Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

2070’de 3.6 milyar iklim mültecisi

Uzun bir yazının özeti ile başlayayım: Ülkemizde ve dünyada bilim gazeteciliğine acilen ihtiyacımız var. Aksi halde kendisini bilimsel hissettiren iyi veya kötü niyetli birçok yazı ve haber ile boğuşarak doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışacağız. Özellikle de iyi niyetle yapılmış haberlerin bilimsel içeriği çok daha iyi anlamalarına gerek var. 

Geçtiğimiz hafta saygın bilimsel dergilerden Proceedings of the National Academy of Science’da bir makale yayımlandı. Temelde bu makalenin konusu çoğu haber kanalının dikkatini çekecek biçimdeydi: Eğer böyle gidersek, 2070 yılında 3,5 milyar insan iklim açısından yaşamaya uygun koşullara sahip olmayan yerlerde yaşamak zorunda kalacak. Çoğu haber kanalı da bu makaleyi benzer şekilde duyurdu, çünkü bugünkü dünya nüfusunun yaklaşık yarısı 50 yıl içerisinde yaşanmaz hale gelecek yerlerde yaşayacaksa, bunun haber değeri vardır.

Yalnız bu haber bu biçimde sunulduğunda hemen tepkiler de gelmeye başlar, özellikle de iklim değişikliği karşıtlarından: “Gene abartıyorsunuz”, “50 yıl içerisinde dünyanın yarısının yaşanmaz hale gelmesi komik bir iddia”, “Olası senaryolar arasında en kötüsünü seçiyorsunuz, halbuki makalede çok daha olumlu iki senaryo daha var, onların sonuçlarını neden kullanmıyorsunuz?” v.b.

Konuya uzak ve olayı sadece basından takip eden biriyseniz bu yorumlarda hemfikir olmanız da gayet kolay. Doğal olarak en kötüyü düşünmek istemiyoruz, çoğumuz “yok mu bunun bir orta yolu?” diyenlerdeniz. İşte tam da bu nedenle bilimin anlaşılır bir dille ve doğru olarak anlatılması son derece kıymetli.

Afrika’nın Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor

Şimdi gelelim konumuz olan makaleye. Öncelikle, dünya nüfusunun nasıl ve nerede artacağına dair ortaya atılmış görüşler var.  Bu görüşleri değişik başlıklar altında sınıflandırmak mümkün, bilim insanları da son senelerde gelecekle ilgili öngörüleri bu şekilde sınıflandırıyorlar. Ekonominin hızlı gelişmesi, yavaş gelişmesi, küreselleşme, kaynak kullanımı, eğitim gibi değişik unsurları hesaba katarak bugünden 2100 yılına kadar toplum yapısının nasıl değişeceğini ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu öngörülere göre insan nüfusu da  2070 yılına kadar hiç artmayacak olsa 7,8 milyar olacak, böyle artmaya devam ederse de 11,14 milyarı bulacak. Olası artışın da en başta Afrika’da gerçekleşmesi bekleniyor. Yani Afrika’nın nüfusunun bu yüzyılın sonuna dek Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor.

İkinci önemli konu ise insanların hangi sıcaklıkları sevdikleri ile ilgili. Bu makalede yapılan çalışma bundan 6 bin sene önce insan yoğunluğunun hangi iklim koşullarında yaşadığını, 500 sene önce nerede yaşadığını ve günümüzde nerede yaşadığını hesaplıyor. Bu hesaba göre de insanlar senelik ortalamanın 11-15 derece arasında olduğu bölgeleri tercih ediyorlar. Bu sayının biyoloji ya da fizyolojiyle bir alakası yok. Sadece, bizim yetiştirdiğimiz bitki ve hayvanlar ile biz  bu sıcaklıkları tercih ediyoruz.

Doğal olarak, insan nüfusunda ciddi artış beklediğimiz tropik bölgelerin ortalama sıcaklığı 11-15 derece aralığının çok daha üzerinde. Yani, hiç küresel ısınma olmasa bile, dünyadaki insan nüfusunun giderek artan bir oranı 11-15 derece aralığından daha sıcak bölgelerde yaşamaya başlayacak, çünkü nüfus oralarda daha fazla artıyor.

İklim modellerinin önemi

Bir de bu problemin üzerine iklim krizi biniyor. Dünyanın her bölgesinde sıcaklık rejimi değişiyor. Dolayısıyla, bugün 11-15 derece aralığında olan yerler bile gelecekte daha yüksek sıcaklıklara kayıyor. Ama sıcaklığın gelecekte ne kadar artacağını nasıl öngörebiliriz? Bunun için iklim modelleri kullanıyoruz. İklim modellerinin de en temel girdisi gelecekte atmosferde olmasını beklediğimiz karbondioksit oranı.

Gelecekte atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını tahmin edebilmek çok zor bir problem olsa da gelecekte ne kadar karbondioksit olacağını söyleyecek olursak, atmosferin ortalama sıcaklığını hesaplayabilmek fazla zor değil. 1896 yılında bir İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius ilk defa bu hesabı yapmış, bugün de gelişmiş teknikler, bilgisayarlar ve hesaplama yöntemleri kullandığımızda da aynı sonuca ulaşıyoruz. Yani bilim bu konuda yeterli bilgiye sahip. Atmosferde yaklaşık 550-600 ppm oranında karbondioksit olursa, atmosfer 1750 yılına göre 5-6 derece ısınır.

