Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

O zamanlar kentlerde işçiler fabrikaları, öğrenciler rektörlükleri işgal ederdi

Tam 50 yıl önce, Türkiye kentleri o zaman kadar hiç görmedikleri bir şeyi gördü. Zaten böyle bir şeyi bir daha da görmedi. Türkiye diyorum ama aslında İstanbul demem gerek, belki İzmit-İstanbul da denilebilir. Diğer kentlerin gördüğü pek de “istisnai” sayılabilecek türden bir olay değildi.

Görülen neydi?

Bu tam olarak bir sınıfın, barışçıl bir biçimde kendi hakları için ayağa kalkması, yürümesi ve neyi isteyip-neyi istemediğini söylemek için, belki o zamana kadar kendisinin bile farkında olmadığı kendi gücünü ortaya koymasıydı.

Bunu bir sınıf hareketi olarak nitelerken, alışılmış bir kalıbı kullandığım için, öyle demiyorum. Bir “halk ayaklanması” değildi. Hatta buna bir “emek hareketiydi” demek de yeterli değil. Çünkü ortada örgütlenmiş ve bilinçli, ne yaptığını bilen ve nasıl yapacağı konusunda hazırlanmış ve örgütlenmiş, kitlesel bir hareket vardı. İşçi sınıfı sınıf çıkarı için, başka diğer bütün yollarla iletmeye çalıştığı ama anlatamadığı isteğini, böyle anlatmaktan başka bir yol kalmadığı için grev, işgal, yürüyüş, gösteri ve sonuç olarak, hepsinin toplamı sayılabilecek ve inanılmaz derecede güçlü ve sade bir toplumsal dayanışma ve toplumsal bilinç gösterisi olan direnişi gerçekleştirdi.

Haziranın tam ortasında, kentin gördüğü bu göz kamaştırıcı soyluluktaki direniş o kadar çok yönüyle incelenmeyi ve aydınlatılmayı hak ediyor ki, ben bunlardan hiç birisine, kısacık bir yazı ile değinebileceğimi düşünemem bile. Buna karşılık Haziran, üzerinde çok çalışılmamış, anlamak için özel ve derin, çoklu bir çalışma yapılmamış bir olgu olarak, önümüzde duruyor hala.

Belki akademik ve entelektüel çevre bu olayı küçümsedi de üzerinde durmadı, ya da tehlikeli bir alan olarak gördü? Belki sendikalar zaten yapılması gerekeni eylemli olarak fabrikanın kapısının önünde, yollarda ve meydanlarda söylemiş oldukları için gerisini, yani bunun anlamı üzerinde çalışmayı başka gruplara bıraktılar? Belki Türkiye, her zaman yaptığı gibi, bu olayın toplumsal ve politik karşılığını bulamak üzere tartışmaların yapılabileceği siyasi ortamı ve partileri yok ettiği ve askeri bir zorbalıkla “temizlediği” için, bu alandaki tartışma güdük kaldı. Aslında bu nedenlerin hepsi ve daha fazlası nedeniyle işçi sınıfının tarihi, ancak bu kadar toparlanabiliyor…

Dünya değişse de hak arayışı biter mi?  

Zafer Aydın, “İşçilerin Haziranı”nı yazmasaydı (Ayrıntı Yayınları, 2020), bugünün kentlileri belki anımsamayacaktı bile, 50 yıl önce İzmit’ten İstanbul’a, Haliç köprülerini açtıracak kadar güçlü bir biçimde gelen insan selini… İşçi sınıfı gerçeğini…

“Gerçekten anlayabilmek, 1970 Haziran’ını, ne işe yarayacak?” diye düşünülebilir. Dünya değişti, kentler değişti, kapitalizmin tarzı ve üretim biçimleri değişti, üretim teknolojisi değişti, üretim örgütlenmesi-biçimi değişti, sınıf tanımı/ sınıflar değişti, çalışma biçimi değişti. Eski işçi sınıfı tanımına göre örgütlenmiş işçiler artık yok ve bugünün işçilerinin örgütlenme biçimleri de değişti, sendikalar değişti… Her şey değişti ve neden bakalım Haziran ayına?eşit

Ama insanların, toplumsal sınıfların, baskıya karşı, politik olarak üzerine gelinen insanların güçsüzleştirilmesine, yoksullaştırılmasına, demokratik olarak sahip olmaları gerekenlerin ellerinden alınmasına karşı duruşu da değişti mi? Direnmek yok mu artık? Karşı çıkış, isyan?

