Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir kent nasıl ‘Yeşil kent’ haline gelir?

Son 20 yılda dünyanın gündemine giren ve aynı hızla da birinci öncelik haline gelen bir konu var: İklim değişikliği ve bunun çerçevesinde kentleri daha “Yeşil Kentler” haline getirmek.

Her kent bunun için çalışıyor. Bunun için önce bir azaltım hedefi ortaya atılıyor. Sonra onu yakalayıp yakalayamayacağı belli olmayan bir Eylem Plan(lar)ı hazırlama süreci başlıyor. Fakat özellikle Türkiye’de yerel yönetimler tüm süreçlere hâkim olmadan harekete geçtiği için başarısızlık kaçınılmaz oluyor. Hem de en baştan. Örneğin bir taraftan bir eylem planı hazırlama süreci devam ederken diğer taraftan yerel yönetimin yaptığı hiçbir işte karbon salımları vb. konular düşünülmüyor. Eylem planlarında verimli, yeşil binalar yazarken hiç de buna uymayan binalar dikilmeye devam ediliyor. Ya da ulaşım konusunda afili cümleler edilirken içten yanmalı motorlu araçlarla filoların yenilendiği haberleri de manşetlere çıkabiliyor. Sonuçta  sürekli büyütülen hedefler ve %1 bile ile azalmayan karbon salımları ortaya çıkıyor. Hedef açıklamanın başlangıç bile olmadığı görmeyen, aksine bitişe en yakın nokta olduğunu sanan bir anlayışımız var.

Aslında bir kenti “yeşil” haline getirmek için elimizde tek bir reçete yok. Her kentin, hatta her kentin içindeki her mahallenin bile farklı dinamikleri var. Fakat atılacak ana adımlar aynı. Sonrasında her yerleşim yeri kendi özgün koşullarına göre farklılaşacaktır ve ortaya aynı hedefe, benzer yönlerden giden ama giderken farklı araçlar, farklı patikalar kullanan örnekler çıkacaktır.

Peki, neler yapılmalı?

  1. a) İlk adım bir baz yıl seçmek. Ne yazık ki Türkiye’de bu neredeyse imkânsız. Sebebi basit: Kurumlar, özellikle yerel yönetimler ne kadar enerji harcadıkları, ne kadar su harcadıkları konusunda arşiv tutmuyor. Bir baz yıl seçilemediğinde de azaltım hedefinin bir anlamı kalmıyor. Baz yıl ne kadar eski olursa bu gezegen için iyi, yerel yönetim için ise zorlayıcı olacaktır. Bu yüzden azaltım hedefi açıklandığında sorulması gereken ilk soru: Hangi seneye göre? 1990 mı? 2019 mu?
  2. b) Baz yıl seçildikten sonra yoğun bir envanter çalışmasına girmek gerek. Sera gazı salımları hangi kaynaklardan yapılıyor? Bu kaynakların ne kadarına yerel yönetim doğrudan müdahale edebilir? Ne kadarına dolaylı olarak etkisi olabilir? Burada en önemli problem ise Türkiye’nin yerel yönetimlerinin aslında çok etkisiz olması. Eğer Büyükşehir Belediyesi değil de bir ilçe belediyesiyseniz, esas olarak çok fazla müdahale şansınız yok. Fakat bu böyle diye durmanın da anlamı yok. İklim kriziyle mücadele, en ufak sorunları bile iyileştirmeye çalışmanın da mücadelesi aynı zamanda.
  3. c) Envanter çalışması yaptıktan sonra tüm yerel yönetimler şunu görecektir: Salımların büyük dilimine doğrudan etki etme şansı yok, çünkü belediye faaliyetleri sonucunda gerçekleşmiyorlar. Bu bize şunu gösteriyor: Demek ki sadece yerel yönetimi hedef alan bir eylem planı ile başarıya ulaşma şansımız yok. Ne yapılacaksa hep beraber yapacağız.  Önü de yerel yönetim çekecek. Çünkü pek öyle görülmese de bir kentin, bir ilçenin örgütlenmiş en önemli kuruluşu yerel yönetimler. Hep beraber yapmanın yolu da bizi o çok bilindik ama kimsenin tam anlamıyla hayata geçirmeye gönlünün razı gelmediği kavrama götürüyor: Katılım! Yerel yönetimler, eylem planlarına diğer bileşenleri de katmalı. Hatta eylem planını kentle birlikte hayata geçirmeli. Başarılı olmanın başka bir yolu yok. Aylar sürebilir, bir sürü toplantı yapılabilir! Sürsün ve yapılsın. Hızlıca yapılan ve rafta çok güzel duran bir eylem planından çok daha iyi bir yöntem bu. Unutmamak gerek ki insanlar fikirlerinin sorulduğu, önerilerinin dinlendiği ve kendileri gibi olanların önerilerini etkileyebildikleri bir sürece, yapılacak işe çok daha fazla sahip çıkarlar.
  4. d) Sahip çıkma bizi bir sonraki aşamaya getirecektir: Fikirleri birlikte oluşturduysak, gelin hayata da birlikte geçirelim. İklim için öne çıkın, iklim için gönüllü olun. Yerel yönetimin yetmediği yerlerde elçi olun ve birlikte yapalım. Hazırlık süreci ne kadar katılımcı olursa bu aşamanın tabandaki yayılımı da o kadar geniş olacaktır. Çevrimiçi hayatın giderek önemini arttırması ile hem gönüllülüğü hem de katılımcılığı daha hızlı, daha esnek ama daha güçlü şekilde oluşturmak mümkün.