Bugün atmosferdeki karbondioksit oranı 418 ppm ve bu değer düzenli bir biçimde her sene 2 – 3 ppm artıyor. Bu artışın engellenmesi için uluslararası anlaşmalar yapılıyor. Bunların en yenisi olan Paris Anlaşması’na tüm devletler tamamen uysalar bile küresel ortalama sıcaklığın 3,0 – 3,5 derece arasında artması bekleniyor. Yani herkes kurallara uyacak olsa karbondioksit salımlarının ne kadar azalacağını biliyoruz. Buradan 2070 yılında atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını hesaplayabiliriz, bu değeri kullanarak da sıcaklığın ne kadar yükseleceğini anlarız. Bilim insanlarının “Her Şey Şimdiki Gibi Devam Ederse…” (Business as Usual) dedikleri senaryo, yaklaşık olarak buna yakın bir değer veriyor bize. Bu senaryoya göre 2070 yılında ortalama sıcaklığın 3,2 derece artacağı düşünülüyor.

Tüm bu verileri topladığımızda da 2070 yılında 2,7 – 3,6 milyar insanın yukarıda söylediğimiz 11-15 derecelik sıcaklık aralığında yaşayamayacağını görebiliyoruz. Burada da belirsizlik toplam insan nüfusu tahmininden kaynaklanıyor, en alt değer olan 8,2 milyarı alırsak 2,7 milyar insanın, en üst değer olan 11,14 milyarı alırsak da 3,6 milyar insanın 11-15 derece arasındaki sıcaklık bandının dışında yaşamak zorunda kalacağını görüyoruz. Bugün bile bakacak olsak, bu sınırlar arasında yaşayan insan sayısının 1 milyarın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Hem o bölgelerdeki aşırı nüfus artışı, hem de iklim krizi eklendiğinde 3,6 milyar insanın hayatının çok zorlaşacağını görebilmek pek de zor değil.

Biliyorum sizleri çokça sayıya boğdum ve çoğumuz sayılardan fazla hoşlanmıyoruz. Ama ne yazık ki bilim için sayılar çoğunlukla vazgeçilmez. Ancak bu sayıları kullanarak gelecekte mücadele etmemiz gerekecek olan problemleri görebiliriz. İklim kuşakları kutuplara doğru kaydığında bugün 11-15 derece kuşağında olmayan çok sayıda bölge artık bu aralığa girmeye başlayacak. Bu da beraberinde göç sorununu gündeme getirecek. Özellikle de bu bölgelerdeki nüfusun azalma trendinde olduğu düşünülecek olursa çözümler de kolayca görülmeye başlanabilir. Yeter ki biz sorunlara değil çözümlere odaklanmaya başlayalım.

Kategori: Hafta Sonu

EkonomiEnerjiManşet

Salgından sonra emisyonsuz ekonomik iyileşme mümkün

Oxford Üniversitesi’nden akademisyenler ve dünyanın önde gelen ekonomistleri Covid-19 krizi ardından ekonomilerin yeniden inşası kapsamında yapılacak iyileştirme programlarını değerlendiren bir rapor yayımladı.

Nobel ödüllü Joseph Stiglitz ve tanınmış iklim ekonomisti Nicholas Stern’in aralarında bulunduğu uluslararası ekip, mevcut krizden sürdürülebilirliği gözeterek çıkmanın, ekonomi ve iklim üzerindeki etkisini değerlendirmek üzere bir araya geldi. 700’ü aşkın teşvik politikasının 25 başlık altında sınıflandırıldığı çalışma kapsamında, maliye bakanlıkları ve merkez bankalarından üst düzey yetkilileri içeren, 53 ülkeden 231 uzmanla anket çalışması gerçekleştirildi.

Anket çalışmasının sonuçlarından ve 2008 mali krizinden elde edilen öğretilerden yararlanan ekonomistler, çevre açısından sürdürülebilir projelerin daha fazla istihdam yarattığı sonucuna ulaştı. Bu projeler, geleneksel mali teşviklere kıyasla, harcanan dolar başına hem daha yüksek kısa vadeli getiri sağlıyor hem de uzun vadede tasarruf sağlıyor.

Raporun baş yazarı ve Oxford Üniversitesi’ndeki Smith School of Enterprise and Environment’ın direktörlüğünü yapan Cameron Hepburn şunları söyledi:

Covid-19 sürecinde tanık olduğumuz emisyonlardaki düşüş kısa ömürlü olacak. Ancak bu rapor, ekonomik iyileştirme sürecinde daha temiz hava, doğal ekosistemlerin iyileşmesi ve sera gazı emisyonlarındaki düşüş gibi son zamanlarda yaşadığımız olumlu gelişmelerin birçoğunu koruyabilme seçeneğimiz olduğunu gösteriyor.”

İmperial College London Üniversitesi bünyesinde yer alan Grantham İklim Değişikliği ve Çevre Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olarak görev yapan Ajay Gambhir de şu ifadeleri kullandı: Yaşadığımız salgın nedeniyle hayat tarzımızda istemeden yaptığımız, evden çalışma ve seyahat sınırlandırmaları gibi değişimler, bize daha sessiz, daha temiz sokaklar ve daha az stresli şekilde işe gitme seçeneklerini deneyimleme imkânı sağladı. Bu değişiklikleri geniş bant internet ve elektrikli araçların yanı sıra düşük karbonlu ve enerji tasarruflu evlere yapılan hızlı yatırımlarla desteklemek, ekonomik olduğu kadar çevresel açıdan oldukça mantıklıdır”

Ekonomi ve iklim hedefleri bir arada yürütülebilir

Potansiyel Covid-19 ekonomik iyileştirme programlarını değerlendiren çalışma, ekonomi ve iklim hedeflerinin bir arada yürütülmesinin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Önümüzdeki altı ay boyunca bu mekanizmaların yönü büyük ölçüde, küresel ısınmanın en olumsuz etkilerinden kaçınmanın mümkün olup olmadığını belirleyecek.

