Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Özgecil (altruistik) birey ve toplum ve bu topluma doğru toplumsal bir evrim?

Geçen hafta (daha çok kendi-kendime) sorduğum soru, düşünce alanımda canlılığını hiç yitirmedi ve sürekli olarak, can acıtıcı bir biçimde büyüdü. Dolayısıyla okuduğum her şey, hep bu soruya yanıt olabilme olasılığı bakımından değer kazanır hale geldi.

Soru kabaca şöyle düzenlenmişti:

Eğer insan bireylerinin ve toplumlarının en temel davranış biçimleri, sürekli olarak rekabetin ve karşıtlığın ve giderek çatışmacı bir mantıkla güdüleniyorsa; insan toplumları en başından beri sadece bu rekabet ve çatışma motifleriyle besleniyor ve değer dünyalarını kuruyorsa, bunun yokluğunu da bunaltıcı ve dayanılmaz bir sükunet, heyecansız/ yaşanmaya değmez bir dünya olarak imgeliyorsa; o zaman ekolojist bir ütopyanın öngördüğü barış içinde ve çatışmasız, rekabetten çok dayanışmaya ve eşitliğe özenen bir toplumsal işleyiş, nasıl kurulacak?

Eser: Jose Luis Torres

Bu soruyu sadece ekolojist ve yeşil bir gelecek beklentileriyle uyum içinde yaşayan toplum özlemi için değil de genel olarak kapitalizmin ve sermayenin kurallarının otoritesi altında yaşamak istemeyen bütün politik düşünce, sistem ve özlemlerin hepsi için, geçerli olarak kabul edebiliriz:

Savaşmayan, dolayısıyla kaynaklarının hiç birini boşa harcamayan ve daha çok ve derin hazlar veren tüketimlerin peşinde koşmak yerine, sadece yeteri kadar tüketmekle yetinen ve bunu olabildiğince eşitlikçi ve hiyerarşik olmayan bir toplumsal yapıyı ve yaşam biçimini istediği için yapan, insanlardan/ toplumlardan oluşan bir geleceği, tahayyül edemeyecek miyiz?

Biyolojik altruizm, bencil gen

Yalın Gündüz tarafından yazılmış ve Birgün Pazar‘da 11 Kasım pazar günü yayınlanan “‘Eros ve Uygarlık’ın Evrimle Sınavı: Biyolojik Alturizm, Bencil Gen ve Marksizm” adlı makale, başlangıçta anlattığım nedenle bu soruya yanıt arayışı bakımından düşüncenin tam olarak yeniden düzenlenmesini sağlayacak bir çıkış gibi göründü. 

Marcuse’yi, 60’lı yılların sonunda, bütün 68 kuşağı gibi, ben de tanımıştım ve sanıyorum “Eros ve Uygarlık” adlı kitabına da göz atmıştım. “Okumuştum” diyemiyorum, çünkü kitabı okuduğumu hiç anımsamadığım gibi, eğer okumuşsam da, hiçbir şey anlamamış olduğum bugün çok açık ve net bir biçimde görünüyor. Ancak Nusret Hızır, henüz ODTÜ’de ders vermeye başlamadan önce, temmuz ayı boyunca akşamüstleri meraklısına, Marcuse ve onun Marksizm’e bakış ve değerlendirişini,-seminer türü çalışmalarla anlatmıştı ve bu seminerlere katılmıştım. Çok aydınlatıcı olan bu tartışmalardan oldukça kaba-saba bilgiler edinebildiğimi anımsıyorum. Ciddi bir yarar sağlayabilmem oldukça zordu o dönemde. Çünkü bütün gücümüzle, okulun sonbahar açılışına hazırlanıyorduk.

Marcuse, 68 hareketinin içinde önemliydi; ancak Türkiye’de belki kitaplarını okuyup anlayabilecek vaktimiz olmadığı/ çok acelemiz olduğu için, hem de düşüncelerini değerlendirecek bir birikimimiz olmadığından düşünme ve davranış dünyası içinde yerini bulamadı. Marcuse okumak, sanki “batıdaki gençlik hareketine özenmek”ten ibaretmiş gibi algılandı ve oldukça çabuk unutuldu. Oysa şimdi, “Eros ve Uygarlık” kitabındaki “altruizm” ya da altruistik/ özgecil toplum kavramı bile, asıl aradığım, ama bulamamış olduğum kavramın ne olduğunu hemen görmemi sağladı.

Yeniden “Eros ve Uygarlık” kitabına dönemem ve bu yazıyı onu özümsemiş olarak yazmam gerekirdi. Ancak bu hafta sonunu kaçırmayı da göze almadım ve Yalın Gündüz’ün düşündürdüklerini, soru ve yanıt arayışı tazeliğini yitirmeden yazmayı yeğledim…

Gen ve kültürün birlikte evrimleşmesi

Gündüz’deki sorun, yine oldukça kaba bir bicimde, şöyle özetlenebilir: Bencil/ egoist insanların ve bencilliğin/ bencilce elde edilmiş hazların/ doyumların/ kazanımların ve bu tür bir bakış açısının toplumsal olarak egemen olmadığı bir durum gerçekten söz konusu olabilir mi? Altruizm sahibi (özgecil) insan ve insanlık durumu sürekli kaybedecekse ve özgecillerin elindeki her şey bencillerin hırslarıyla alınacak ve bencilce tüketilecek ya da israf/ heba edilecekse, doğa ile doğal kaynaklarla ve iklim dengeleriyle uyumlu bir gezegen ve insanlık hayalinin yolunu tıkayan faktörler nasıl değerlendirilebilir?