‘Karbon nötr’ hedefi olmayan bir planın anlamı yok

Bu aşamalar her kentin, her semtin kendi iç dinamikleriyle şekil alacak, özgünleşecektir. Eylem planlarının içeriği de öyle… Fakat bir eylem planında olmazsa olmaz noktalar elbette var.

Öncelikle artık karbon nötr bir hedefi olmayan eylem planlarının anlamı yok. Kenti hangi yılda (öyle 2100’ü falan da beklemeden) karbon nötr yapacaksınız, bunu ortaya koymak gerek. Ülke hedeflerinden daha erken bir yılı hedef olarak belirlemek ve bunu başarmak kentin ve yöneticilerinin itibarına fayda sağlayacaktır. Bu tarihi koyarken, kentin tüm enerjisinin ne zaman %100 yenilenebilirden geleceğini ve bunun ayrıntılarını da eklemek gerekir. Yoksa önce hedefi koyup “sonrasına bakarız bir şekilde” anlayışıyla hareket eden bir eylem planı ile değil azaltımı hayata geçirmeyi, üstüne artırım yaparsınız. 2030’da %30 azaltım hedefiyle çıkılan bir yolda %32 artırıma ulaşmak siyasi bir başarısızlığın yanı sıra iklim için neredeyse bir suç olarak bile kabul edilebilir.

Kenti dirençli hale getirmek çok önemli. Çünkü sadece azaltım ile değil uyum ile de haşır neşir olmak zorundayız. Ve çoğu kentte sadece iklim değişikliğine uyumla da yetinemeyiz. Depreme, sağlık sorunlarına karşı da dirençli bir kent oluşturmak gerek. O zaman konutları yenileyeceğiz. Fakat nasıl? Bunun için binaların hepsinin enerji verimliliği artırılmalı, yeşil çatı uygulaması olmayan bina kalmamalı, mümkünse kendi enerjisini üretmeli ve suyun her damlasının değerini bilmeli. Gri su uygulaması, yağmur suyu hasadı uygulaması artık bir binanın lavabosunun markasından daha önemli hale gelmeli.

En önemli kalem, ulaşım

Bir eylem planı, ulaşıma mutlaka el atmalı. Açık konuşalım: Dizel öldü. Benzin de ölüyor. Öncelikle kuruma araç alımında, sonrasındaysa tüm kentte satılan araçlarda buna göre hareket etmek gerekli. Bu büyük bir müdahale olarak görülebilir ama aksi çok daha büyük sorunlara yol açacak. Hangi yıl  dizel kullanımı yasaklanacak? Hangi yıl benzin kullanımı yasaklanacak? Bunlar net olarak yazılmalı ve yerel yönetim de üzerine düşeni yapmalı. Yenilenebilir enerji ile çalışan şarj istasyonları ile kenti donatmalı ve yeni yapılacak her türlü yapıda bunu zorunlu tutmalı. Yoksa klasik bir Türkiye uygulaması olur: Hedef yıl gelir. Hazır olunmaz. Bir sene ertelenir. Sonra bir sene daha. Sonra bir sene daha. Elimizde erteleme notlarıyla dolu bir eylem planımız olur.

Bisikletler, raylı sistem, kent bahçeleri, bostanlar…

Bisiklet ağları, yürüme yolları, raylı sistem vb. konular çok konuşulduğu için sanki aşılmış gibi görünüyor ama ne yazık ki gerçek hiç öyle değil. Bisiklet hala bir ulaşım aracı olarak değil, bir keyifli zaman geçirme aracı olarak görülüyor. Sahil kenarlarındaki bisiklet yollarıyla kimse işe gidip gelemiyor. Yürüyüş de öyle. Raylı sistem özellikleri gereği ağır bir şekilde ilerliyor ama illa her rayın da yerin altından geçmesine gerek yok. Tramvaylar da düşünülmeli.

Eylem planında mutlaka kent bahçeleri ve bostanlara mutlaka yer verilmeli. Bu, bir hobi maddesi olarak görülemez. Gıdaya ulaşım, kaliteli ve sağlıklı gıdaya ulaşım yerel yönetimlerim sorumlulukları arasında olmalı. Gönüllülerle ya da elçilerle gıda ağları kurmanın, her zaman kentin örgütlü yapısını güçlendirmek için yarar sağlayacağını hiç bir zaman unutmamak gerekir.