Uluslararası uzmanlar tarafından gerçekleştirilen araştırmada, temiz enerji altyapısı gibi ‘yeşil teşvik’ mekanizmalarının gösterdiği ekonomik performans, yarattığı büyüme etkisi ve istihdam önerileri yer alıyor. Araştırmanın sonuçları uzun vadeli ve iklim dostu teşvik politikalarının, yalnızca küresel ısınmayı yavaşlatmakla kalmayıp, aynı zamanda ekonomik açıdan olumlu etkisinin daha yüksek olduğunu gösteriyor.  

Elde edilen sonuçlar,  Oxford Review of Economic Policy adlı bilimsel dergide yayımlanacak. Makalede çevresel açıdan sürdürülebilirliğin temelinde sera gazı emisyonlarının azaltılmasının bulunduğuna dikkat çekilirken, çevresel sürdürdürülebilirlik açısından olumlu etki yaratacak politikaların yatırım getirisinin büyüklüğüne de vurgu yapılıyor. Buna göre, temiz enerji altyapıları inşaatı, önceki araştırmaların ortaya koyduğu gibi, kısa vadede yoğun emek gerektirdiği için dolar başına fosil yakıt yatırımlarına kıyasla iki kat daha fazla iş hacmi yaratıyor.  

Çalışmada önerilen diğer politikalar arasında bina verimliliğini arttırmaya yönelik harcamalar, temiz araştırma sermaye yatırımları yer alıyor. İstihdam politikalarına yönelik olarak, Covid -19 nedeniyle oluşan işsizliğin yanı sıra, ekonomilerin karbondan arındırılması sürecinde oluşacak işsizliğinin çözümüne yönelik kapasite artırımı yatırımları ve gelişmekte olan ülkelerde sürdürülebilir tarım gibi kırsal destek programı harcamalarının örnek olarak verildiği araştırmada, havayolu şirketlerini kurtarmaya yönelik herhangi bir koşul öne sürülmeden sağlanan teşvikler, gerek ekonomik etkisi gerek iklim göstergeleri açısından, performansı en düşük olanlar arasında yer alıyor.

Çoğu G20 ülkesinde hükümetler, salgın nedeniyle önemli boyutta yardım tedbirleri uygulamaya koyuyor. Ancak bunlardan hiçbirinde önemli mali iyileştirme tedbirlerinin yer almadığı görülüyor. Raporun yazarları, ülkelerin ekonomilerini ve çevre sağlığını iyileştirmek adına, ulusal planlama süreçlerinde bu kriterleri dikkate alma fırsatını değerlendireceğini umuyor.

 

Kategori: Ekonomi

İklim KriziManşet

Güney Kore’de Demokrat Parti seçimleri kazandı, Yeşil Yeni Düzen yolda

Güney Kore, görevdeki Demokrat Parti’nin Çarşamba günü gerçekleştirilen genel seçimlerde mecliste çoğunluğu sağlamasıyla birlikte 2050 yılında net sıfır karbon emisyonuna ulaşma hedefine bir adım daha yaklaştı. 

Başkan Moon Jae-in’in partisi Ulusal Meclis’teki 300 sandalyeden 180’ini kazandı. Bir önceki seçimde 120 sandalyesi bulunan partinin bu başarısı koronavirüs ile mücadeledeki başarısına bağlanıyor.

Koronavirüs önlemleri altında seçim

Climate Change News’ten Chloé Farand’ın haberine göre ülkedeki seçmenler ilk kez koronavirüs salgını sırasında sandığa gitti. Virüs bulaşması korkusu ise seçmenleri durduramadı ve seçimlere yüksek bir katılım gözlendi. Özel kabinlerde yapılan ölçümlerde yüksek ateş bulgusu gösteren vatandaşlar koruma amaçlı eldiven, maske ve el dezenfektanı kullanmak zorunda kaldı.

Demokrat Parti’nin zaferiyle birlikte Moon’un Yeşil Yeni Düzen vaadinin meclisten geçirilmesi bekleniyor. Yasayla birlikte, Güney Kore 2050 yılında net sıfır karbon emisyonu hedefi koyan Doğu Asya’daki ilk ülke olacak.

İklim uzmanları memnun

Paris Anlaşması kapsamında ülkelerin gelişmiş iklim değişikliğiyle ilgili taahhütlerini 2030 yılına kadar Birleşmiş Milletlere sunmaları gerekiyordu. Güney Kore’deki Demokrat Parti de geçen ay yayımladıkları taahhütte, ülkenin düşük karbonlu ekonomiye geçişini ön gören Yeşil Yeni Düzen’i meclisten geçirme sözü vermişti. 

Güney Kore merkezli sivil toplum kuruluşu İklimimiz için Çözümler’den (SFOC) Jessica Yun, seçim sonuçlarıyla birlikte enerji ve iklim değişikliği konularının kamu gündeminde daha fazla yer edinmeye başlayacağını umduğunu söyledi.

