.

Venezuela’nın durumunda, devletin yanlış yönetilmesi, askeri varlık, enflasyon, ithalata güven ve uzun kuyruklar tüm faktörlerdi. Borç ödemelerini askıya almak için yüksek seviyeli anlaşmalar yapmak, ek kredi talep etmek veya uluslararası toplumlardan yardım istemek ve temel malzemeleri temin etmek, orta vadeli krizle mücadelede kritik öneme sahip olacaktı.

Kısa vadeli çözümler, isme dayalı olarak yemek bırakılan günleri sıraya koyma gibi alternatiflerin tanımlanması, kaosun azaltılmasına yardımcı olabilir. Bu davaya yapılan erken bir müdahele, milli gelirin petrolden uzaklaştırılmasına odaklanacaktı. Ek olarak, yerel gıda ve su güvenliği girişimlerinin desteklenmesi, yerel esnekliği artıracak ve toplulukların uluslararası fiyatlara maruz kalma ihtimalini azaltacaktır.

Daha erken etkili müdahaleler yapılabilir, kaos riskinin önlemesi bu şekilde daha muhtemeldir. Müdahaleler genellikle en düşük sosyoekonomik gruptaki kişilerin temel ihtiyaçlarını karşılayan merkezi olmayan, demokratik, katılımcı ve temsili modeller gerektirir. Yenilenebilir, esnek ve çeşitli gıda sistemleri ve entegre su yönetimi gibi enerji alternatiflerini içeren uyarlanabilir planlar yerel olarak çalışmalıdır.

Kaos haritamız, kaosa yol açan faktörler hakkında düşünmeye yardımcı olabilecek verileri bir araya getiriyor. Daha iyi bilgilerle, daha az kaotik bir sistem elde etmek ve umarım gelecekteki ölü sayılarını azaltmak için, genel kuruldaki insanlarla – karar verenler, akademisyenler, uygulayıcılar ve yerel topluluklar – birlikte çalışabiliriz.

Makalenin İngilizce orijinali

Kategori: İklim Krizi

Günün Manşetiİklim ve EnerjiManşet

COP25’in iptal edilmesi ne anlama geliyor?

Haber: Elif Ünal

Uluslararası iklim müzakerelerinde önemli bir yeri olan BM İklim Değişikliği Konferansı’nın iptal edilmesi ne anlama geliyor ve bizi bizi nasıl bir süreç bekliyor? İstanbul Politikalar Merkezi’nden Ümit Şahin sorularımızı cevapladı.

Şili’de haftalardır süren protesto eylemleri nedeniyle Devlet Başkanı Sebastian Pinera, kasım ve aralık aylarında ülkesinde gerçekleşecek iki uluslararası etkinliği iptal ettiğini duyurdu. Asya –Pasifik Ekonomik İşbirliği Zirvesi’nin (APEC) 16-17 Kasım tarihlerinde, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın (COP25) ise 2-13 Aralık tarihleri arasında gerçekleşmesi bekleniyordu.

Pinera, başkanlık sarayından yaptığı açıklamada, halkını her şeyin üzerinde tutması gerektiğini söyleyerek  “Bu çok zor bir karar, COP ve APEC’in önemini biliyoruz. Fakat sağduyuyla karar vermemiz gerekiyordu” dedi.

Yeşil Gazete’ye konuşan İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin, uluslararası iklim müzakerelerinde önemli bir yeri olan BM İklim Değişikliği Konferansı’nın iptal edilmesinin ne anlama geldiğini ve bundan sonraki süreci anlattı.

‘Paris Kurallar Kitabı konuşulacaktı’

“Her sene yapılan bu sene 25’incisi yapılacak olan İklim Değişikliği Taraftar Konferansı iklim müzakereleri için önemli bir etkinlikti” diyen Ümit Şahin iptal edilen konferansın gündem maddelerini şu şekilde sıraladı:

Paris Anlaşması’ndan bu yana yapılan her COP’ta anlaşmanın uygulanmasına yönelik adımlar konuşuluyor. Bu konferansta da bu adımların belirleyicisi Paris Kurallar Kitabı’nın konuşulması bekleniyordu. Özellikle piyasa ekonomilerinin olduğu kısım tartışılacaktı. Ayrıca Paris’in 2020 hedef dönemi başlıyor. Anlaşmaya göre ülkelerin koyduğu hedeflerin 2020’den itibaren güçlendirilmesi gerekiyor. En büyük mücadele karbon emisyonu azaltım hedeflerinin daha da azaltılması olacaktı.”

