Köşe Yazıları

Vajinalı erkekler burada ayol!

Yeşil Gazete tebrikler! Bu seneki Hormonlu Domates Homofobi Transfobi Ödülleri’ne mutlaka sizi de aday göstereceğim. Sizi doğa üzerindeki tahakküm gibi öbür tahakküm çeşitlerine de karşı saymıştık. Hatanızdan geri dönmeniz dileğiyle.

Dış köşe bölümümüzde yer verdiğimiz Mustafa Alp Dağıstanlı’ya ait “Bakanlık koltuğundaki vajinalı erkek” yazısı yayınlandıktan sonra yukarıdaki mesajla birlikte transfobik bir gazete olduğumuza dair bunun gibi bir çok eleştiri ile karşılaştık.

Bu eleştirilere üzüldüm. Gazete olarak hiçbir ayrımcı ve nefret dolu söylemi desteklemiyoruz ve bugün (dün – 27 Mart Cumartesi) ekip olarak bu yorumlar üzerine uzun uzun aramızda konuştuk, tartıştık.

Yeşil Gazete yayın ekibinde yer almamın yanı sıra, yazının yayınlanmasını öneren kişilerden biri olduğum için ve sanırım gender studies alanında doktora yaptığımdan dolayı cinsiyet tartışmalarından sorumlu fahri bakan “gender’cı abla” olarak ekip arkadaşlarımın “Sen ne diyorsun Zeynep?” demeleri üzerine bu konuya dair bir şeyler yazmak ve aynı zamanda Yeşil Gazete olarak bu eleştirilere dair duruşumuzu belirtmek istedim.

20

Toplumsal cinsiyet tartışmalarıyla haşır neşir olmaya başladığım andan itibaren kelimelerin gücünün ne kadar büyük olduğunu, kelimelerin aslında güç demek olduğunu, sözlerle tanımladığımız şeylere atfettiğimiz davranış ve özelliklerle nasıl kimlikler, toplumlar yaratabileceğimizi farketmeye başladım. Bu da beni “kirli” dilimi arındırmaya yöneltti. Ama bu öyle bir şey ki, doğduğumuz andan itibaren içimize işlemiş, toplum tarafından empoze edilmiş, ayıkladıkça soğan kabuğu gibi yeni bir tabakasını sözlerimizde, davranışlarımızda, beden dilimizde gösteren bir katmanlar dizisini tek tek sıyırmamız gereken uzun soluklu bir süreç.

Burada kısaca özetlemek kesinlikle çok zor ama yeni doğan bir bebeği düşünelim. “Kız” ya da “erkek” olarak adlandırdığımız bu bebeğe, bu tanımlara uygun kıyafetler giydirip, ona bu tanımlara uygun oyuncaklar alacak, onunla gene bu tanımlara göre konuşacak, ona bu şekilde hitap edecek, büyütürken bu tanımlara göre davranmasını öğretecek ve onu kafamızdaki bu tanımlar sonucunda bu “kız” ve “erkek”lere dönüştüreceğiz.

Peki ya bu tanımların dışına çıkarsak? Ya bu tanımlardan daha fazlasıysak ve bunun farkına varırsak? Erkek ve kadından oluşan ikili cinsiyet söylemleri zaten doğal bir varoluş olmamalarının yanısıra (bknz. Judith Butler) en geç 1990’lardan itibaren tüm dünyada sesini duyurmaya başlayan kuir hareket ve tartışmalarla yerini çoklu cinsiyet tanımlarına bıraktı. Çoklu cinsiyet tanımı ne derseniz, kısaca, “Kendini nasıl hissediyorsan ve nasıl tanımlıyorsan o’sun“. Seçenekler, toplumun üremesi ve düzenin devam etmesi yönünde heteroseksist eril düzenin dayattığı, insanları vajina ve penislerden yola çıkarak biyolojik tanımlarla kategorize eden kadın ve erkekten çok daha fazlası. Ve bu şekilde kadın ve erkek tanımları da kendi içinde biyolojik, toplumsal vb. sınırlarını kaldırıyor. Yani konumuza istinaden kadın olmanın koşulu vajina sahibi olmaktan geçmiyor.

Bugün Mustafa Alp Dağıstanlı’nın yazısına eleştiri getirenlerin bazılarının “E be kardeşim biz zaten bunu biliyoruz” o zaman niye bu yazıyı koydunuz dediğini tahmin edebiliyorum.