Yazının bundan sonrası için çok daha ciddi düzeyde Marksizm, Freud ve Marcuse bilmem gerekiyor. Ancak bu da yeterli değil, daha fazlasına da gereksinim var: Darwin ve Darwincilik/ neo-Darwincilik, Sosyobiyoloji, E. O. Wilson ve biyolojik altruizm, Richard Dawkins ve The Selfish Gene (“Bencil Gen”) ve yine Wilson’ın kullandığı terim olan “Gene-Culture Coevolution” (Gen ve kültürün beraber evrimleşmesi) gibi bilim insanlarını ve terimleri de bilmek lazım.

Bu kulvarda bir “şehirci” olarak, özgüven içinde yürüyemeyeceğim çok açık. Ancak daha çatışmasız ve özel mülkiyetçi sermaye sahiplerinin rekabetin yıkıcılığından ve tüketimin bencil/ kısa erimli sığlığından olabildiğince arınmış bir kentsel yaşamın, gelecekteki olabilirliği/ olasılığı ile ilgili soru hala aklımda ön planda olduğundan, aşırı basitleştirme ve vülgarize etme riskini de göze alarak sürdürmeliyim tartışmayı…

Eğer insan bencil ve kendi çıkarından başka bir şey düşünemeyecek bir yapıya sahipse, evrim kuramına göre en başarılı olanlar, en iyi rekabet edenler olacak. Kendilerini diğerlerine (ve doğaya) göre ne kadar üstün hale getirebiliyorlarsa, o kadar başarılı olacaklar. Ve Darwinci kuram da ancak en başarılı türlerin yaşamasının olası olduğunu gösterdiğine göre, kendisinden önce başkalarını/ başka canlıları (ve cansız doğayı), toplumun diğer bireylerini/ toplumu düşünen “altruistik” (özgecil) insanın evrimde yenik düşmesi kaçınılmaz mı? Ya da toplumların içinde altruistik insanların olması, ancak seyrek ve düşük olasılıklı bir durum mu?

Başka türlü bir yaşamın olanakları

Eğer rekabetçi olmayan ve gerekirse kendi türünün devamı için sert çatışmaları göze almayan (altruistik) bireylerin evrim içinde giderek sönümlenmesi ve başarılı türün kendilerinden daha az güçlü insanlara/ toplumlara ve doğaya karşı gezegeni/ kentleri savaş alanına dönüştürmesi, kapitalizmin yarattığı çevre ve yabancılaşmaya mahkum olmak kaçınılmazsa, başka bir yaşam olanaksız mı?

Bununla birlikte “insanın evrimi sadece genetik ve biyolojik bir evrim mi, yoksa toplumsal- kültürel bir evrim de söz konusu mu?” diye sorulabilir. Sadece genetik bir evrim söz konusuysa, bunun sonunda bencil bireylerden oluşan ve bu toplumda bencilliği sürekli tırmandıran bireyler arasında yaşamak herkes için çok zor olmayacak mı? Herkes için son derece rekabetçi ve gergin çatışmacı bir distopya… (Zaten böyle bir dünyada yaşıyoruz ve bu nedenle Trump’a oy veren 70 milyon Amerikalı var ve bu nedenle yeryüzü ve okyanuslar bir kavga ve savaş alanı gibi ateş ve kan içinde diye de düşünülebilir elbette.)

Yukarıda kısaca adı geçen düşünürler, evrimin sadece bireysel olarak değil, aynı zamanda toplumsal olarak da gerçekleştiği ve bu nedenle birbiriyle daha iyi dayanışmayı sağlayabilen toplumların, evrimde daha başarılı olduklarını savunuyorlar. Böyle düşünüldüğünde rekabet yerine insanlarla dayanışma ve doğayla ilişki bakımımdan özenli ve onu örselemeyen/ zarar vermeyen, (doğaya karşı da altruistik /özgecil olmakta başarılı olan) toplumlar evrimleşmeyi sürdürebilecekler, diğerleri ise giderek sönümlenebilecektir.

Ancak, Dawkins’in “The Selfish Gene (Bencil Gen)” kavramı, bu kadar umutlu olmayı zorlaştırıyor ve egoist/bencil/ çıkarcı bireyin altruistik ve uyum içinde yaşayan bir toplumda evrim içinde, bireycilerin ön plana geçmesine ve daha başarılı olmasına neden olduğunu gösteriyor.

Böyle düşünüldüğünde bile bunca uğraşının ve daha iyi/ daha temiz, barış içinde ve sömürüsüz, uyum içinde yaşayacak bir toplum/ dünya için çaba göstermenin o kadar da umutsuz bir çaba olmayabileceği sonucuna varabiliriz.

Özgün yazı (ve Marcuse’nin Eros ve Uygarlık’ı) bencilliklerden arınmış bir toplumun yaratılmasına doğru evrimleşme için çalışmanın; üretimin, libidonun ve libidinal enerjinin, sanatsal/ kültürel etkinliklere, çabalara, yaratıcılıklara doğru geliştirilecek bir değişimin olasılıklarını ve önemini, çok daha iyi bir biçimde anlattığı için bu konuları genişletmek gerekli olmayacaktır.