Bugünün dünyasında, bugünün kentinde nasıl karşı çıkılıyor, doğanın-insanın ve bunca yılda birikmiş kültürün sömürüsüne karşı? Hak arayışı demokratik bir toplumda biter mi? Eşitlik arayışı? Koruma arayışı? Onarma arayışı ve daha iyi olacağını zannettiğimiz bir dünyanın arayışı?

Peki ama insanlar, bireyler ve toplumlar, kadınlar ve erkekler, nasıl arıyor özgürlüklerini ve incinen eşitlik duygularına göre yapılması gereken davranışları? Bu, her defasında tarihin o anında başlayıp o anın hemen ertesinde de bitip-giden bir şey mi? Kentlerdeki direnişlerin, isyanların bir geçmişi/ tarihi ve belirli örüntüleri, binlerce ayrıntısı değişse bile ana ekseninde çok daha ağır değişen bir özü olmadığı söylenebilir mi? Böyle bakıldığında, “Haziran’ı hazırlayan kentler nasıl yerlerdi?” sorusu, biraz daha anlam kazanmış oluyor.

Sorular…

O işçi sınıfı nasıl oluştu? Sınıf, nasıl bir şeydi/ ne tür nitelikleri/ özellikleri vardı? Kimlerden oluşuyordu/ kimdi o kadınlar ve erkekler? Kentin neresinde yaşıyorlar, nasıl evlerde oturuyorlardı? O evleri ve mahalleri kim yapmıştı ve nasıl yapmıştı? Evin bahçesi, oradaki toprak nasıl kullanılıyordu? Aile kimlerden oluşuyordu? Yaşlılar da var mıydı o evde, çocuklar nasıl büyüyordu, nasıl ve ne kadar eğitiliyordu, çocukların sorumluluğu kimdeydi? Nerede oynuyordu çocuklar arkadaşlarıyla?

Hasta olduğunda ne yapıyordu, bakımıyla ilgili masraflar, ilaç nasıl karşılanıyordu? Sınıfın içinde Kürtler, Lazlar, Türkler, Müslümanlar, Aleviler, Hristiyanlar ve inançsızlar var mıydı? Hemşerilik ne kadar önemliydi? Aralarındaki dayanışmayı etkiler miydi bu farklar? Sınıf dediğimizde, toplumsal bir kategori olarak sınıfın özelliklerini bütünüyle bilmek ve onu, o Haziran gününde bu kadar gözü pek davranmaya yönlendirebilecek sınıfsal geri-plan nasıl bir şeydi?

O eve giren gelir, sadece parasal bir gelir miydi? Parasal gelir nasıl kazanılıyordu ve ne kadar yeterliydi? Parasal olmayan gelirler neydi ve güvenilirliği neydi? Giderleri neydi, paranın nerelere harcanması gerekiyordu ve hiçbir para harcamadan sağlanabilecekler nelerdi? Evdeki emek türleri, kadınların yaşlıların çocukların emek süreçleri içindeki yerleri, üretimleri, işçi sınıfının evde-fabrikada-atölyede ve sokaktaki toplam üretimi, sınıfı nasıl kuruluyordu?

Sonuç olarak, toplam hane gelirlerinin bileşenleri nasıl oluşuyordu ve kentteki gelişmelerle nasıl ve ne kadar uyuşuyordu? Borcu var mıydı, varsa bu borç örüntüsü ne biçimde oluşuyordu? Birikimi var mıydı? Varsa bu birikimin amacı neydi ve nasıl birikiyordu? Mülkü-malı var mıydı? Evi, motosikleti, otomobili, köyünde tarlası-toprağı?

İş aramak, iş bulmak, fabrikaya girmek ve fabrikada çalışmak, daha bir-kaç yıl öncesinde kırın o dağınık ve eziyetli tarlasında çalışmakta olan kadınlar ve erkekler için ne anlama geliyordu? İşe girince sendikaya girmek, sendikadaki örgütlenmenin inandırıcı ve güvenilir bir bağ haline dönüşmesi? Bir başka fabrikadaki bir başka insan ona yabancı mıydı, yoksa aynı sınıfın benzer kaygıları içindeki bir arkadaşı, tanımadan/ gözü kapalı güvenebileceği ve birlikte yola düşebileceği biri miydi?