Atıkla mücadele

Son olarak atığı azaltmak ve atıkla mücadele etmek… Kentleri bir tüketim canavarından çıkartarak kendisini çeviren bir hale getirecek alanlara dönüştürmek gerekli. Bunun da yolu geri dönüşümden geçiyor.

Eylem planında olmazsa olmaz konular bunlar. Eksiği vardır ve elbette artırılabilir. Örneğin akıllı kent uygulamaları ile hayatı kolaylaştırırken, iklime yararlı olmaktan hiç bahsetmedim, ama olmalı. Çöp olan ve ne yazık ki geri dönüşümü de mümkün olmayan eylem planları yapmak yerine; tüm bir kentle daha uzun süren ama kalıcı ve hedefe ulaşacak eylem planları yapmaktan başka bir şansımız yok.

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşetTürkiye

Öztunç: 21 yılda 83 kişinin sel nedeniyle öldüğü Rize’de planlar kağıt üzerinde kalıyor

Rize’de bir hafta içinde iki büyük sel felaketinin yaşanması üzerine CHP Genel Başkan Yardımcısı Ali Öztunç yazılı bir açıklama yaparak “AKP bir şey yapmıyorsunuz eleştirilerine cevap olsun diye planlar hazırlıyor, ancak hiçbiri tutmuyor” eleştirisinde bulundu.

Rize’de 14 Temmuz tarihinde büyük çaplı bir sel felaketi yaşanmış, altı kişi yaşamını yitirmişti. Bunun üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Trabzon, Rize, Artvin, Giresun, Ordu ve Samsun illerini kapsayan 15 maddelik ‘İklim Değişikliği Eylem Planı’ hazırlamıştı.

‘Planlar kağıt üzerinde’

Geçtiğimiz hafta yaşanan felaketle birlikte son 21 yılda Rize’de yaşamını yitiren kişi sayısının 83’e yükseldiğini belirten Öztunç, “AKP’nin Rize ile ilgili faaliyetleri hep plan yapmak üzerine. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Karadeniz İklim Eylem Planı, İçişleri Bakanlığının Afet Riski Azaltma Planları var. Ama hepsi kağıt üzerinde. Planları tutmayan Bakanlar suçlu psikolojisiyle sarı çizmelere sarılıp, fotoğraf çektirme, kendilerini aklama peşinde” dedi.

Fotoğraf: Muhittin Sandıkçı / AA

‘Betonu sev, doları öp’

Karadeniz’deki sele AKP’nin yanlış çevre yönetiminin neden olduğunu aktaran Öztunç açıklamasında: “Gidin görün, nerelere yapılaşma izni verilmiş, derelerde kaçar tane HES yapılmış , hangi dereler nasıl beton kanala çevrilmiş. Bir aşırı doğa olayının nedeni olarak gösterilecek tüm nedenlerin onlarca örneğiyle karşılaşabilirsiniz” ifadelerini kullandı.

Öztunç, “Fındıklı halkı izin verseydi AKP Fındıklı derelerini HES’ler ile donatırdı. HES yaptırmayınca, balık çiftliklerine verdi. Derelerde ıslah yapıyoruz diye beton kanallar var. AKP, bir derenin habitat için ne kadar değerli olduğundan bihaber halen. Doğayı sömürmek üzerine kurulu sisteme sahipler. AKP’nin çevre politikası, ‘Betonu sev, doları öp’ politikasıdır” yorumunu yaptı.

‘Daha ne bekleniyor?’

Geçtiğimiz hafta paylaştığı Rize ili geneli için acilen afet bölgesi kararı alınması gerektiğine dair çağrıyı tekrarlayan Öztunç, “AKP daha büyük bir felaket mi bekliyor? Daha fazla ne olmalı?” sorularını sordu.

Öztunç açıklamasının devamında “Bakanlar gelince göstermelik bir kaç hizmet sunuluyor, sonra tüm bölge kendi kaderine terk ediliyor. Mağdur olan yurttaşların kamusal yardım ve hizmetlerden eşit faydalanmalarını sağlayacak politikalara ihtiyaç var” ifadelerine yer verdi.

Kategori: İklim Krizi

Ekolojiİklim KriziManşet

Müsilaj için 21 kişilik Bilim Kurulu oluşturuldu

Fotoğraf: AA

Marmara Denizi’ndeki kirlilik ve deniz sıcaklığındaki yükselme sebebiyle ortaya çıkan müsilajla mücadele etmek için sunulan Eylem Planı kapsamında Marmara Belediyeler Birliği bünyesinde Bilim ve Teknik Kurulu oluşturuldu.

Marmara bölgesinde kirliliğin azaltılması ve izlemesiyle ilgili çalışmalar yürütecek kurulun başkanlığını TÜBİTAK’tan Prof. Dr. Hasan Mandal üstlendi.

21 bilim insanı yer alacak

Üyeler arasında İstanbul Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi gibi üniversitelerden 21 bilim insanı yer alacak. Akademisyenler bilimsel çalışmalar yürütecek.