Mikro düzeyde olsa bile, paylaşımcı toplumsal sistemlerin ve bu sistemi besleyen bireylerin daha başarılı ve sürdürebilir insan toplulukları yaratması ve sanatsal-kültürel etkinliklerin olağan mekanı kentlerin veya çevrenin gelişmesi zaten açık bir biçimde, bu olasılığın belirdiğini göstermektedir.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Küresel Ekoköyler Ağı (GEN – Global Ecovillage Network) – İnci Gökmen ve Ali Gökmen

Küresel Ekoköyler Ağı- Global Ecovillage Network-GEN 1995 yılında İstanbul’da Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen 2. Habitat toplantısından sonra kuruldu (1). Bu ağın Amerika, Asya ve Avrupa birimleri bulunmaktadır. Ekoköyler ortak ekolojik, ekonomik, sosyal ve kültürel değerleri ve hedefleri olan insanların bir araya gelerek oluşturduğu yerleşkelerdir. GEN ekolojik yerleşkelerinin kurulması, korunması, sürdürülmesi, sosyal ve doğal çevrelerini oluşturmaları, canlandırmaları konularında paylaşımlar ve destekler vermektedir.  GEN’in 47 tam üyesi 110 destekleyici üyesi bulunmaktadır.

Türkiye’den  Hocamköy girişimi GEN’in kuruluşunun başından beri GEN içinde yer almıştır. Daha sonra  Güneşköy’den (2)  üyeler olarak GEN Avrupa ile bağlantıları sürdürmekteyiz. GEN’e Tam Üye veya Destekleyici Üye olarak katılmak mümkün. Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’dan Ekoköyler ve Ulusal Ekoköy Ağları GEN Avrupa’ya Tam Üye olabilirler. Bunun dışındaki kuruluşlar ve bireyler de GEN’e Destekleyici Üye olabiliyor. Güneşköy 2004 yılından beri Türkiye Ekolojik Yerleşkeler Ağı, EKOYER’de 2 senedir GEN’e tam Üye.  Bunun yanısıra Türkiye’den GEN’e Destekleyici Üyeler de bulunmaktadır. GEN her yıl Temmuz ayında, bir ekoköyde üyeleriyle ortak toplantı düzenlemektedir. Toplantılara Tam ve Destekleyici Üyeler katilabilirler ama oylamalarda sadece Tam Üyelerin oy hakkı var.  Son senelerde Avrupa Birliği’nin Grundvig Fonları destekleriyle üyelerin yanısıra ilgili herkesin katılabildiği 3 günlük konferans ve çalıştaylar düzenlenmekte.

Bu sene GEN toplantısı 9-15 Temmuz tarihlerinde Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye 2-3 saat mesafedeki Krishna Valley (3) isimli ekoköyde yapıldı. Köy yakınına Budapeşte’den tren ile ulaşılabiliyor. Bu yılki toplantıya Güneşköy’ü temsilen İnci ve Ali Gökmen, EKOYER’i temsilen GEN konseyi üyesi Deniz Dinçel ve konferansa Arzu Kutan katıldılar.

Krishna Valley’e Budapeşte’den tren ile gidilebiliyor. Ancak bizim uçağımız son tren saatinden sonra Budapeşte’ye ulaştığından daha önce yazışarak köyden bir kişinin bizi köyün ortak arabasıyla karşılamasını sağladık. Bu kişi bizim aç geleceğimizi düşünerek yanında yiyecek bazı şeyler getirmiş. Krishna Valley’de sabah toplantılarının ardından  toplantıya katılanlara köyü gezdirdiler, yapılanları anlatıp tanıttılar. Krishna Valley 260 hektar arazi üzerine kurulmuş ve 160 üyesi var. Bunlardan 100’ü ekoköy topraklarında yaşıyor, 60 kişi ise Krishna Valley’e yürüme mesafesindeki Somogyvamos kasabasında yaşıyorlar. Krishna Valley enerji, gıda, su, atıklar gibi konularda bağımsızlığı olan bir ekoköy. Yapılan araştırmalar sonucu Krishna Valley’in Ekolojik Ayak İzi (4) 1.5 Hektar/ kişi olarak bulunmuş. Bu değer Macaristan’ın ekolojik ayak izi olan 3.6 hektar/kişi değerinin yarısından az. Bu Ekoköyü başlatanlar başlangıçta boş olan araziye 380 000 ağaç dikmişler ve çok sayıda gölet ve havuzlar oluşturmuşlar. Köyde çok sayıda inek ve öküz var. Bu hayvanlar daha önce gördüklerimizden çok büyük ve gösterişlilerdi. İneklerin sütü elle sağılıyor. İneklerin ahırı köyün en gösterişli binalarından birisi ve son derece temiz ve bakımlı. Öküzler çeşitli tarla ve taşıma işlerinde kullanıyorlar. Köyde vejeteryan, hatta yetişkinler için vegan beslenme benimsenmiş. İneklerin sütü çocuk ve hamilelere veriliyor. Ekolojik ayak izlerinin küçük çıkmasında vegan beslenmenin rolü çok. Köyün atık suları biyolojik arıtma yöntemiyle arıtılıyor. Köyde tarım yapılıyor. Ürünlerin saklandığı yeraltına inşa edilmiş kilerleri var. Yazın sıcak bir saatinde insanın canı buz gibi kilerden dışarı çıkmak istemiyor. Kilerde  geçen seneden kalan pancarların hala yenilenebilir durumda olduklarını görmek çok etkileyiciydi. Köye Somogyvamos kasabasından girişte sevimli bir giriş binası var. Şehirden gelen  ziyaretçiler ücret ödeyerek köyü ziyaret edebiliyorlar. Ekoköy ziyaretçileri için bir restoran da yemekler sunuluyor. Köyün her yanı yemyeşil, yolları çok düzgün. Köyde bir ilkokul ve köyün merkezinde bir tapınak var. Tapınağın olduğu binada hediyelik eşya, giysi, CD ve benzeri ürünlerin satıldığı bir dükkan var. Köyün içinde çok sayıda bina yapmışlar. Binaların iyi bir şekilde yalıtılmış ve kışın ısınmak için sobalardan yararlanıyorlar. Bu sene GEN toplantısı ve yemekler kurulan büyük 2 çadırda yapıldı. Krishna inancına göre hizmet çok önemli, bu nedenle toplantıya katılanlara yemekleri Valley’de yaşayanlar servis ettiler.