En fazla karbon salan yedinci ülke

Güney Kore dünyadaki en fazla karbon salan yedinci ülke. Kömür, ülkenin enerji ihtiyacının yüzde 40’ını karşılıyor ve ülkede henüz herhangi bir kömürden çıkış politikası onaylanmadı.

Ülke aynı zamanda yurtdışındaki kömür projelerinin en büyük destekçilerinden. Denizaşırı Gelişme Enstitüsü’ne (ODI) göre 2016 ve 2017 yıllarında Güney Kore, denizaşırı ülkelerde yeni kömür santrallerinin inşaatı için 1.1 milyar dolarlık yatırım yaptı.

Bu yıl itibariyle Güney Kore’de 60 kömürlü termik santral bulunuyor ve bu santraller ülkenin sera gazı emisyonlarının üçte birini oluşturuyor. Yedi santral ise yapım aşamasında. İklim Analizleri’nden yapılan açıklamada ülkenin iklim planına uyması için 2029 yılına kadar kömür tüketimini sonlandırması gerektiği belirtiliyor.

 

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziKoronavirüs SalgınıManşet

Koronavirüsün iklim üzerinde kalıcı etkisi olacak mı?

Yazan: Martha Henriques

Yeşil Gazete için çeviren: Alper Çevirgel

*

Son birkaç gün içinde dünya değişti. Aralık 2019’da Wuhan şehrinde görülmesinden önce bilmediğimiz bir koronavirüs (SARS-CoV-2) yüz binlerce insani enfekte etti ve çoktan binlerce insanın ölümüne yol açtı. Hastalığa yakalanmayan milyonlarca insanın ise günlük hayat ritmlerinin tamamen değişmesine neden oldu. Yapabilenler evden çalışmaya devam edip sosyal mesafelendirme uyguluyor.

Bütün bu önlemler COVID-19’un yayılmasını kontrol etmek ve ölüm sayılarını azaltmaya yönelik alındı. Ancak tüm bu değişiklikler bazı beklenmedik sonuçlara da yol açtı. Sanayi, ulaşım ağları ve işletmelerin kapanmasıyla karbon emisyonlarında ani bir düşüş gerçekleşti. Geçen yıl aynı zamana kıyasla New York’taki kirlilik seviyeleri virüsü kontrol almak için alınan önlemler nedeniyle neredeyse %50 oranında azaldı.

Çin’de 2019 yılının son çeyreğinden bu yana insanlara evde kalma talimatı verildiği, fabrikalar kapatıldığı ve Çin’in en büyük altı termik santralinde kömür kullanımının %40 oranında azaldığı için emisyonlar yıl başında %25 düştü. Çin Ekoloji ve Cevre Bakanlığı’na göre, gündeki “kaliteli hava” oranı ülkedeki 337 ilde gecen yıla göre %11,4 arttı. Avrupa’da uydu görüntüleri Kuzey İtalya’da azot dioksit (NO2) emisyonlarının azaldığını gösteriyor. Benzer bir durum İspanya ve İngiltere’de de gözleniyor.

Sadece Covid-19 gibi acil ve ciddi bir tehdit bu kadar hızlı bir değişime yol açabilirdi; bu haber yazılırken (27 Mart 2020) dünyadaki toplam ölüm sayısı 20.000’i, vaka sayısı da 400.000’i geçti (Sadece 1 hafta sonra güncel vaka sayısı dünya çapında 1 milyonu aştı- çn.) Küresel salgın, erken ölümlerin yanı sıra iş kayıplarını de beraberinde getirdi ve işletmelerin virüsü kontrol etmek için uyguladığı kısıtlamalarla milyonlarca insanın geçim kaynağı da tehlikeye girdi. Küresel çapta ekonomik faaliyetler durdu ve borsalar düşen karbon emisyonlarıyla birlikte çöktü.

Salgın bittiğinde eskiye mi döneceğiz?

İnsanların hayatlarını tehdit eden küresel bir salgın çevresel değişimi getirmenin bir yolu olarak görülmemelidir. Bir kere emisyonlardaki bu düşüşün ne kadar süreceği kesin değil. Pandemi nihayetinde azaldığında sanki bu yaşadığımız temiz hava dönemi hiç yaşanmamış gibi karbon ve kirletici emisyonlar eski haline geri dönecek mi? Veya bugün gördüğümüz değişikliklerin daha kalıcı etkileri olabilir mi?

İsveç’teki Lund Üniversitesi’nde sürdürülebilirlik araştırmacısı Kimberly Nicholas’in emisyonların düşmesinin farklı nedenleri olduğunu söylüyor. Örneğin, küresel karbon emisyonlarının %23’unu oluşturan ulaşımı ele alalım. Bu emisyonlar, kısa vadede insanları evlerinde tutmak gibi halk sağlığı önlemlerinin gereksiz seyahati engellemesiyle düştü. Ki, kara ve hava taşımacılığı, ulaştırma sektöründeki sera gazı emisyonlarının sırasıyla %72 ve %11’ini oluşturarak ulaşımdan kaynaklanan emisyonlara ciddi katkıda bulunmakta.

Yüksek seviyede hava kirliliğiyle bilinen Beyrut’ta hava temizlendi.

Salgın sırasında azalan seyahat nedeniyle bu emisyonların düşmeye devam edeceğini biliyoruz. Ancak önlemler sonunda kaldırıldığında ne olacak?