Politika ne anlama geliyordu? Politik partiler ve politik fikirler, havalarda uçuşan sosyalizm sözcüğü, işçi sınıfının toplumdaki yerinin ne olması gerektiği, haklar ve hak elde etmenin gerektirdiği uğraş, bunun için nelerin göze alınabileceği? Kahvedeki sohbet, aile içinde sofra başındaki sohbet ve ücret, sendika konuları; direniş, dayanışma terimlerinin kullanılma biçimleriyle ilgili bilgiler…

Radyodan, belki televizyondan dinledikleri nasıl etkiliyordu yaşamını ve siyasi düşüncesi nasıl oluşuyordu? Üniversitelerin çok canlı ve sürekli toplumla bütünleşen mesajları ve öğrencilerin isyancı ve kural tanımaz davranışları? Amerikan bayrakları ve “emperyalizm”, “sömürü”, “üçüncü dünya” sözcükleri? Meclisteki tartışmalar, ne düşündürüyordu ona, üniversitedeki olaylar, kentlerin o çok heyecanlı ve sürekli değişkenlikler içeren, öğretici ve genç havası…

İşçi sınıfını böyle kanlı-canlı insanlar, kadınlar-erkekler, çocuklar ve yaşlılar ve bir yaşam çevresi olarak tanımadan, onun Haziran’daki davranışını, nasıl anlayacağız ve değerlendireceğiz? Bu sınıfı kim nasıl koşturabilirdi, Dağlarca’nın sözüyle “omuzlarında gök yarısı bayraklar”la sokaklarda, kan-ter içinde ve büyük özverili bir dayanışma içinde?

İşte, o kenti bilmem ve anlatabilmem gerekiyor, o işçi sınıfını ve o müthiş direnişi anlayabilmek için…

O işçi mahallelerinde nasıl bir toplumsal sermaye oluşuyor ve birikiyordu? Sanat alanları daha çok ilgilendi bu insanlarla, sınıfın ve direnişin oluşumuyla: Arkadaşlıklar, komşuluklar nasıldı? İnsanlar sokaklarda birbirini ne kadar tanıyordu, dayanışma örüntüleri nasıldı? Delikanlıları baştan çıkartan “arkadaş ıslıkları” nasıl çalınıyordu akşamları? Orhan Kemal anlatıyor. Başka romanları da var gecekondunun, yoksulluğun ve giderek kentin bir parçası olmanın…

Orhan Pamuk anlatıyor, yoğurtçunun “başındaki bir tuhaflığı”… Şiirden, öyküden, romandan ve türkülerden, müziğinden doğru tanıyoruz işçi sınıfının insanlarını ve yaşamını. Yoksulların resimlerini yapan ressamlar, filmini çeken ve öyküler anlatan sinemacılar var elbette. Lütfi Akad ve niceleri, anlatıyordu onların destansı öykülerini… Onların duyarlığı ve inceden inceye anlattığı sade yaşamın değişimindeki geçitler, bizi biraz yaklaştırıyor Haziran ayının işçi sınıfına…

Bunca soru içinden nasıl bir yanıt bulduysa ve kendini nasıl tanımladıysa işçi sınıfı, Haziran’da çıktı fabrikalardan, birbirine bağlanan kar tanecikleriyle büyüyen bir kartopu gibi, giderek bir çığ gibi, kapladı İstanbul’un üstünü…

Timur Selçuk, İhsani’den öğrendiği en güzel şarkısını söylüyor, piyanosunun başında: “Yürüdü… Yürüdü… Yürüdü…”

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gezi ve sosyal haklar

‘Gezi bir hak arayışıdır ama köşeye atılmış sosyal hakların en çok öne çıktığı bir hak arayışı, bir direniştir. İşte o yüzden bir milattır ve geri dönüşü de yoktur.’