GEN toplantısının ilk 2.5 gününe sadece üyeler katıldı. Bu toplantılarda geçen sene yapılan işler, bütçe, ana sözleşmede yapılacak değişiklikler görüşüldü.  GEN Yönetim Kurulu (konsey) 2 sene görev yapıyor ve bu sene yönetim kurulu seçimleri senesi. Üyelerin huzurunda halen yönetimde olanlar geçen döneme ilişkin görüş ve dileklerini paylaştılar. Bu oturum deneyimli bir kolaylaştırıcı yardımıyla gerçekleştirildi. Daha sonra dışardan katılanlara da açık olan konferans programı başladı. 3 gün süren konferansta yer yer birlikte, yer yer farklı mekanlarda paralel toplantı ve sunumlar yapıldı.  GEN toplantılarında çokca kullanılan “Açık Alan-Open Space” (5) tekniği de kullanıldı.Yapılan tüm toplantılarda katılımcıların kaynaşması için danslar, şarkılar, paylaşımlar yapıldı, oyunlar oynandı. Her gece 5-7 katılımcı ekoköy sunumlar yaptı. Bu sunumlar sonunda  sorular yöneltildi.  İlk gece sunumunda Ali ile Güneşköy’de son sene olan gelişmeleri ve yapılanları anlattık. Sivas-Ankara Hızlı tren hattının onca emekle iyileştirilen, güzelim Güneşköy topraklarını yok edeceğinden duyduğumuz üzüntüyü katılımcılarla paylaştık. Herkes hüzünlendi, sonra destek verici sözler söylediler ve önerilerde bulundular. Türkiye’den götürdüğümüz Kuru baklavayı sunumdan sonra katılımcılara sunduk. Bu artık bir Güneşköy Klasiği oldu. Kenya’dan toplantıya katılan Philip çok az kaynakla büyük işler yapmış. İsveç’teki Suderbyn ekoköyünden Robert İsveç’te yaptıklarını ve Baltık Denizi Bölgesindeki ülkelerin (Rusya dahil)  bu çalışmaları örnek aldığını anlattı. Bölge Hükümetleri ekoköylerin kurulmasını destekleme kararı almışlar. UNDP bu çalışmanın Baltık Denizi, Tuna Nehri ve Akdeniz Bölgesindeki ülkelerde örnek alınmasını desteklemek istiyor. Slovenya’dan Nara’nın tüm dünyayı temizleme hayali var, ve kararlı bir şekilde halkın çoğunluğunun katılımıyla gerçekleşen temizlik işlerini yaymaya çalışıyor. Bu sene ilk kez İran’dan 4 kadın toplantıya katıldı. Erkekler vize alamadıklarından gelememişler. Güney Amerika Ağı, CASA’dan gençler de sunum yaptılar. Tüm sunumlara GEN ağ sayfasından ulaşmak mümkün (1). Her yıl bir ekoköye, Danimarka’daki GAİA Vakfı tarafından desteklenen, ama seçimi toplantılara katılanlarca yapılan Mükemmelliyet Ödülü veriliyor. Bu seneki ödül Krishna Valley’e verildi.

Konferanstaki ortak toplantılardan birinde Rio+ 20 konferansına katılan GEN üyeleri gözlemlerini paylaştı. Rio+20 herkeste hayal kırıklığı yaratmış. “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramının yerini “Sürdürülebilir Büyüme” almış. Konuşanlar “Hükümetler çözüm üretmek yerine sorun üretiyorlar” diye yakındılar.

Bir başka konuşmacı haber kanallarında kazalar, şiddet, savaşlar, kavgalara ilşişkin haberler verildiğinden yakınarak bir Çin atasözünü bizlerle paylaştı. “Devrilen ağaç büyüyen ormandan çok daha fazla gürültü çıkartır.” “Birlikte devrilen ağaçların gürültüsüne değil, büyüyen ormanın sesine kulak verelim” çağrısında bulundu. Ancak büyüyen ormanın sesini duyabilmek için sessiz olmalıyız. Daha sonra da tırtıldan kelebeğe geçişteki “imago hücreleri” örneğini anlatarak, toplumlarda imago hücreleri topluluklarının artmakta olduğunu söyledi.