‘İptal kararı müzakereye zarar verebilir’

“Oraya Greta Thunberg de gidecekti. Hem Greta’nın gidecek olması hem Şili’deki aktivistlerin güçlü bir baskısı olacaktı” diye konuşan Şahin, iptalin iklim krizi konusunda adım atılmasını istemeyen devletlerin işine geleceğini savundu. Konferansa bir iki ay kala iptal edilmesi gibi bir durumun daha önce hiç yaşanmadığını belirten Şahin, olayın müzakereye büyük zarar verebileceği görüşünde.

‘Bonn şehrinde yapılabilir’

Şahin, bundan sonraki adımları değerlendirirken, en büyük ihtimalin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCC) de merkezi olan Almanya’daki Bonn şehrinde yapılması olduğunu söyledi. Gerekçeleri ise hem ulaşım olarak kolay bir lokasyonda olması hem de her yaz yapılan ara toplantıların orada gerçekleştirilmesi.

Diğer ihtimal ise aslında en kötü senaryo. Yani, 2020’de Glasgow’da yapılması planlanan bir sonraki COP’a kadar herhangi büyük çapta bir toplantı yapılmaması ve ara toplantılarla geçiştirilmesi.

‘Türkiye’de yapılması mümkün değil’

İptal edilen konferansın Türkiye’de yapılma ihtimalini değerlendiren Ümit Şahin, “Türkiye’ye alınma ihtimali yok çünkü Türkiye Paris Anlaşması’na taraf değil. Bir ülke sadece mekan olarak ev sahipliği yapmıyor. Aynı zamanda toplantının yürütücülüğünü yapıyor. Bu ülkenin de taraf olmayan bir ülkeden seçilmesi mümkün değil” dedi.

İptal kararına ne sebep oldu? 

Şili’deki hükümet karşıtı gösterilerin başlangıcı metro ve otobüs ücretlerine yapılan zam olmuştu. Zammı protesto ederek turnikeden atlayan öğrencilere güvenlik güçlerinin şiddet uygulayarak müdahale etmesi ülkede büyük tepkiye yol açmış ve halk sokaklara dökülmüştü. Gösteriler kısa sürede hükümet karşıtı bir ayaklanmaya dönüştü.

Protestolarının şiddetlenmesiyle 19 Ekim’de üç kentte acil durum ilan edildi; ordu, Pinochet diktatörlüğünden beri ilk kez sokağa indi; sokağa çıkma yasakları uygulandı.  Pinera’nın 28 Ekim’de de acil durumu ve sokağa çıkma yasaklarını kaldırdığını duyurmasına, sonrasında da bakanları görevden alacağını duyurmasına rağmen gösteriler hala devam ediyor.

DünyaManşet

Lübnan Başbakanı Hariri istifasını duyurdu

Lübnan’da iki haftadır süren hükümet karşıtı protestolar sonucunda Başbakan Saad el-Hariri istifa edeceğini açıkladı. Lübnanlı eylemciler geceyi kararı kutlayarak geçirdi.

Lübnan Başbakanı Saad el-Hariri, Beyrut‘taki evinde düzenlediği basın toplantısında, Lübnan’da 13 gündür süren yolsuzluk karşıtı protestolar üzerine istifasını Cumhurbaşkanı Mişel Avn‘a sunacağını duyurdu. İstifa açıklaması, Beyrut’ta protestocuların kurduğu çadır alanına Hizbullah yanlısı grup tarafından yapılan saldırıdan birkaç saat sonra geldi.

Hariri, krizi önlemek için tüm yolları denemesine rağmen çıkmaza girdiğini ve bunu artık gizleyemeyeceğini söylediği konuşmada tüm Lübnanlılara iç barışı koruma çağrısı yaptı.  “Lübnan’ı korumak bizim görevimiz” diye seslenen Hariri “Mevkiler gelip geçicidir. Onur ve ülkenin güvenliği daha önemlidir” dedi.

İstifa kararının duyurulmasından sonra sokaklara inen eylemciler gece boyunca başkantteki Riad el Solh Meydanı’nda kutlama yaptı.