Fatih’te bulunan Marmara Belediyeler Birliği binasında düzenlenen basın toplantısıyla Bilim ve Teknik Kurulu’nda yer alan 21 isim; Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem Yüce, Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağırıcı, Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün ve Gelibolu Belediye Başkanı M. Mustafa Özacar’ın katılımıyla yapılan Marmara Belediyeler Birliği Encümen Toplantısı’nın ardından MBB ve Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Doç. Dr. Tahir Büyükakın tarafından açıklandı.

‘Günübirlik çözümler peşinde değiliz’

DHA’nın aktardığına göre 11 farklı üniversiteden, 21 bilim insanı ve TÜBİTAK’ın da dahil olduğu bir bilim kurulu oluşturulduğunu belirten Büyükakın, “Aramızdan herhangi biri bu bilim kurulunda yer almayacak. Sadece bilim insanlarından oluşan bir kurul olarak hareket edecek. Önümüzdeki hafta bu 21 bilim insanı toplanacak ve alt çalışma grupları oluşturulacak. Çünkü bu konu disiplinler arası bir konu. Birden fazla uzmanlık alanını ilgilendiren bir konu” dedi.

“Günübirlik çözümlerin peşinde değiliz” diyen Büyükakın,” Müsilaj meselesi ve aslında belki müsilajın tekrar düşünmemize vesile olduğu Marmara’nın diğer meseleleri uzun süre takibi gereken, üzerinde titizlikle çalışması gereken meseleler bunun da farkındayız. Büyük bir kararlılık oluştu bunu da sevinerek ifade etmek istiyorum. Şu ana kadar yürütülen çalışma tam bir eşgüdümle ilerledi. Marmara hepimizin dedik ve bir başka safhayı da tamamladık bugün” ifadelerini kullandı.

21 bilim insanı

Başkanlık görevini Prof. Dr. Hasan Mandal’ın yürüteceği kurulun üyeleri ise şu şekilde belirlendi:

Doç. Dr. Ahsen Yüksek- İstanbul Üniversitesi; Prof. Dr. Ayşen Erdinçler- Boğaziçi Üniversitesi; Prof. Dr. Barış Salihoğlu- Ortadoğu Teknik Üniversitesi; Prof. Dr. Bülent Keskinler-Gebze Teknik Üniversitesi; Doç. Dr. Çolpan Polat Beken- TÜBİTAK’tan Emekli Uzman, Prof. Dr. Funda Yercan- Piri Reis Üniversitesi; Prof. Dr. Güçlü İnsel-İstanbul Teknik Üniversitesi; Prof. Dr. Güleda Engin-Yıldız Teknik Üniversitesi; Prof. Dr. Gülşen Altuğ-İstanbul Üniversitesi; Prof. Dr. İzzet Öztürk-İstanbul Teknik Üniversitesi; Prof. Dr. Melek İşinibilir Okyar- İstanbul Üniversitesi; Prof. Dr. Melike Gürel- İstanbul Teknik Üniversitesi; Prof. Dr. Mete Yılmaz- Bursa Teknik Üniversitesi; Prof. Dr. Mustafa Sarı- Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi; Prof. Dr. Nuray Çağlar- İstanbul Üniversitesi; Prof. Dr. Nüket Sivri- İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa; Dr. Osman Okur- TÜBİTAK MAM; Prof. Dr. Saadet Karakulak- İstanbul Üniversitesi; Dr. Selma Ayaz- TÜBİTAK MAM; Prof. Dr. Sevil Veli- Kocaeli Üniversitesi.

Kategori: Ekoloji

Koronavirüs SalgınıManşetTürkiye

Dört aşamalı ‘normalleşme’ planı Pazartesi başlıyor

Günlük vaka sayılarında görülen azalmaların ardından koronavirüs tedbirleri kapsamında alınan önlemlerin hafifletilmesine yönelik ‘normalleşme’ planı da gündeme geldi.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay başkanlığında hazırlanan dört aşamalı eylem planının ilk aşaması ise Pazartesi günü başlıyor. Hürriyet’ten Gizem Karakış’ın derlediği habere göre normalleşme süreciyle ilgili gelişmeler şu şekilde olacak:

Pazartesi market, AVM ve berberler açılıyor

Normalleşmenin ilk adımı olarak Pazartesi günü marketler, berberler, kuaförler ve AVM’ler belirli kısıtlamalar kapsamında açılacak.

11 Mayıs’ta yapılacak Bakanlar Kurulu’nda vaka sayısı az olan illerde kısıtlamanın kaldırılmasının gündeme gelmesi ve Bilim Kurulu’nun tavsiyeleri doğrultusunda bir karar alınması bekleniyor. İstanbul, Ankara, İzmir ve Zonguldak’ın ise seyahat kısıtlamasının kaldırılacağı son iller olması bekleniyor.