‘Ortak Refah Ekonomisi-Common Welfare Economy’ isimli oluşumu başlatanlardan Avusturyalı Christian Felber (6) ortak Refah Ekonomisinin esaslarını anlatıp, şimdiki ekonomik sistemle karşılaştırdı. Ortak Refah Ekonomisinde yarışma, kar etmek yerine paylaşım ve ortak refah olduğunu ve bunun nasıl yapıldığını anlattı, Avrupadan örnekler verdi. Almanya ve Avusturya’da yaşayanların çoğunluğunun mevcut sistemde reformlar yerine yeni bir ekonomik sistem istediklerini söyledi. Christian’ın anlattıkları arasında değişik ülkelerden en fazla kazananlarla en az kazananların gelirlerinin oranı çok çarpıcıydı. Amerika’da finans sektöründekilerin geliri en alt gelir gurubununkinin 360.000 katıymış. Christian tüm dinleyenlere ekonomi konusunda yeni seçeneklerin mümkün olduğunu anlatarak gelecek için ümit verdi. Krishna Valley’den bir kişi de kendi ekonomilerini anlattı. Valley’de ekonomi Macaristan’dan çok daha iyi durumdaymış.

Bir gece Krishna Valley’de yaşayanlar bize müzik ziyafeti çektiler ve kendi danslarını gösterdiler. Hep birlikte bu dansları yapmak çok keyifliydi. Findhorn Ekoköy’ünden May East’in sözlerini hatırladık. Toplumsal bir proje eğer eğlenceli değilse sürdürülemez!!! Çoğumuz nedense hep yapılacak işler, işlerin nasıl yapılacağı, kim tarafından yapılacağı, nasıl kaynak bulunacağı ve benzeri konulara çok enerji koyuyoruz  Ama yaptıklarımızda “geri bildirim ve kutlama” ya (7)  pek yer vermiyoruz.

Konferans bitiminde Krishna Valley’de GEN üyeleri kaldı. Bu sene GEN’in 7 kişiden oluşan Konseyinin büyük ölçüde değiştiği seçimler yapıldı. Gelecek sene yapılacak GEN toplantısının nerede olacağı kararlaştırıldı. Gelecek yıl herkesi İsviçre Alplerindeki Schweibenalp Ekoköyü’de yapılacak toplantıda görmek isteriz. Uzun senelerdir tanıdığımız Finlandiyalı arkadaşımız Heiki’de yine ne yaptı etti ve bu yıl da toplantıya gelebildi. Onun geçirmekte olduğu kanser ağrılarından gece hastaneye götürdüklerini duymak hepimizi çok üzdü. Geçen sene de Fransa’dan GEN’in en başından beri bulunan Jean Mitchell isimli arkadaşımızı kanserden ve İtalya’dan Nina isimli arkadaşımızı aniden kaybettik. Son gün Heiki için bir çember toplantısı yapıp duygu ve dileklerimizi paylaştık. Onunla resimler çektirdik. Diğer arkadaşlarla kucaklaşıp ayrıldık. Bizi karşılayan arkadaş bu sefer de bizi Balaton Gölü yakınındaki tren istasyonuna götürdü. Göl Macaristan’ın önemli turistik merkezlerinden. Gelecek seneye yapabileceğimiz işler konusunda yeni esinlerle dolu olarak, biraz hüzünle yola çıktık.

Kaynaklar

1.  gen-europe.org

2. www.guneskoy.org.tr/

3. krishnavalley.com/

4. ekolojikayakizim.org/

5. openspaceworld.org/turkish/

6. christian-felber.at/

7. dragondreaming.org/en/john-croft/

 

Prof. Dr. İnci Gökmen

[email protected]

 

Yeşeriyorum

GDO nedir? Nasıl yapılır? Neden korkulur?

Çok tartışılan ancak anlaşılması zor bir şey GDO. Bu sebeple bu yazımda bunun ne olduğunu, olabildiğince anlaşılabilir bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Temel olarak kısaca şu iki tanımı yapalım:

Genetik değişim (GD) modern biyoteknoloji teknikleri kullanarak bitki veya hayvan gibi bir organizmanın genlerini değiştirmektir.

Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) genetik değişim yolu ile farklılaştırılan bir bitki, hayvan ya da diğer bir organizmadır.

GD, geleneksel ıslah teknikleri ile yapılamayacak yollardan bir organizmanın genlerini değiştirebilir.

Benim birçok kişiye sorup doğru düzgün cevap alamadığım bir soru var:

Gen nerededir?

Evet sürekli bahsedilen, genetik bilgiyi de taşıyan bu çok önemli/gerekli şey gen nerededir ve nedir?

Bunu açıklamak için gelin büyükten küçüğe gidelim, temel biyoloji bilgilerimizi tazeleyelim:

Organizma: Canlı bir varlığı oluşturan organların tümüne denir. Örneğin insan organizması, kurbağa organizması, Elma ağacı organizması (ağacın bütünü)

Sistem: Aynı amaç için bir yapı sisteminde çalışan organların bütünüdür. Örneğin insan sindirim sistemi, kurbağa solunum sistemi, Elma Ağacı kök sistemi

Organ: Canlı bir vücuttaki dokuların bir araya gelerek anatomik ve işlevsel bir bütün oluşturduğu, belirli bir görev yapan ve sınırları kesin olarak belirlenmiş vücut bölümüne organ denir. Örneğin insan midesi, kurbağa akciğeri, elma meyvesi

Doku: Organları meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğudur. Örneğin insan mide bağ dokusu, akciğer zarı, elma epidermis dokusu

Hücre: Bir canlının yapısal ve işlevsel özellikleri gösterebilen en küçük birimidir. Hücreler bir araya gelerek dokuları oluşturur.