“İşe gidip gelmek gibi rutin ulaşımlarda pandemi nedeniyle katedilmeyen kilometreler geri dönmeyecek – evden çalıştığınız tüm zamanları telafi etmek için günde iki kez ofise gitmeyeceksiniz” diyor, Nicholas. Peki diğer seyahat türleri? Bireysel izolasyon, seyahat tekrar bir seçenek olduğunda insanları daha fazla seyahat etmeye teşvik edebilir mi?

Nicholas, “Her iki tarafında da argümanlarını görüyorum” diye konuşuyor:  “Şu anda seyahat etmekten kaçınan insanlar aileleriyle zaman geçirmenin değerini çok daha iyi anlıyor ve bu davranış temel önceliklere dönüşüyor olabilir. Krizin bu anları, bu önceliklerin ne kadar önemli olduğunu vurgulayabilir ve insanların aile, arkadaş ve toplum sağlığının refahına odaklanmalarına yardımcı olabilir.”

Eğer pandeminin bir sonucu olarak bu odak değişikliği gerçekleşirse, bu emisyonların daha düşük tutulmasına yardımcı olabilir.

Ama işler farklı bir yol da izleyebilir. Nicholas, “İnsanlar iptal olan uzun mesafeli seyahatleri daha sonra tekrar planlayabilir” diye uyarıyor. Sık uçmak, bunu düzenli olarak yapan insanlar için karbon ayak izlerinin büyük bir kısmını oluşturur, bu nedenle insanlar eski alışkanlıklarına geri dönerse bu emisyonlar geri gelebilir. (Uçus diyeti hakkında daha fazla bilgi için tıklayın)

Tarihi salgın hastalıklar

Şu an deneyimlediğimiz pandemi, bir salgının atmosferik karbondioksit seviyelerine iz bırakmasının tek örneği değil. Tarih boyunca hastalıkların yayılması düşük emisyonlarla ilişkilendirilmiştir, endüstriyel çağdan çok önceki zamanlarda bile.

Münih Üniversitesi Coğrafya Bölümü’nde fiziki coğrafya ve arazi kullanımı sistemleri profesörü olan Julia Pongratz, antik buz çekirdeklerinde sıkışan küçük hava baloncuklarından yaptığı ölçümlere dayanarak, 14. yüzyılda, Avrupa’da kara vebanın ya da çiçek hastalığı gibi salgın hastalıkların; 16. yüzyılda da İspanyolların Güney Amerika’ya gelmesinin, atmosferik CO2 seviyelerinde küçük işaretler bıraktığını söylüyor.

Kalabalıkların gitmesiyle dünya çapında popüler turistik yerler daha düşük kirlilik seviyeleri bildirdi.

Bu değişiklikler, hastalıklardan ve Amerika kıtasının fethi sürecindeki soykırımlardan kaynaklanan yüksek ölüm oranlarının sonucuydu. Diğer çalışmalar da bu ölümlerin daha önce ekilen arazilerin büyük bölümlerinin terk edildiği, doğal bitkilerin yabani olarak büyüdüğü ve büyük miktarlarda CO2 yutağı anlamına geldiğini göstermiştir.

Bugünkü salgının etkisinin benzer sayıda ölüme neden olacağı tahmin edilmiyor ve arazi kullanımında yaygın bir değişikliğe yol açması da beklenmiyor. Salgının çevresel etkileri 2008 ve 2009 mali krizleri gibi olaylara daha çok benziyor. “ O zaman da küresel emisyonlar bir yıl boyunca son derece düştü” diyor Pongratz.

Söz konusu dönemde emisyonlardaki azalma, karbon emisyonlarına ulaşımın katkısıyla karşılaştırılabilir bir ölçekte, endüstriyel faaliyetlerin azalmasına bağlıydı. Endüstriyel süreçler, üretim ve inşaat kaynaklı emisyonların toplamı  antropojenik emisyonların %18,4’ünü oluşturmaktadır. Bu kriz, emisyonlarda %1,3’lük genel bir düşüşe neden oldu. Ancak ekonominin toparlanmasıyla 2010 yılına kadar emisyonlar hızla yükselerek tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı.

“Koronavirüs salgınının da aynı şekilde hareket edeceğine dair ipuçları var,” diyor Pongratz: “Örneğin, petrol ürünleri, çelik ve diğer metallere olan talep diğer çıktılardan daha fazla düştü. Ancak rekor düzeyde stoklar var, bu yüzden üretim hızla toplanacak.”

Emisyonların geri dönüp dönmeyeceğini etkileyecek faktörlerden biri de koronavirüs pandemisinin ne kadar süreceği. Pongratz şunları söylüyor: “Şu anda tahmin edilmesi zor. Ama daha uzun vadeli ve daha önemli etkiler görüyor olabiliriz. Eğer koronavirüs salgını yıl sonuna kadar devam ederse, ücret kaybı nedeniyle tüketici talebi düşük kalabilir. Üretim ve fosil yakıt kullanımı, bunları kullanma kapasitesi olsa da bunu çabucak geri kazanamayabilir.”

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) küresel ekonominin koronavirüs nedeniyle büyüme tahminlerinin yarı yarıya düşmesine rağmen 2020’de hala büyüyeceğini tahmin ediyor. Ancak bu iyileşmeyle bile Oslo’daki Uluslararası iklim ve Çevre Araştırmaları Merkezi’nden Glen Peters gibi araştırmacılar, 2020’nin küresel emisyonlarda hala %0,3’lük bir düşüş gösterebileceğini belirtiyor. Yine de ekonomiyi canlandırma çabaları yeşil enerji gibi sektörlere odaklanırsa 2008-09 krizine gore daha az geri tepme fırsatı da var.