Fotoğraf: AA

Sokağa çıkma yasakları

İkinci aşamada sokağa çıkma kısıtlamalarının kademeli olarak kaldırılması planlanıyor. 65 yaş için serbest gün sayısı artacak. Kafe ve lokantalar belli sınırlamalarla hizmet verecek.

Camilerde cuma namazının dış mekan ile birlikte topluca kılınmaya başlaması 12 Haziran olarak değerlendiriliyor. Cuma namazında fiziki mesafe ve maske zorunlu olacak.

Kütüphanelerin de haziranda açılması planlanıyor. Spor müsabakalarının da seyircisiz olarak başlaması planlanıyor. Pandemi hastanelerinin sayıları azaltılacak.

Üçüncü aşama Eylül’de

 

 

Koronavirüs SalgınıManşet

UNICEF: Salgının çocuklar üzerinde kalıcı etkileri olabilir

Fotoğraf: UNICEF

UNICEF Genel Direktörü Henrietta Fore, yazılı bir açıklama yayınlayarak yeni tip koronavirüs salgınının çocuklar üzerindeki olası kalıcı etkilerine dikkat çekti.

Koronavirüs tedavisine ve önleme mekanizmalarına odaklanılırken sonrasında bizi tehdit edecek etkilerin düşünülmediğini söyleyen Fore “Bu durumun değişmesi gerekiyor” dedi.

Küresel eylem planı başlatıldı

UNICEF’in kırılgan durumdaki çocukları, salgının zararlı etkilerinden korumak için küresel bir eylem planı başlattığını duyuran Fore kaleme aldığı metinde şu ifadelere yer verdi:

Çocuklar ve gençler; COVID-19 tehlikesiyle karşı karşıya olmalarının yanı sıra, aynı zamanda salgından en çok etkilenen mağdurlar arasında yer alıyor. Salgının çocuklar üzerindeki etkilerine müdahale etmek için derhal harekete geçmediğimiz takdirde, COVID-19’un uzun vadeli etkileri, ortak geleceğimiz üzerinde kalıcı bir hasar bırakabilir.

‘Çocukların hareket alanı kısıtlandı’

Araştırmalarımıza göre, dünya çapında 18 yaşından küçük çocukların ve gençlerin yüzde 99’u (2,34 milyar çocuk) salgın nedeniyle hareketlerin bir şekilde kısıtlandığı 186 ülkeden birinde yaşıyor. Tüm çocukların yüzde altmışı, sokağa çıkma yasağının tamamen (yüzde 7) veya kısmen (yüzde 53) uygulandığı 82 ülkeden birinde bulunuyor. Bu oran, 1,4 milyar gence karşılık geliyor.

‘Çocuklar ve gençler orantısız etkileniyor’

Herhangi bir kriz döneminde, gençlerin ve kırılgan grupların orantısız bir şekilde etkilendiğinin hatırlatıldığı metinde bu salgının da diğer krizlerden farklı olmadığı belirtilerek şu noktalara değinildi:

Çocukların acı çekmesini önlemek, hayatlarını kurtarmak ve her çocuğun sağlığını korumak bizim sorumluluğumuz. Bunun yanı sıra, hasarın kalıcı olmasını önlemeye yönelik tedbirler almak ve oluşabilecek dolaylı zararları asgari düzeye indirmek amacıyla, COVID-19 ile ilgili kontrol önlemlerinin mevcut olan en iyi bulgulara ve risk değerlendirmelerine dayanmasını da sağlamalıyız.

Küresel durgunluk dönemlerinde, geleceğe yapılan yatırımları öncelikler listesinden çıkartma eğilimi gözlemlenebiliyor. Salgının etkilerinin kalıcı olmasını engellemek için, öncelikle bu tür eğilimlere direnç göstermek gerekiyor.

Eğitim, çocuk koruma, sağlık, beslenme, su ve sanitasyon alanlarına yapılan yatırımların arttırılması, bu krizin yol açtığı hasarı azaltmamıza ve gelecekteki krizlerden kaçınmamıza yardımcı olacaktır. Dünya tekrar eski haline döndüğünde, en zayıf durumdaki sağlık sistemlerinin dayanıklılığı, gelecekteki tehditlere karşı ne kadar güçlü olduğumuzun göstergesi olacaktır.

‘Çocuk odaklı hizmetleri güçlendirmeliyiz’

Dünyadaki ülkeler ve topluluklar, bu krize müdahale etmek için hep birlikte çalışmalıdır. Son iki ayda acı verici bir şekilde deneyimlediğimiz gibi, koronavirüs, bir aşı bulunana kadar, her yerde herkes için tehdit oluşturmaya devam edecek. Dünyanın her ülkesinde küresel kalkınma önceliklerini hayata geçirmek, sağlık sistemlerini ve çocuk odaklı diğer sosyal hizmetleri güçlendirmek için şimdi harekete geçmeliyiz.