Hücre, diğer yukarıdakilerden farklı olarak kendi başına da bir canlıdır.

Gelin şimdi hücrenin resmine bakıp genin ne ve nerede olduğuna buradan bakalım:

Resim 1: Teorik bir canlı hücrenin, teorik çizimi.

Evet, genin nerede olduğunu bulmak üzereyiz. Az kaldı.

Hücre bölünerek çoğalır. Yukarıdaki resimde gördüğünüz çekirdekçik, kromatin ipliğin yoğunlaşmış şeklidir. Bunlar hücre bölünmesi anında kısalıp, kalınlaşarak belirginleşir ve kromozom adını alırlar. Kromozom sıkışmış DNA’ dır. Görevleri, hücrenin yönetimini ve kalıtımı sağlamaktır. Her canlı türünde belli sayıda olup, zamanla değişmez.

Normal zamanda kromatin iplikçikleri halinde çekirdek içerisinde bulunan DNA, hücre bölünmesi sırasında sıkışarak kromozom şeklinde eşlenmiş hale gelir. Bir çizim ile anlatacak olursak:

Resim 2: Teorik bir canlı hücrenin, teorik bir kromozomunun teorik olarak çizimi ve DNA sarmalı.

DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) : Tüm organizmalar ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir.

İşte bir organizmanın nasıl oluşup nasıl işleyeceğinin tüm bilgisi bu DNA zinciri içerisindedir. Gen ise sözlük anlamı ile,

Gen: Bir kromozomun belirli bir kısmını oluşturan dizidir. (Yani kromozom üzerinde bir bölgedir)

Resim 3: Gen(ler)in nerede olduğunun basit tarifi

Yani gen kromozomun ya da DNA zincirinin uzun ya da kısa olabilen bir parçasıdır ve her bir gen organizmanın oluşumu veya işleyişi ile ilgili bir bilgi taşır. Kimi zaman organizmanın belirli bir özelliğinin bilgisi tek bir gen tarafından belirlenirken kimi özellikler birden çok gen tarafından belirlenebilir.

İşte bu noktadan sonra işler daha da karmaşıklaşıyor. Bir genin, bir canlının hangi özelliklerini yönettiğini ya da bir özelliğin bilgisinin hangi genlerde olduğunu bilmek çok zor. Örneğin insanlarda göz rengi:

İnsanlarda Göz Renginin Genetik Durumu

“Önceleri bilim adamları insanın göz rengini sadece bir çift genin belirlediğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla bu düşünceye göre kahverengi göz dominant (baskın), mavi ise resesif (çekinik) olarak tanımlanmıştı. Günümüzdeyse artık bu düşüncenin doğru olmadığı, göz rengini belirleyen mekanizmanın daha karışık olduğu ve en az üç farklı gen tarafından kontrol edildiğini biliniyor. Bu genlerden ikisi 15. kromozom (bey 1 ve bey 2 genleri) biri ise 19. kromozom (gey geni) üzerinde bulunuyor. Bey 1 geni kahverengi göz rengi koduna, bey 2 geni kahverengi ve mavi göz rengi kodlarına (kahverengi ve mavi aletler), gey geni ise mavi ve yeşil göz rengi kodlarına (mavi ve yeşil aleller) sahip.

Her ne kadar bu bilgiler mavi yeşil ve kahverengi göz renginin genetik geçişini açıklasa da, diğer göz renklerinin nasıl oluştuğunu veya mavi göz rengine sahip ebeveynlerden nasıl olup da kahverengi göz rengine sahip çocukların doğduğu açıklanamıyor. Bu da henüz daha kanıtlanamamış ve göz renginin belirlenmesi mekanizmasında görev yapan başka genlerin de olabileceği mesajını veriyor.”

Burada vurgulamak istediğim asıl nokta, bırakın bir bitkinin ya da hayvanın genetiği değiştirildiğinde üretebileceği bilinmez maddelerin ne olabileceğini tahmin etmeyi; bilim şu anda insan göz renginin bile nasıl oluştuğunu ve hangi genlerce nasıl yönetildiğini net olarak bilememektedir.

Evet şimdi GDO’ nun nasıl yapıldığı ve dolayısı ile ne sonuçlara yol açabileceğini aydınlatabiliriz:

GDO Nasıl Yapılır?

GDO yapmak için temelde 2 yöntem var. Daha sık kullanılan “Ti plazmid” yolu ile ve diğer, “gen bombardımanı”. Daha net anlatabilmek için bir çizime bakalım:

Resim 4: Bitkilerde GDO yapımı. [Kaynak: Mirkov (2003) / http://bch.cbd.int/cpb_art15/training/module1.shtml indirme (30.01.2012) Tercüme Hakan Ozan Erzincanlı]

1. Safha: İstenen genlerin bitki hücresine verilmesi

Ti plazmid (Agrobacterium) Metodu:

Burada özellikle patates bitki köklerinde tümör yaptığı bilinen ve bitki hücrelerine sahip olduğu Ti plazmid (tumor inducing plazmid) aracılığı ile gen aktarabilen “Agrobacterium tumefaciens” adlı bir toprak bakterisi kullanılır.