TBMM’deki görevimin sona ermesinin ardından Sosyal Haklar Derneği’ndeki arkadaşlarla mücadeleyi sürdürmeyi seçtim. Yaklaşık 2 buçuk yıldır SHD Genel Başkanlığını yürütüyorum. Toplumun önemli bir kesiminin bir hak olduğunu dahi bilmediği sosyal haklar hakkında farkındalık yaratma eğitimleri, panelleri; çocuklara sosyal haklarını öğretmeyi, talep etmeyi, haklarının farkında olmayı hedefleyen yaz okulları ile bu mücadeleyi sürdürüyoruz. Bir yandan da “sosyal cinayet” olarak adlandırdığımız ağır hak ihlal ve ihmalleri ardından gelen felaketler, ölümlerin konusu olan davaları gönüllü avukat üyelerimizin yoğun gayreti ile takip ediyoruz.

İnsan hakkı ihlallerinin, ifade özgürlüğü kısıtlarının vb. birinci nesil hak ihlallerinin yoğun yaşandığı ülkemizde, sosyal hakları savunmak kimi zaman ikincil olarak görülmekle birlikte, aslında sosyal hakların ihlalinin önlenmesinin, insan hakkı ihlallerine giden yolu da kapayacağını gördük, her yeni vakada görüyoruz. Sosyal hakların en temellerinden biri olan iş güvenliği hakkı – hukukçuların dili ile – olası kasıt sonucu ihlal edildiğinde 301 kişinin ölümünü gördük ve ardında bıraktığı derin travmayı yaşadık. Yine en temel haklardan bir olan Eğitim Hakkı’nın ihlali ile Aladağ’da kız çocuklarının cemaat karanlıklarında yanıp yok oluşuna tanıklık ettik. Ulaşım Hakkı’nın ihlali ile Çorlu, Ankara ve daha nice “kaza” adı altında sosyal cinayetlere şahit olduk. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının umarsızca gasp edilmesi ile ülkenin dört bir köşesinde yaşam alanlarının kaybı, sağlık sorunları ve çevresel felaketler yaşıyoruz.

Önümüzdeki günlerde Gezi 6. Yılına girecek. Bugün Beşiktaş Abbasağa Parkı’nda olacağız. Gezinin o güzel direncini, felsefesini, fikrini ve savunduğu hakları anacağız. Nedir mi onlar? Mesela ben şu an baktığımda ciddi bir sosyal hak talebi ve bunun farkında olan insanlar görüyorum Gezi’de.

En baştan başlayalım:

Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı talebi, Gezi’nin başlama vuruşuydu. İstanbulluların nefes alabildiği, kentin göbeğinde kalmış nadir ve bir o kadar da eski parklardan birini savunmak adına koşup geldi insanlar. Ağaçları kesilsin, park ortadan kalksın istemiyorlardı. Üstelik de ortada bir proje olmadığı gibi uygulama hukuksuzdu. Ağaçları için geldiler. Ama tıpkı dönemin başbakanının haykırdığı gibi “mesele 2 ağaç değildi”. Bakın başka neler vardı:

Mesela sağlık hakkı deyince Gezi’nin gönüllü doktorları ve sağlık ekipleri geliyor aklıma. Herkes için kamusal, ücretsiz ve kaliteli sağlık hizmeti isteyenler vardı. Bugün iktidarın en çok övündüğü sağlık sisteminin, ek giderlerle ücretsiz hali kalmamıştır. Zaman baskısı altındaki doktor muayeneleri, şehir dışındaki şehir hastaneleri, döviz baskısı altındaki ilaç fiyatları ve ilaç yokluğu ülkenin sağlık politikasının sağlık hakkını temele almadığının göstergesidir.

GDO’suz ve sağlıklı, ucuz, güvenilir gıdaya ulaşma hakkı vardı mesela. GDO’ya Hayır diyenlerin sığınma alanıydı Gezi. Dünya açlığını ve obezliğini yöneten küresel şirketlerin karşısında duranlar Gezi direnciyle güç ve umut buldular. O gün tarım alanlarının enerji ve inşaat faaliyetlerine peşkeş çekilmesine direnenler bugün haklı çıktılar. Gezi’nin çadırlarının yakılmasının getirdiği yer, Tanzim Satış çadırlarının kurulmasıdır.