13 gün süren isyan

Lübnan’da halk hükümetin tütün ve benzinin ardından sosyal medya ve Whatsapp gibi iletişim platformları için yeni vergi tasarısını duyurmasıyla sokaklara çıkmıştı. 17 Ekim’de başlayan ve şiddetlenen eylemler sonrasında getirilen vergilerin geri alınmıştı.

Başbakan Hariri, bakanlık ve milletvekili maaşlarında yarı yarıya indirime gidilmesi, İstihbarat Bakanlığı’nın kapatılması ve yolsuzlukla mücadele biriminin kurulması gibi maddeleri barındıran bir reform paketi duyurmuştu. Ancak eylemciler daha geniş ekonomik talepleri, eşitsizliği ve yolsuzluğu gündemine alarak protestolarına devam etti.

 

Kategori: Dünya

KadınManşet

Kadınlar sokakta, Kadınlar isyanda

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Çanakkale‘nin sokakları mora, pembeye, sarıya, maviye boyandı. İsyan seslerine kadın kahkahaları karıştı.

kadınn018776278482065836_o

Çanakkale Kadın Platformu‘nun çağrısını yaptığı yürüyüş için yüzlerce kadın ve LGBTİ bireyler pankartları, düdükleri, cadı şapkaları ve gökkuşağı bayraklarıyla Dr. Mümtaz Pirinçciler Meydanı’nda toplandı.

kadınnn5824872082038970534_o

Meydanda kadın cinayetlerine, şiddete, ataerkil zihniyete, ayrımcılığa, baskıya, homofobiye karşı pankartlar dikkat çekerken, “Kadın, yaşam, özgürlük.”, “Jin, Jiyan, Azadi”“Kadınlar artık susmayacaklar.”, “Öz savunma haktır”, “Kadınlar barış istiyor.”, “Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz.”” Erkek adalet değil, gerçek adalet istiyoruz.” sloganları atıldı.

kadın730879975190583644_n

Basın açıklamasında artarak devam eden kadın cinayetlerine, adalet sistemine, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine,  kadınların yaşam haklarına ve tercihlerine müdahale eden söylemlere, bunlara karşı büyüyen kadın mücadelesine, hak taleplerine ve dayanışmaya dikkat çekildi.

kadın34551502974_n

   Çanakkale Kadın Platformu’ndan Güleda Erensoy’un okuduğu açıklamada şu başlıklar öne çıktı:

Eşitlik ve özgürlük talebimiz, adalet talebinin kendisidir. Kadınlar erkeklerle eşit ve özgür olmadıkça adalet eksiktir, adalet fikri yaralıdır.”

2015’te 303, 2016’nın ocak ayında 36  kadın kardeşimiz öldürüldü. Birçoğunun katili her şeye rağmen tahrik, sevgi, iyi hal indirimleriyle adeta ödüllendirildi. Mahkemelerde “seviyordum”, “kıskandım” diyen, kravatını takan katillerin iyi halleri görüldü. 10 yılda %1400 artan kadın cinayetleri, bu ceza indirimlerinin ve bir türlü çıkmayan yasal düzenlemelerin sonucudur.”

“Biz kadınlar her türlü savaş ve şiddet ortamının birincil etkilenenleri olarak, savaşın ve şiddetin seçenek olarak hayatlarımıza ve çocuklarımıza dayatılmasına karşıyız.”

kadınn553_3355933562451423931_o

Basın açıklamasının ardından yürüyüş başladı. “Kadınlar yaşam, barış, özgürlük için yürüyor.” yazılı büyük pankartın arkasında, şarkılarla, alkışlarla, sloganlarla yürüyen kalabalık, Çanakkale Kordon’da renkli görüntüler oluşturdu.

kaıdn85_1109907282606941087_n

bendir

Yürüyüş  Truva Atının önünde son bulurken, burada kurulan sahnede yerini alan Dina Etnik Ensemble müzik grubu, kadınları,  8 Mart için besteledikleri “Çık Sokaklara” adlı şarkıyla karşıladı.

dina meydan

İlk kez geçen yıl 8 Mart’ta sokakta şarkı söyleyen ve bir yıldan bu yana müziğiyle kadın mücadelesine ve dayanışmasına omuz veren Dina Etnik Ensemble, konsere gelen kadın erkek yüzlerce kişiyi, kendisine şiddet uygulayan, fuhuşa zorlayan kocasını öldürdükten sonra “Hep mi kadınlar ölecek?” diye soran Çilem Doğan‘ın, kadınlara 8 Mart için yazdığı mektupla selamladı.