Plazmid: Bakteri sitoplazmalarında (hücre duvarı ile çekirdeği arasındaki kısım) bulunan ve kromozom gibi davranan DNA’lar. Plazmid, kendi kendini eşleyebilen, kromozomdan ayrı bir DNA parçasıdır. Tipik olarak dairesel ve çift sarmallıdır.

Bu Ti plazmide bitkiye aktarılmak istenen gen (örneğin ot ilaçlarına dayanıklılık geni. Böylece örneğin mısır bitkisi yetiştirilirken üretici, otlara ve mısır bitkilerine dilediği kadar ilaç atacak ancak GDO mısırlara bir şey olmazken otlar ölcektir), bunun yanı sıra belirli bir tip antibiyotiğe direnç geni eklenir. Bu Ti plazmid, Agrobacterium Tumaficens’ e konulur. Sonra bir besi ortamında bitki hücreleri ve Agrobacterium Tumaficens birlikte yaşatılır. Agrobacterium Tumaficens özelliği gereği bu tümör yapıcı plazmidi bu sırada bazı bitki hücrelerine aktarır.

Bundan sonrası iki metotta da aynı olmakla beraber bu aktarım bir de gen bombardımanı metodu ile yapılır.

Gen Bombardımanı (parçacık tabancası) Metodu

İçerisinde belirli bir tür antibiyatiğe dayanıklılık geni de içeren istenilen genlerin DNA kodu ile kaplanmış parçacıklar (bunlar özel enzimlerle, örneğin Bacillus thuringiensis bakterisinden, alınır. Bu gen mısır iç kurduna zehir üretme bilgisini taşıyan DNA kodudur ve bu tip GDO’ lu mısırlara bakteri adının ilk harfleri eklenerek “Bt mısır” deniyor) bitki hücrelerine bir parçacık tabancası ile püskürtülür. Yani bu DNA parçaları bitki hücrelerine bombardıman yapılır.

2. Safha: İstenen genleri DNA’ sına eklemiş hücrelerin tespiti ve ayrıştırılması

Çizimde detayı verilmemiş olmasına karşın istenen gen parçacığının eklenmiş olduğu hücreleri tespit için hücreler antibiyotik ile muamele edilir. Genlerine antibiyotiğe direnç geni de içeren genleri almış olan bitki hücreleri yaşarken, genleri değişmemiş olan bitki hücreleri ölür. Canlı kalan hücreler ayrılarak alınır.

3. Safha: Seçilmiş hücrelerin çoğaltılması

Bu aşamada çeşitli besin ve hormonlarla bitki hücreleri yapay ortamda çoğaltılır ve kallus elde edilir. Kallus, organize olmamış parankinma hücrelerinin kitlesel yapısıdır. (örneğin ağaçların yaralanan kısımlarında yarayı kapatmak için oluşan kısımlar kallustur.)

4. Safha: Kallustan köklü filizcikler elde edilmesi

Kallusa önce kök geliştirici ve ardından yaprak geliştirici bir hormon verilir. Böylece filizcikler elde edilir. Bu aşamada totipotensi ilkesi çalışır. İnternette iyi bir tanım bulamadığım için tanımını ben yapayım:

Totipotensi: Tek bir hücrenin, sahip olduğu DNA bilgisi sayesinde tam bir organizma meydana getirebilme potansiyeli.

5. Safha: Köklü filizciklerden bitki elde edilmesi

Bu aşamada köklü filizcikler büyütülür ve zamanla toprağa aktarılır. Böylece genetiği değiştirilmiş bir organizma olan bitki oluşmuştur. Artık, örneğin bir Bt mısır ise,  bu bitkiyi yemeye çalışan mısır iç kurtları ölecektir. Çünkü bu bitkiye, aslında Bacillus thuringiensis bakterisinin sahip olduğu mısır iç kurduna zehir üretme yeteneği insan tarafından bahşedilmiştir. (Ve bu yeteneğe sahip bitki artık, bu çalışmaya yatırım  yapmış olan firmanındır.)

Peki GDO’ nun Tüketene Etkisi Ne Olabilir?

Tüm bu yukarıdakileri okuduysanız artık siz de bu konuda bir uzman sayılırsınız ve şimdi açıklayacağım kısımlar umarım daha kolay anlaşılır olacaktır.

Yukarıda insan göz renginin nasıl ve hangi mekanizmalarla oluştuğunun tam olarak bilinememesi (ve uzun süre tam olarak bilinmesinin mümkün olamaması, bilinse bile “tüm mekanizmadan” emin olmanın çok zor olması) gibi;

1- Bir bitki veya hayvanın da bir kromozomunda bir bölgenin değiştirilmesi sonucunda “o organizma ne üretir ya da önceden ürettiği neyi üretmeyi keser?” sorularının cevabını yanıtlamak çok çok zordur.

2- Genetiği değiştirilmiş organizma daha önce hiç bilinmeyen ve bir ihtimal doğada hiç var olmamış yeni maddeler (proteinler) üretebilir. Bunların özellikle uzun dönemde bu canlıları yiyenlerde ne gibi etkilere yol açacağını bulmak çok çok zor ve zaman alıcıdır.