‘Eylem planı altı ilkeye dayanıyor’

Fore, kaleme aldığı metinde UNICEF’in kırılgan durumdaki çocukları, salgının zararlı etkilerinden korumak için küresel bir eylem planı başlattığını da söyledi. Plan, altı temel ilkeye dayanıyor:

  1. Çocukların sağlığı korunmalıdır
  2. Kırılgan durumdaki çocukların su, sanitasyon ve hijyen olanaklarına erişebilmesi sağlanmalıdır;
  3. Çocukların öğrenmeye devam etmesi sağlanmalıdır;
  4. Aileler, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaları ve onlara bakabilmeleri için desteklenmelidir;
  5. Çocuklar; şiddet, sömürü ve istismardan korunmalıdır.
  6. Mülteci çocuklar, göçmen çocuklar ve çatışmadan etkilenen çocuklar korunmalıdır.

‘Acilen eyleme geçmeliyiz’

Acilen eyleme geçilmediği takdirde, bu sağlık krizinin çocuk haklarını ihlal eden en büyük krize dönüşebiliceği söylenen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

. Sadece hep birlikte çalıştığımız takdirde milyonlarca kız ve erkek çocuğunun öğrenmeye devam etmesini, sağlıklı ve güvende olmasını sağlayabiliriz.

Sağlık alanında, COVID-19 salgını, düşük ve orta gelirli ülkelerdeki zayıf sağlık sistemlerini daha da zorlayabilir ve son on yirmi yılda çocukların hayatta kalması, sağlığı, beslenmesi ve gelişimi alanlarında elde edilen kazanımların çoğunu baltalayabilir. Bununla birlikte, çok sayıda ülkede, ulusal sağlık sistemleri hâlihazırda güçlükler yaşamaktadır. Covid-19 krizinden önce, dünya genelinde zatürree belirtileri gösteren çocukların yüzde 32’si herhangi bir sağlık kuruluşuna götürülmüyordu. Covid-19 salgını, tüm gücüyle bastırdığında ne olacak? Şu an aşılama hizmetlerinde de aksaklıklar yaşandığını görüyoruz.

Bu aksamalar nedeniyle, hâlihazırda aşısı bulunan çocuk felci, kızamık ve kolera gibi hastalıklar da salgına dönüşebilir. Zaten büyük bir yük altında olan ulusal sağlık sistemleri bütünüyle çöktüğü takdirde, koronavirüsle ilgili olmayan nedenlerden dolayı daha çok sayıda yenidoğan, çocuk, genç ve hamile kadın hayatını kaybedebilir. Benzer şekilde, yetersiz beslenen çocukların erken tespitine ve tedavisine yönelik toplum temelli programların yanı sıra, çok sayıda beslenme programı da aksıyor veya durduruluyor, Dünyanın her ülkesinde sağlık ve gıda sistemlerini korumak ve güçlendirmek için şimdi harekete geçmemiz gerekiyor.

‘Çok sayıda çocuk suya erişemiyor’

Benzer şekilde, uygun el yıkama ve hijyen uygulamalarına özen göstererek kendimizi ve diğer insanları korumak artık hiç olmadığı kadar önemli. Öte yandan, dünyada çok sayıda çocuk temel su, sanitasyon ve hijyen olanaklarına erişemiyor.

Dünya nüfusunun yüzde 40’ı, diğer bir deyişle 3 milyar insan, evde su ve sabun bulunan basit bir lavabodan dahi yoksun durumda ve bu sayı, az gelişmiş ülke nüfuslarının neredeyse dörtte üçünü oluşturuyor. Her hanenin, okulun ve sağlık tesisinin hijyenik ve sağlıklı bir ortam için gereken araçlara sahip olmasının sağlanması gerekiyor.

‘Eğitim kesintiye uğradı’

Eğitim alanında, dünyadaki çocukların, tüm bir kuşağın eğitimi kesintiye uğradı. Dünya genelinde ülke çapında kapatılan okullar nedeniyle, 1,57 milyardan fazla öğrencinin (öğrencilerin yüzde 91’inin) eğitimi aksadı. Geçmişte uygulanan sokağa çıkma yasaklarından elde edilen bulgular; okula giden çocuklar arasında, özellikle uzun süre okula gitmeyen kız çocuklarının, sınıflar yeniden açıldığında okula geri dönme olasılıklarının daha düşük olduğunu gösteriyor.

Okulların kapatılması, aynı zamanda okul temelli beslenme programlarına erişimi durdurarak yetersiz beslenme oranlarını da yükseltiyor. Bu durum, ileride tüm öğrencilerin eğitim ve öğrenim potansiyeline zarar verme ihtimali taşıyor. Dolayısıyla eğitimle ilgili çalışmalarımızı ve yatırımlarımızı acilen iki katına çıkarmamız gerekiyor.

Türiyede de okullar uzaktan eğitim yoluyla devam ediyor.