dina745_o

Türkçe, Zazaca, Gürcüce, Azerice şarkılar söyleyen Dina Etnik Ensemble’ın kadın müzisyenlerine  dans ederek, şarkı aralarında slogan atarak eşlik eden kadınların halayıyla konser sona erdi.  Çanakkale’deki 8 Mart yürüyüşü, erkek şiddetine karşı kadın dayanışmasının ve birlikte ses yükselterek mücadele etmenin önemini bir kez daha hissettirerek güç verdi.

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kadın

DünyaManşet

Venezuela’da kutuplaşma: Protestoların nedeni politik değil ekonomik – Patricio Navia

Protestolar sırasında bir eylemci polise bağırırken...

Patricio Navia imzasıyla Buenos Aires Herald’da yayımlanan köşeyazısını, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bilgi Gülgeç‘in imzasıyla sunuyoruz.

***

Zor ekonomik şartlar Venezuela’da siyasi ortamın gerilmesine sebep oluyor. İdeolojik kutuplaşmanın ötesinde enflasyon Nicolas Maduro’nun yönetimine karşı duyulan hoşnutsuzluğun

Patricio Navia

Patricio Navia

sebebi. Muhalefeti suçlamak -ki durumdan nemalanmış ama hükümete karşı ayaklanmaya sebep olmamış- ya da ABD’yi Bolivar hükümetini istikrarsızlaştırmaya çabaladığı ile ilgili itham etmek başkan Maduro’nun aciz yönetimini ipten kurtarmayacak.

Venezuela’da hükümete karşı son zamanlarda yapılan kitlesel gösteriler dikkatli gözlemciler tarafından şaşkınlıkla karşılanmadı. Başkan Hugo Chavez’in ölümünden sonra Maduro Mart 2013’te süratle yemin etti. Hilekârlık ve seçimlerde tahrifat suçlamaları arasında muhalif lider Henrique Capriles’e karşı Nisan 2014’teki tartışmalı seçimlerden galip çıktı.

Capriles’in yenilgiyi kabul etmekteki isteksizliğine rağmen Maduro anayasal başkan olarak yemin etti. Chavez’in ölümüyle boşalan koltuğu doldurmanın zorluğu bilinmesine rağmen Maduro kendini meşru ve saygıdeğer bir lider olarak konumlandırma konusunda çok az efor sarf etti. Durmaksızın Chavez’e yapılan göndermeler, selefi ile arasındaki temel kişilik farklılıklarının, karizma ve politik becerilerin altını açık bir biçimde çiziyor. Caprile –ve genel olarak muhalefet– de Maduro’nun başkanlığının meşruiyetini sorgulama yanlışına düşmelerine rağmen Maduro; üretkenliği arttıracak ekonomik reformlar uygulamak, hükümetin verimliliğini arttırmak, yolsuzlukla mücadele etmek ve ABD dolarının resmi kur değerleri ile karaborsadaki değerleri arasındaki farkı kapatmak ile uğraşmak yerine muhalefeti itibarsızlaştırmakla daha meşgul görünüyor.

Bolivar Fuertesi’nin (2007’de Chavez tarafından “güçlü” ilan edilen) hızlı değer kaybı Venezuela’nın ekonomik sıkıntılarına hem dikkat çekti hem de sıkıntılarını derinleştirdi.

Başkanlık seçimlerindeki yenilgiden ve Aralık 2013’te yapılan belediye seçimlerinde hayal kırıklığı yaratan sonuçlardan bu yana Venezuela muhalefeti kendi kriziyle boğuşuyor. Bazı liderler sahanın maç yapmak için uygun olmadığını ve seçim sistemindeki bozuklukların demokratik yollarla güç kazanmayı imkânsız hale getirdiğini iddia ederken; diğerleri 2002’de Chavez’e karşı düzenlenen askeri darbeye destek olan muhalefetle ilgili hatıraları canlandıran herhangi bir mekanizmanın ters tepip Maduro’ya olan desteği arttıracağını ileri sürüyor.