3- GDO (transgenik) gıdaların özellikle tüketenin sağlığına zararlı etkilerinin olup olmadığını anlamak için risk analizleri yapılmaktadır. Ancak iyi bir risk analizi yapabilmek için metottan ziyade gerekli en önemli bilgi, olası etkilerdir. Örneğin 20 kromozomunda 50.000 gen içeren 2,5 milyar baz taşıyan mısır DNA’ sının bu genler aracılığı ile tam olarak neler ürettiğini (insan gözü örneğinde görüldüğü gibi bazı özellikler birden çok genin birbiri ile etkileşimi ile ortaya çıkar), bu genlerin korelasyonu ile neler üretebileceğini, genlerin yeri ve yapısında yapılacak yapay bir değişikliğin ne gibi sonuçlara yol açacağını bilmek mümkün müdür? Bu bilinse bile bundan emin olmak çok ama çok zor olacaktır. Çünkü bu bahsettiğimiz 50.000 gen içeren mısır da çalışmadan çalışmaya farklı çeşitlerde olduğundan (yani farklı mısır türleri ile GDO çalışmaları yapıldığından), ortaya akıl almaz bir olasılıklar listesi çıkacaktır ve bu olasılıkları tam olarak bilmeden, yetkin bir risk değerlendirmesi yapılamaz. Çıkan sonuçlardan bilimsel açıdan, istatistiki güvenilirlik payları ile bile emin olunamaz.

Durum Bu iken Neden Israrla GDO Yapılıyor?

Bence şu sebeplerden GDO yapılıyor:

1- Yukarıda anlattığım bu teknik bilgileri elde edecek teknolojik seviyeye ulaşmak büyük masraflara sebep olur. Temel olarak bilimciler, yapılan bu çalışmaların dünyaya ve insanlığa faydalı olduğuna önceleri kendileri ikna olur (yoksa meslekleri ve kendileri işlevsiz kalacaktır) ve sonra bu çalışmalar için finans desteği sağlayacak kurumları, şirketleri sonrasında beraberce hükümetleri ikna ederler. Bilimciler çalışmalarına para bulamazlarsa bu konuda gelişme olmaz (ya da finans kaynakları bulundukça, yavaş yavaş olur), bilim hazla ilerlemez ve bu bilimcilerin bildikleri bu kadar bilgi ve emek boşa gider. Ayrıca bilimciler bu yavaş giden gelişmeleri bekleyecek kadar sabırlı değillerdir. Bulunacak bu ilginç şeyler onlar hayattayken kendileri tarafından bulunmalı ve isimleri tarihe geçmelidir.

Öğrendiğiniz bir bilgiyi kullanmamanın bedeli var. Örneğin ben biyoteknoloji yüksek lisansı yaptım. Ancak GDO’ nun zararlı olduğunu ve asla yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple bu konuda çalışıp gelir elde etmekten feragat etmeyi göze almak zorundayım. Doğruları savunmak kolay değil…

2- Bir firma bir mısıra sahip olamaz normalde. Örneğin A firması çıkıp da “xx mısırı” benimdir. Ben izin vermedikçe kimse bu mısırı ekemez, dikemez. Ancak benden satın aldıklarınızı ekip, dikebilirsiniz” diyemez. Derse saçma olur çünkü o mısır insanlığın hatta dünyanın hatta evrenin ortak mirasıdır. Ancak ilgili firma bu mısırın genlerini belirli bir yatırım yapıp da doğada asla var olamayacak şekilde değiştirirse bu mısırı sahiplenebilir. Evet genlerin 50.000′ de 1′ ini değiştirse de yeni mısır varyetesini sahiplenerek patentleyebilir ve bunun alımı-satımı ile ilgili tüm gelirlere talip olabilir.

Bu iki maddeden ötesi (GDO’ ların açlığa çare olacağı, verimi arttırdığı, daha sağlıklı gıdalar üretilmesine sebep olabileceği) firmaların ve bilimcilerin olası gelirlerini kaybetmemek için buldukları çeşitlemelerdir ve tümü kolayca çürütülebilir.

Sonsöz

GDO’ nun zararları ile ilgili soru geldiği zaman, cevabı yeteri kadar verebilmek için bu işin içeriğini de detaylı anlamak, anlatmak gerekiyor. Yoksa dinleyicilerin, uzmanlar grubu karşısında sürekli bir sorular yumağı içerisinde kafası karışıyor. Söz konusu bilgi eksikliği boşluğundan faydalanan konuşmacılar da nereden tutarlarsa istedikleri gibi konuyu anlatıyorlar.

Bu yazıda GDO yapım safhalarının sonuna kadar olan kısım (insan gözünün kalıtımı ile ilgili yaptığım kısa yorum hariç) tamamen yorumlarımı içermeyen bilimsel bilgidir. Burayı okuyarak GDO’ nun ne olduğunu, ne gibi etkileri olabileceğini kendiniz değerlendirebilir; uzmanlara soru sorarken bu bilgilerden faydalanabilirsiniz.

İnanılamaz bir karmaşa içerisinde akıl almaz bir düzen sağlayan DNA’ ya, insanların zorla ve hile ile müdahalesinin son bulması dileğimle…

 

Bu yazı ilk defa tarimsal.com/ da yayınlanmıştırç

 

 

Hakan Ozan Erzincanlı

twitter.com/#!/H_Ozan_Erz

Kategori: Yeşeriyorum