Yazı, öneri olarak geldiğinde başlığa baktım ve sanırım cinsiyetçi söylemlerle dolu bir yazı diye düşündüm. Daha sonra yazıyı okuduğumda erkek diye başlıkta belirtilenin eril davranış biçimi olarak kastedildiğini görünce yazının yayınlanmasına destek verdim.

Merak edenler için yazının içeriğini beğendim ama şu an yazmakta olduklarım gazete olarak eleştirilere maruz kaldığımız yazının başlığı üzerinedir. Yazının içeriğine dair eleştirilere ise en doğru cevabı yazarın kendisi verecektir. Yeşil Gazete olarak dış köşe bölümümüzde dışarıdan aldığımız, farklı düşüncelerde yazılara yer veriyoruz. Bu nedenle yazıların içeriğini savunmak gibi bir kaygım yok ama ayrımcı bir söylem belirtildiğine dair eleştirileri de tabii ki ciddi bir şekilde değerlendiriyoruz.

Başlığa geri dönüyorum. Bugünkü eleştirileri göz önünde bulundurduğumda evet, başlık yazının içeriğine ters düşen bir şekilde ne yazık ki transfobik bir karakter gösteriyor. Çünkü yazı eril davranışı kastetmek ve onu eleştirmek istese de aslında vajinalı erkeklerin varlığını görmezden geliyor, onları olumsuzlama olarak kullanarak transfobik bir söyleme dönüşüyor.

Kelimelerin güç olduğunu yeniden hatırlayalım. Kazara söylenen ya da zararsız görülen bir söylem bile bir kimliğin, bir politikanın içinin doldurulmasına hizmet ediyor, varolan yapıları bilinçsiz bile olsa onaylamaya devam ediyor. Bilerek ya da bilmeyerek aynı söylemleri kullanarak, aynı düşünce kalıpları içinde hareket etmeye devam ediyoruz, çünkü aynı şekilde konuşmaya, aynı şekilde tanımlamaya ve aynı şekilde davranmaya devam ediyoruz. Kısaca hiçbir şeyi değiştirmiyoruz. Ve en kötüsü bunu çoğu zaman farketmiyoruz. Bu nedenle bir kaç harf bile olsa ne söylediğimiz çok önemli. Ve belki de bu nedenle bu başlık içeriğinde farklı şeyler söylemek istese bile bu yazıyı transfobik bir söyleme çeviriyor.

Kadın olmak için vajina sahibi olmak gerekmiyorsa, erkek olmak için de illa penis sahibi olmak gerekmiyor. Vajinası olan bir birey kendini erkek olarak tanımlıyorsa erkektir ve vajinalı erkekler, penisli kadınlar vardır, hatta hem vajinalı hem penisli insanlar da vardır, var olmuşlardır ve var olacaklardır. Bakanlık koltuğunda eleştiri oklarının ucunda olması gereken ne vajinalar, ne penisler ne de erkek ve kadınlardır. Eleştirilmesi gereken heteroseksist eril düzen ve bu düzen anlayışında bizi yönetenlerdir.

Burada yazar hangi niyetle hareket etti onu en iyi kendisi cevaplayacaktır ama bu başlık isteyerek ya da istemeyerek nasıl vajinalı erkeklerin varlıklarını görmezden geldiyse biz de gazete ekibi olarak yazı yayınlanırken görmezden geldik, farkedemedik. Bu konuda yeterli hassasiyeti gösteremediğimden dolayı üzgünüm ve özür diliyorum.

Yazımın başında belirttiğim “kirli” dilimin yanında, algımın, değer yargılarımın, düşüncelerimin, bakan gözlerimin arınması gerçekten çok aşamalı bir süreç. Bugün bazı şeyleri kendi içimizde deneyimlemeden belli farkındalıklara ulaşmamızın ne kadar zor olduğunu, algımızın ne kadar kısıtlı ve kendi deneyimlerimizin duvarları içinde sıkışmış olduğunu yeniden gördüm. Fakat bu, değişimin gerçekleşmediğini göstermiyor. Aksine bugün bu yazı çevresinde gerçekleşen tartışmalar gibi tartışmaların da bu değişimi desteklediğini düşünüyorum.

İçinde bulunduğumuz dünya belki de en karanlık ve nefret dolu zamanlarını yaşıyor. Ve ihtiyacımız olan yok etmek, yok saymak, ayırmak değil; aksine karşındakinin gözlerine bakabilmek, onu olduğu gibi görebilmek, kabul etmek ve çok çok sevmek.

Herkesin hissettiği şekilde varolabilmesi ve mutlu olabilmesi dileği ile.

9-Ayse-Zeynep-Pamuk

 

 

Ayşe Zeynep Pamuk