Alışkanlıkların gücü

Koronavirüsün sürdürülebilirlik üzerinde daha uzun vadeli bir etkiye sahip olabileceği farklı ve daha az doğrudan yollar da var. Bunlardan biri, iklim krizinin insanların zihinlerinden uzaklaşıyor olması, çünkü insan hayatlarını derhal kurtarma kaygısı öncelik kazanıyor.

Sidney Uluslararası Havaalanı’nda yolcuları uyarılar karşılıyor. 25 Mart Çarşamba gününden itibaren, Avustralya’ya yapılan tum uluslararası seyahatler yasaklandı.

Bir diğeri ise, kitlesel olaylar ertelendiği için iklim konusundaki tartışmaların daha da zorlaşması. Greta Thunberg dijital protestoların koronavirüs salgını yerine fiziksel protestoların yerini alması çağrısında bulunurken yılın en büyük iklim etkinliği olan COP26 salgın nedeniyle ertelendi.

Dünyada meydana gelen davranışsal değişikliklerin mevcut koronavirüs pandemisinin ötesine geçebilmesinin başka bir yolu olabilir.Nicholas, “Sosyal bilim araştırmalarından, müdahalelerin değişim anlarında gerçekleşmeleri durumunda daha etkili olduğunu biliyoruz,” diyor.

İsviçre’deki Zürih Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nde Corinne Moser’in liderliğinde yapılan 2018 tarihli çalışma, insanların otomobillerini kullanamadıklarında ve bunun yerine ücretsiz e-bisiklet erişimi sağlandığında, süreç sonunda araçlarını geri aldıklarında çok daha az sürdüklerini gösterdi. 2011 yılında Japonya’daki Kyoto Üniversitesi’nde yapılan Satashi Fujii liderliğindeki bir araştırma ise bir otoyol kapandığında ve sürücüler toplu taşıma kullanmaya zorlandığında aynı durumun gerçekleştiğini gösterdi: Yol yeniden açıldığında insanlar daha çok toplu taşıma kullanmaya başlamıştı.

Yeni Zelanda hükümetinin seyahat kısıtlamalarını arttırmasıyla Auckland’de otoyollar boşaldı.

Yani, değişim zamanları kalıcı alışkanlıkların ortaya çıkmasına yol açabilir. Koronavirüs salgını sırasında ortaya çıkan ve tesadüfen iklim için iyi olan;  daha az seyahat etmek ya da stoklama nedeniyle yaşanan sıkıntılara bağlı olarak gıda israfını azaltmak gibi alışkanlıklar…

Birçok toplum birbirini bu sağlık krizinden korumak için büyük adımlar attı. Verilen cevabın hızı ve kapsamı, “eğer iklim değişikliği de bu kadar ciddiye alınsaydı, onun için de benzer bir yanıt verilebilirdi” umudunu doğurdu.

Yeni Zelanda’da Yeni Güney Galler’in İklim Değişikliği Araştırma Merkezi doçentlerinden Donna Green, CNN’e, “Bu gösteriyor ki ulusal ve uluslararası düzeyde bir aksiyon almamız gerekirse bunu yapabiliriz,” dedi: “Peki neden iklim için bunu yapmadık? Kelimelerle değil, gerçek eylemlerle?”

Ancak Nicholas gibi diğerleri için, topluluk hareketi uzun vadede iklim için umut uyandırdı. Ve Pongratz da öz-izolasyonun sağladığı zamanı, insanların tüketimini değerlendirmek için iyi bir fırsat olarak gördüğünü söyledi.

Emisyonların bu şekilde düşmesini kimsenin istemeyeceğini söyleyebiliriz. Covid-19, aldığı hayatlarla, sağlık hizmetlerine ve iş ve ruh sağlığına olan etkileriyle büyük küresel zararlar verdi. Ancak bir yandan da toplumun birbirlerini kolladıklarında yaratabilecekleri farkı da göstermiş oldu – bu da iklim değişikliği ile basa çıkmada çok değerli olabilecek bir derstir.

Makalenin İngilizce orijinali

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

İklim durumu: 2019’da dünya nasıl ısındı?

Yazan: Zeke Hausfather

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin 

*

2019 için tüm resmi iklim verileri şu anda hazır. Carbon Brief geçen yılın neden gezegenin okyanusları, atmosferi, kriyosferi ve yüzey sıcaklıkları için bu kadar dikkat çekici olduğunu açıkladı.

2019’da kaydedilen rekor iklim olayları şöyle:

  • 2019 kullanılan veri kümesine bağlı olarak yüzey sıcaklığının kaydedildiği ikinci veya üçüncü en sıcak ve büyük bir El Niño olayı olmayan en sıcak yıldı. Alt troposferdeki sıcaklıklar bakımından da ikinci veya üçüncü en sıcak yıl oldu.
  • 2018 ve 2019 arasında belirgin şekilde artan okyanus sıcaklığı bakımından en sıcak yıldı.
  • Nisan ve ağustos ayları arasında Kuzey Kutbu ve Antarktika‘daki deniz buzlarının yayılım alanı ve hacminde rekor düşmeler görüldü. Eylül ayında ulaşılan en düşük Kuzey Kutup Denizi buz miktarı, ikinci en düşük seviyeye ulaştı.
  • Küresel deniz seviyeleri ve atmosferik sera gazı konsantrasyonları 2019’da yeni rekor düzeylere ulaşırken, dünyadaki buzullar erimeye devam etti.