‘Daha fazla sömürü, şiddet ve istismar riskiyle karşı karşıya’

Sağlık alanında daha önce görülen acil durumlardan da biliyoruz ki, okulların kapandığı, sosyal hizmetlerin kesintiye uğradığı ve hareketin kısıtlandığı durumlarda çocuklar daha fazla sömürü, şiddet ve istismar riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Örneğin 2014 yılından 2016 yılına kadar Batı Afrika’daki Ebola salgını sırasında okulların kapanmasının çocuk işçiliği, ihmal, cinsel istismar ve genç yaşta hamileliklerde büyük artışlara neden olduğu biliniyor.

Çocukların karşılaştıkları en yaygın şiddet biçimleri evlerde meydana gelmektedir. Ülkelerin çoğunda çocukların üçte ikisinden fazlası bakım verenleri tarafından şiddet içeren disiplin yöntemlerine maruz kalmaktadır. Peki bu çocuklar evlerinden çıkamadıklarında, öğretmenlerinden, arkadaşlarından veya koruma hizmetlerinden uzak kaldıklarında ne oluyor?

‘Çevrimiçi zararlardan korumalıyız’

Ayrıca milyonlarca çocuk dış dünyaya erişmenin bir yolu olarak dijital teknolojileri kullanmaya başladığında onları çevrimiçi ortamlardaki riskler ve bunun olası zararlı sonuçlarından nasıl koruyabiliriz? Kadınların maruz kaldığı şiddeti ortadan kaldırmak için başlatılan hareketi örnek alarak çocuklara karşı şiddet ve istismarı ortadan kaldıracak bir toplumsal harekete ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ne kadar erken başlatılırsa, dünyamız o kadar iyi bir yer olacaktır.

Sokağa çıkma yasaklarının konduğu bu dönemde bizler kendimizin ve sevdiklerimizin sağlığını korumaya odaklanmışken, bu salgının gizli mağdurları olma riski altındaki milyonlarca çocuğu unutmamalıyız. Bu çocukların dünyasının yarın neye benzeyeceği ve geleceklerinin nasıl olacağı bugün bizim sorumluluğumuzdadır.

ManşetTürkiye

İBB, sel baskınlarına karşı 16 kritik noktada ‘iyileştirme’ yapacak

Altyapı iyileştirme çalışmalarının 437 milyon liraya mâl olacağı bildirildi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İstanbulluların korkulu rüyası haline gelen su baskınlarına karşı, kalıcı çözüm için harekete geçti. Yapılan yazılı açıklamada 16 kritik noktanın belirlendiği ve 437 milyon TL’lik yatırımla eylem planının hazırlandığı belirtildi.

İstanbul’u etkisi altına alan 17 Ağustos’taki sağanak yağmur sonrasında İstanbul’da su baskınları yaşanmış, bir kişi hayatını kaybederken, kent ulaşımında ciddi sorunlar yaşanmıştı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 18 Ağustos’taki, “Bu sorun bir daha yaşanmasın” talimatının ardından İBB ekipleri, 16 kritik noktayı belirledi. ‘Kısa ve orta vadede’ işler için İBB, 437 milyon liralık harcamayla soruna neşter vuracak.

437 milyon lira harcanacak

İmamoğlu su baskınlarından etkilenen yerleri gezdi, esnafın sıkıntılarını dinledi. İBB Genel Sekteri Yavuz Erkut ve diğer kurmayları ile sahada incelemelerde bulunan İmamoğlu, “İstanbul pansuman kaldırmaz. Kalıcı tedbirlerin alınması konusunda kesin adımlar atmak zorundayız” diyerek sorunların tespiti ve çözüm üretilmesi için talimat verdi. Talimatla birlikte İBB ekipleri harekete geçti ve toplamda 437 milyon liraya mal olacak çalışmalar için eylem planını hazırladı.

İBB ve Karayolları birlikte çalışacak

İBB ekipleri kısa sürede yaptıkları detaylı çalışma sonucunda; İstanbul il sınırlarındaki 107 su taşkını yaşanan noktayı tespit etti. Avrupa yakasında 12, Anadolu yakasında da 4 nokta ‘kritik’ olarak belirlendi. Bu noktalardan 14’ünde sorunlar kısa ve orta vadede İSKİ tarafından, diğer iki noktada ise, Karayolları Genel Müdürlüğü ile İBB tarafından orta vadede birlikte çözüme kavuşturulacak.

Olası sorunlar ve tarihi kalıntılar

Hazırlanan eylem planında kritik 16 noktada yapılacak olan düzenlemelerde karşılaşılabilecek olası sorunlara da yer verildi. Özellikle, Üsküdar ve Tarihi Yarımada gibi bölgelerde SİT alanları, trafik yoğunluğu, mevcut tarihi yapılar, dar sokaklar, elektrik, doğalgaz vb. sistemlerin karmaşıklığı olası sorunlar arasında gösterildi. Ayrıca, tarihi bir kalıntıya rastlanılması durumunda inşaatların tamamen durduğunun altı çizildi. Böylesi durumlarda Anıtlar Kurulu’nun inceleme sürecinin beklendiği, projeye ancak yeni güzergâh belirlenerek devam edilebildiği bilgisi paylaşıldı.

