Köşe Yazıları

Siyanür bir hak sorunudur!

Dünden beri Kütahya Gümüşlü’de olanları hep beraber izliyoruz. Siyanürle madencilik yapılan sahada atık havuzunda meydana gelen kaza zehirli bir madde olan Hidrojen Siyanürün suya karışma riskini, hatta porsuk çayı ve devamında Karadeniz’e karışma riskini barındırıyor.

Siyanür ile madencilik aslında bu ülkenin 1989’dan beri gündeminde. Bergama’ya kıyarak başladı her şey. Siyanürle altın 30 yıldır hayatları zehirliyor.

Madenler sorunsuz işlerken bile havuzlarda buharlaşan bu Hidrojen Siyanür zaten hayatları tehdit ediyordu. Ama gözden uzak olan gönülden de ırak oluyor. Bölgede yaşananları, zehirlenen kanser olan hayatları, mutasyonlu hayvanları, ölen yok olan toprakları ancak o bölgede yaşayanlar biliyor. Biz ise, kaza gibi medyatik olaylarda gündemimize alıyoruz bu kıyımları.

Bu kıyımların çevre kıyımı olduğu, doğayı mahvettiği ortada, tekrar tekrar yazmanın anlamı yok, ancak atlanılan başka bir nokta var.

Siyanür ile madencilik ve getirdiği felaketler sadece güncel bir çevre sorunu değil, medyanın çevirdiği bir magazin haberi de değil.

Bu madencilik bir hak sorunu. Yaşam hakkı, temiz suya, çevreye  erişim hakkı ihlali.

“Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.” Diyor İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi. Sizce siyanürle madencilik yapılan bölgelerde bireylerin bu hakkı korunuyor mu? Bile bile zehirleyenler halkı ve haklarını gözetiyor mu?

Bölgede yaşayan insanların hepsinin yaşamı pamuk ipliğinde. Siyanür basitçe DNA’ları mutasyona uğruyor.  İnsan hayatı ciddi tehlike altında kalıyor. Kanser derseniz gırla, zeka geriliği başta olmak üzere diğer genetik hastalıklar derseniz gırla…

Kalkınmacılık ve istihdamla özdeş tutuluyor ya bu madencilik. “Kalkınma hakkı” diyorlar ya. O da büyük bir yalan. Bölgede kalkınan sadece şirketler. Şirketler de halkın üzerinden kalkınıyor.  Kırsal bölge halkı ise geçim kaynaklarını yavaş yavaş kaybediyor. Tarım ve hayvancılık yapamıyorlar; çünkü zehirlenen toprakta, zehirlenen suda takat kalmıyor, üretim yapılamıyor oralarda.

Bu durum özgürce çalışma hakkını da ihlal ediyor. Zaten fakir olan, zaten “Köylü Milletin Efendisidir” diye diye köleleştirilen, tarım politikaları ile aç kalan köylülerin önünde iki seçenek kalıyor: Göç etmek veya maden şirketinde köle olarak çalışmak.  Tabii elinde sadece şirkette çalışmak kalan bireyler de ekmeği gitmesin diye, akrabalarına, dostlarına saldırıyor, kraldan çok kralcılık yapmak zorunda kalıyor. bir nevi köylüyü köylüye kırdırmaya çalışıyorlar.

“Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.” Diyor Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi. Maden şirketlerinin -tabiri caiz ise- kucağına düşürülen köylülerin böyle bir hakkı devlet tarafından korunuyor mu acaba?

Haktan hukuktan konuşan Başbakan ve Çevre Bakanı bu hakların varlığından haberdar mı acaba? Yoksa para ve sözde kalkınma uğruna insan hayatı o kadar da önemli değil mi?

Burada siyanürle madenciliğin yerine, diğer çevre/ekoloji kıyımlarını da koyarsanız aynı hak ihlalleri devam ediyor. Nükleer enerji, konvansiyonel tarımı destekleyen politikalar, HES inşaatları vs. vs. Bunlar hepsi kalkınma gelişme adı altında yapılıyor ama kıyılan doğayı ve ihlal edilen hakları ne yapacağız? Yaşam hakkını, çalışma özgürlüğünü, temiz suya erişim hakkı, temiz bir doğada yaşama hakkı ve daha birçok hak ne olacak merak ediyorum.