Eğitim, AKP dönemin en çok hak gaspına uğramış sosyal hakkı oldu. Daha anaokulu çağında cemaatlere teslim edilen eğitim politikaları dini uygulatmayı temele aldı. Sorgulamayan, korkan, biat eden nesil yetiştirme programı dahilinde çocuk taciz ve tecavüzleri hızla arttı. Parasız eğitim istemek gözaltı ve tutukluluk gerekçesi olurken, bu nedenle öğrenciler cezaevlerinde yıllarca hayatlarından, eğitimlerinden uzaklaştı. Her yıl değişen sınav sistemi, iktidarın menzil ortağı Gülen Cemaatinin güdümündeki eğitim bürokrasisi çalıntı sınavlarla her yılın gencinin hakkını gasp etti. Bu yüzden Gezi direnişi liselileri, parasız eğitim isteyen üniversitelileri ve hak kaybına uğrayanları kucaklamıştı, Geziye karşı şiddet uygulayan zihniyet ise Gülen Cemaatinin kolluk gücüyle saldırdı. Her yılın sınavını şaibeli hale getiren bürokrat göstermelik olarak FETÖ operasyonundan sorgulanıp serbest bırakıldı daha çok yeni.

Ve sosyal hakları gasp edilenler

Kadınlar bu ülkenin en çok sosyal hak kayıplarına uğrayan kesimi. Çocuk Gelin adı altında bir sosyal cinayetle erkenden evlendirilenler, doğum şekli, kaç çocuk yapıp yapamayacağı en üst düzeyden belirlenmeye çalışılan onlar. Boşanmaları günahlaştırılan ve bu uğurda kadın cinayetlerine kurban gidenler yine onlar. Kırsal kesimde yaşam alanlarının yok edilmesiyle, özgür oldukları köylerinden çıkmak zorunda kalıp kentin çeperlerinde hayatında görmediği insanlarla toplu konutlara sıkıştırılarak mahkum edilen hayatlar yaşamaya mahkum bırakılıyorlar. Gezinin kucak açtıkları yine onlar, çocuklarıyla ele ele…

Annelerinin ellerinden tutan çocuklar,  gençler, engelliler, İstanbul’da huzur içerisinde yaşamak isteyenler de kendi insan, yaşam ve sosyal hakları için Gezi’deydiler. LGBTİ bireyler en güçlü şekilde “biz de varız” dediler. En çok sosyal hak gaspına uğramışlar, bu konuda en az görünür olmuşlardı. Bir LGBTİ birey nasıl büyür, nasıl eğitim alır, nasıl iş bulur, nasıl barınma hakkına, sağlık hakkına, çalışma hakkına kavuşurdu? Bilen var mıydı?

Kültür ve Sanat Hakkı ne yazık ki en çok göz ardı edilendir.  Herkesin ücretsiz ya da ulaşılabilir Kültür Sanat Hakkı vardır. Bu yüzden Türkiye’nin dört bir yanına kültür sanatı devletin ulaştırmasında çalışan sanatçılar, hakları gasp edildiği için Gezi’de kucaklandılar. Gezi Parkı kendi ölçeğinde evrensel kültür ve sanata kucak açan bir açık hava galerisi haline geldi.

Spor Hakkı… Bu alana da hükmetmeye çalışan iktidar, ezeli İstanbul kulüplerini desteklemek yerine paralel bir lig kurma hevesiyle dengeleri sarsmış ve taraftar grupları kendilerine Gezi’de yer bulmuştu.

İşkence edilen köpek, kedi, vurulan kuş, martı… Herkes Gezi’ye sığınmıştı.

 Ve tekrar başa dönelim

Kent Hakkı, Gezi’nin yapı taşı oldu. Kentsel dönüşüm yasalarının, afet riski yasalarının kent rantının mağdur ettikleri ise Gezi’nin ilk temelini atanlardı. İstanbul Kent Hareketleri, Mahalle Dayanışmaları, Kent Savunmaları şeklinde örgütlenerek yaşam alanlarından sürülmeye karşı direnişe geçtiler. Gezinin temelini attılar ve aylarca beklediler parkı. Sayıları onlarcaydı, ta ki ağaçlar tehdit edilene, yüzlere, binlere, onbinlere dönüşene dek…

Gezi bir hak arayışıdır ama köşeye atılmış sosyal hakların en çok öne çıktığı bir hak arayışı, bir direniştir. İşte o yüzden bir milattır ve geri dönüşü de yoktur.

Nice yıllara!

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Hafta Sonu