İkinci en yüksek yüzey sıcaklıkları

1800’lerin sonlarında, kayıtların başladığından bu yana 2019’daki küresel yüzey sıcaklıkları, çoğu veri setinin en yüksek ikinci sırasında yer aldı. En sıcak yılın aksine – 2016 El Niño koşulları – yılın ilk birkaç ayındaki hafif El Niño koşulları dışında, 2019’un büyük bölümü için etkenler nötrdü. [Buna rağmen] 2019’daki sıcaklıklar, seçilen sıcaklık kaydına bağlı olarak 19. yüzyılın sonlarındaki değerlerden (1880 ve 1900 arasında) 1,1C ile 1,3C arasında daha sıcak geçti.

NASA, NOAA, Berkeley Earth, Cowtan and Way, JMA, JRA-55, NCEP ve Copernicus ERA5’in kayıtları, 2019’u 2016’dan sonraki en sıcak yıl olarak gösterirken, Met Office Hadley Center / UEA HadCRUT4 kayıtları 2019’u en sıcak üçüncü yıl olarak belirledi. Bu farklı derecelendirme, dünyanın en hızlı ısınma bölgelerinden biri olan Kuzey Kutbu’nu kapsayan veri kümeleri arasındaki farklılıkları yansıtıyor.

Aşağıdaki şekilde, 1970 yılından bu yana dünyanın önde gelen araştırma gruplarının küresel yüzey sıcaklık kayıtları gösterilmekte. Bunlar, deniz suyu sıcaklıklarının gemi ve şamandıra tabanlı ölçümleriyle karadaki istasyonlardan elde edilen yüzey hava sıcaklığı okumalarının birleştirilmesiyle oluşturuldu. Sıcaklıklar 1981 ila 2010 ortalamasına göre anomaliler olarak gösteriliyor. 1981-2010 döneminin 1880-1900 öncesi sanayi döneminden 0,6 ila 0,75C daha sıcak olduğunu da unutmamak gerek. (Her sıcaklık kaydı şekil açıklaması kullanılarak açılabilir veya kapatılabilir.)

1970-2019 arası yıllık küresel ortalama yüzey sıcaklıkları. NASA GISTemp, NOAA GlobalTemp, Hadley / UEA HadCRUT4, Berkeley Earth, Cowtan ve Way ve Carbon Brief’in ham sıcaklık rekorundan elde edilen veriler. Copernicus ERA5’ten 1979-2000 sıcaklıklar (reanaliz kaydı 1979’da başladığı için). Anomaliler 1981-2010 temel çizgisine göre çizilmiştir. Grafik: Carbon Brief.

Görülen küresel ısınma, altta yatan sıcaklık kayıtlarında yapılan herhangi bir ayarlamadan kaynaklanmıyor.  Şekilde, Carbon Brief tarafından ölçüm tekniklerinde herhangi bir ayarlama veya düzeltmeye tabi olmayan veriler kullanılarak hesaplanan bir “ham kayıtlar” satırı (noktalı bir çizgi olarak gösterilmiştir) bulunuyor. Bu ayarlamalar 1950’den sonraki kayıtlarda çok az fark yaratır. O zamandan önce, ayarlanan sıcaklık kayıtları aslında, ham veriden daha az ısınma gösterir.

Kayıttaki kısa vadeli değişkenlik ise çoğunlukla iklim üzerinde kısa süreli ısıtma veya soğutma etkisi olan El Niño ve La Niña olaylarının etkisinden kaynaklanmakta. 1990’ların ortasındaki gibi, diğer düşüşler büyük volkanik patlamalar ile ilişkilidir. İklimin daha uzun süreli ısınması tamamen CO2 ve insan faaliyetlerinden kaynaklı diğer sera gazlarındaki atmosferik artışlardan oluşmaktadır.

Küresel yüzey sıcaklığı kayıtları 1850’ye kadar hesaplanabiliyor, ancak bazı gruplar daha fazla veri olduğundan, kayıtlarına 1880’den başlamayı seçiyor.  1850’den önce, bazı belirli bölgeler için kayıtlar bulunuyor, ancak küresel sıcaklıkları makul bir doğrulukla hesaplamak için yeterince yaygın değiller.  1850’den bu yana küresel sıcaklık kayıtları aşağıdaki şekilde, yine 1981-2010 taban çizgisinde fark olarak gösterilmiştir.

Önceki tabloyla aynı, ancak 1850’ye kadar uzanan verilerle (veya her bir kaydın mevcut olduğu kadar geri gidebildiği tarihe kadar). Grafik: Carbon Brief.

Kaydın son beş yılı, daha önceki her şeyden çok daha sıcak. Bu, aşağıdaki Berkeley Earth grafiğinde gösteriliyor. Her gölgeli eğri, o yıl için yıllık ortalama sıcaklığı temsil ediyor. Bu eğri sağa doğru ne kadar uzaklaşırsa, o kadar sıcak anlamına geliyor.

Grafikte, her yılın eğrisinin genişliği, yıllık sıcaklık değerlerindeki belirsizliği yansıtıyor. (Ölçüm tekniklerindeki değişiklikler ve dünyanın bazı bölümlerinin nispeten seyrek istasyon kapsama alanına sahip olması gibi faktörler yüzünden.)