Kategori: Manşet

İklim KriziManşetTürkiye

Çevre Bakanı Kurum: İklim değişikliğiyle mücadele çalışmalarında son safhaya geldik

Çevre ve Şehircilik Bakanı Kurum, Araklı’daki sel felaketi sonrasında, “İklim değişikliğiyle mücadele çerçevesinde bir çalışma başlattıklarını ve son safhaya geldiklerini söyledi, ‘Artık tedbir almak zorundayız’ dedi. Bakan, Karadeniz bölgesi için yaptıkları eylem planı çerçevesinde, dere yatakları çevresindeki binaların kaldırılacağını, vatandaşları mağdur etmeden başka yerlere taşıyacaklarını kaydetti.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Trabzon’un Araklı ilçesindeki sel ve heyelan bölgesindeki incelemelerinin ardından yaptığı açıklamada, sel sebebiyle 7 kişinin vefat ettiğini, 3 kişinin kayıp olduğunu, 2 yaralının da tedavilerinin sürdüğünü söyledi. 9 yıkık bina tespit ettiklerini ifade eden Kurum, 12 binanın ağır hasarlı olduğunu, 11 binanın da hafif hasarlı tespit edildiğini belirtti. Kurum, vatandaşın yaralarını sarmak adına yapılması gereken tüm çalışmayı Valilik koordinasyonunda yaptıklarını aktardı.

Kurum,  Bakanlığın koordinasyonunda iklim değişikliğiyle mücadele çerçevesinde bir çalışma başlattıklarına da dikkat çekti; “Çalışmamızda artık bu ay sonu itibarıyla son safhaya geldik. İşte küresel iklim değişikliğinin etkileri sebebiyle hem ülkemizde hem de dünyada yaşanan yağmurlar, seller, heyelanlar ve afetlerin artık şiddeti ve sayısı artmakta. Biz de ülkeler olarak iklim değişikliği ile mücadele noktasında tedbirler almak durumunda, zorundayız” diye konuştu.

Trabzon, Rize, Ordu, Giresun öncelikli iller 

Bakan Kurum, bu çerçevede de bilhassa Karadeniz Bölgesi‘nde yaşanan sel, heyelan ve bu afetlere karşı şehirlerin, köylerin ve ilçelerin altyapısını güçlendirmek adına tedbirler alacaklarını vurgulayarak şöyle devam etti: “Daha önce o dere güzergahı üzerinde yıllardır yaşanan sellerde sağlam duran binalarımız artık duramaz hale geldi. Tüm Karadeniz Bölgesi’ndeki Trabzon, Rize, Ordu, Giresun öncelikli illerimiz. Eylem planımız çerçevesinde; bu illerimizdeki şehrin içinden geçen derelerde ve bu derelerin koruma bandı içerisinde kalan veya şu an iklim değişikliği sebebiyle artık burada olmaması gereken binaları, birinci, ikinci, üçüncü öncelik olarak tespitlerini yapıyoruz ve bir ay içinde bu tespitlerin tamamlanmasına müteakip Bakanlığımız Toplu Konut İdaresi Başkanlığımız eliyle bu dört ilimizde dere güzergahı üzerinde yaşayan vatandaşlarımızın taşınması amacıyla konutlar üretecek ve bu konutlara vatandaşlarımızı hiçbir şekilde mağdur etmeyecek şekilde taşıma yardımı, kira yardımı vermek suretiyle de bu konutlara vatandaşlarımızı taşıyacağız ve bu çerçevede de vatandaşımızın hem can güvenliğini hem de mal güvenliğini korumuş olacağız.”

Sel felaketinde adeta yerle bir olan Araklı’da, dere yatağındaki tüm binalar gibi okul binası da başka yere taşınacak.

Depremler kadar bu doğal afetler, seller ve heyelanların da Karadeniz Bölgesi için önem arz ettiğini hep birlikte gördüklerini dile getiren Bakan Kurum, “O yüzden de bu tedbirleri daha da artırarak almak durumundayız ve bu tedbirleri de alacağımızı buradan yine tüm vatandaşlarımıza duyurmak istiyorum” ifadesini kullandı.

 Risk taşıyan binalar bölgeden kaldırılacak

Kurum, “Geçici bir tedbir olacak mı?” sorusuna da “Geçici bir tedbir, bu işe ilişkin simülasyon da yapıyoruz. İklim değişikliğinin bu etkisinden kaynaklı, taşınması gereken binaların tespiti, taşınmasını hemen yapacağız” yanıtını verdi. “Selde zarar gören okul binasıyla ilgili de bir tasarruf olacak mı?” sorusu üzerine Bakan Kurum, risk taşıyan tüm binalar gibi okul binasını da buradan kaldıracaklarını, dere güzergahı üzerinde hiç bir binanın kalmayacağını söyledi.

Kategori: İklim Krizi