2012’deki başkanlık seçimlerinde Chavez’e karşı muhalefetin aldığı şaşırtıcı oy ve 2013’de Maduro’ya karşı ucu ucuna kaybedilen seçimlerden sonra Capriles Maduro’yu güç’ten uzaklaştırmaya hevesli olanlar ve bir dahaki seçime kadar beklemeye niyetli olanlar (ya da iktidardaki koalisyonun artan kaotik ortamla içerden sarsılması) arasındaki gücü dengelemek için mücadele etti.

Chavizm’i dengeli bir biçimde terketmeyi garanti edebilecek bir lider olarak başarısız olduğu gibi Capriles, Maduro’nun azalan popülaritesinden ve Venezuelalılar arasında kötüleşen ekonomik şartlar sebebiyle artan hoşnutsuzluktan da nemalanmakta başarısız oldu. Seçimlerde hile olduğuna dair büyük kanıtlar olmasına rağmen Maduro başkan ilan edilince Capriles başkanın meşruiyetini sorgulatmak için bir kampanya başlattı. Venezuelalıların çoğu mücadelesine destek vermeyi tercih etmedi. Nisan 2013’teki seçimlerdeki düşük katılım oranı Venezuelalıların politik sürece yeterince ilgi göstermediğini, muhalefet liderlerinin de sivil toplum seferberliği başlatmaya ihtiyaçları olduğunu gözler önüne serdi.

Aralıktaki belediye seçimlerinde sağlanan küçük gelişmeler halkın desteğini muhalefete verme konusunda istekli olmadığını teyit etti. Bununla birlikte son haftalarda kötüleşen ekonomik şartlar Maduro yönetimine olan desteği de azalttı. Bağımsız raporlara göre enflasyon %50’nin üstünde seyrediyor.

Düzenlemeler ve fiyat kontrolleriyle hükümetin enflasyonu kontrol etme çabaları durumu daha da kötü hale getirdi; birçok malı bulmak zor ve kara borsa ortaya çıkmaya başladı.

Protestolar sırasında bir eylemci polise bağırırken...

Protestolar sırasında bir eylemci polise bağırırken…

Kendi beceriksizliğini saklamaya çalışırken hükümet; ekonomik sorunlar için muhalefeti, iş dünyasını ve hatta ABD’yi suçluyor. Buna ek olarak ekonomik politikalar olarak benimsenen kısa dönem çözümler en basitinden enflasyonun kontrol altında olduğuna dair şüpheleri tasdik ediyor ve bu yüzden diğer temel malların tedarikinde gelecekte meydana gelecek kıtlıklar ile ilgili spekülasyonlara sebep oluyor.

Siyasi motivasyonlar birçok insanı protestoya yöneltse de, ekonomik kaygılar dağınık sokak gösterileri ve kitle protestoları arasındaki farkı belirliyor.

Venezuela son haftalarda on yılı aşkın süredir, Chavez’in ilk yıllarındaki yönetiminden beri görülmemiş toplu protestolara tanıklık etti.

O zamanlar kutuplaşma ve Chavez’in siyasi sistemi reforme etme çabaları milletin bölünmesine yardımcı unsur olmuştu. Bugün ise ekonomik kaygılar, enflasyon korkusu ve önümüzdeki aylarda ekonominin daha kötüye gideceği algısı protestolara verilen desteği açıklamaya yardım ediyor.

Muhalefet, hükümete karşı var olan hoşnutsuzluğun kendi çıkarına fayda sağlayacağı hususunda kesinlikle umutlu. Ama Venezuelalılar hükümete karşı protestolarını yapıyorlar; muhalefetin çıkarları için değil. Böylece hükümet Muhalefeti suçlayarak ve bugünün protestolarıyla 2002’de başarısızlıkla sonuçlanmış askeri darbenin öncesindeki politik kutuplaşma arasında paralellik kurarak kendini çok az ortaya atıyor.

Venezuelalılar bu sefer ekonomik durum sebebiyle yakalarını bir araya getirememekten ötürü protesto yapıyorlar. Hükümet ekonomiyi düzeltmeye odaklanmadıkça -muhalefeti suçlamaktansa– protestolar daha çok büyüyecek ve Maduro yönetiminin istikrarını tehdit edecek.

Yeşil Gazete için çeviren: Bilgi Gülgeç

(Buenos Aires Herald, Yeşil Gazete)

Kategori: Dünya