Berkeley Earth’teki; belirsizlikleri (eğrilerin genişliği) ile her yıl için küresel ortalama yüzey sıcaklıkları. Burada ısınmanın 1951-1980 döneminin sıcaklığına göre gösterildiğini, ancak yılların göreceli pozisyonunun 1981-2010 temel çizgisi kullanılarak aynı olacağını unutmayın. Grafik: Robert Rohde

2019’daki [artan] sıcaklık; özellikle Kuzey Kutbu, Antarktika, Avustralya, Avrupa, Güney Afrika ve Sibirya’da ölçülen yüksek derecelerle, dünyanın büyücek bölgelerinde görüldü. Berkeley Earth’teki aşağıdaki şekil, yıllık ortalama sıcaklık anomalilerini gösteriyor.

Berkeley Earth’ten 2019 için yüzey sıcaklığı anomalileri. Berkeley, anomalileri hesaplamak için 1951-1980 temel çizgisini kullanıyor.

Öte yandan 2019, 36 ülkede enstrümantal kayıtların başlamasından bu yana en sıcak yıldı: Angola, Avustralya, Belarus, Belize, Botsvana, Bulgaristan, Kamboçya, Komorlar, Cibuti, Gabon, Guatemala, Macaristan, Jamaika, Kenya, Laos, Letonya, Litvanya, Madagaskar, Mauritius, Moldova, Myanmar, Namibya, Polonya, Kongo Cumhuriyeti, Romanya, Sırbistan, Slovakya, Somali, Güney Afrika, Tayvan, Tayland, Tuvalu, Ukrayna, Vietnam, Yemen ve Zimbabve. Buna ek olarak, aynı zamanda Antarktika’da da kayıt yapılan en sıcak yıldı.

Kara ve okyanus üzerinde ısınma çok farklı oranlarda gerçekleşir. Dünya sanayi öncesi dönemden bu yana bir bütün olarak 1,2C civarında ısınırken, kara bölgeleri yaklaşık 1,8C ısınmayı görmüş; okyanuslar ise sadece 0,8C civarında ısınmıştır. Aşağıdaki şekil, NASA’nın verilerine dayanan 1880-1900 sanayi öncesi temel seviyesine göre kara, okyanus ve küresel ısınmayı gösteriyor.

Kara, okyanus ve küresel sıcaklık, NASA GISTEMP v4’ten alınan verilerine göre, 1800’lerin sonundan bu yana düzenli olarak yükseliyor. Değerler 1880-1900 temel çizgisine göre çizilmiştir. Grafik: Carbon Brief.

İklim modelleme projeksiyonlarını yakından takip eden gözlemler

İklim modelleri; gelecekteki emisyonlar, sera gazı konsantrasyonları ve diğer iklimi etkileyen faktörlerle ilgili farklı varsayımlar verildiğinde, gelecekteki ısınmanın fizik tabanlı tahminlerini sunar.

2005 öncesi sıcaklıkların model tahminleri, bilinen geçmiş iklim etkilerini kullanan bir modelken, 2005’ten sonra öngörülen sıcaklıklar, bir şeylerin nasıl değişebileceğine ilişkin tahmine dayanan bir “öngörü” dür.

Aşağıdaki şekilde, Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) beşinci değerlendirme raporunda; (CMIP5 modelleri olarak bilinen) 1950 ile 2020 arasında gri gölgeli ve siyah olarak gösterilen tüm modellerde ortalama projeksiyonda yer alan tekil model tahminlerinin aralığı gösteriliyor. (??) Tekil gözlemsel sıcaklık kayıtları renkli çizgilerle temsil edilmekte.

CMIP5 modellerinden yıllık küresel ortalama yüzey sıcaklıkları ve 1970 ve 2020 arasındaki gözlemler. Modeller 2005’ten sonraki RCP4.5 senaryosunu kullanıyor ve gözlemlerle ölçülenlere uyması için okyanuslar üzerindeki deniz yüzeyi sıcaklıklarını ve kara üzerindeki yüzey hava sıcaklıklarını içeriyorlar. Anomaliler 1981-2010 ana hattına göre çizilmiştir. Grafik: Carbon Brief

Küresel sıcaklıklar, 2005 ile 2014 yılları arasında iklim modellerinin öngördüğü ısınmanın biraz altında gerçekleşirken, son birkaç yıl model ortalamasına oldukça yakın. Bu özellikle NASA, Cowtan ve Way, Berkeley ve Copernicus ERA5 reanalizi gibi global tam sıcaklık kayıtları için geçerlidir.

İklim modeli simülasyonları 1800’lerin ortasından 21’inci yüzyılın sonuna kadar devam etmektedir. Aşağıdaki şekilde, RCP4.5 olarak bilinen, gelecekteki emisyonlar için “stabilizasyon” senaryosunu kullanarak tam dönemler boyunca model projeksiyonları gösteriliyor.

Önceki grafikle aynı, ancak 1850-2100 arasındaki dönem için. Modeller 2005’ten sonra RCP4.5 senaryosunu kullanır. Grafik: Carbon Brief.

Okyanuslarda en sıcak yıl

Sera gazı konsantrasyonlarının artmasıyla ortaya çıkan ısınmanın % 90’ından fazlası okyanuslara gider. Yüzey sıcaklıkları doğal değişkenlik nedeniyle yıldan yıla biraz dalgalanırken, okyanusların ısısı çok daha istikrarlı bir şekilde artmaktadır ve birçok yönden, daha kısa bir tarihsel kayıtla da olsa, Dünya’nın ısınmasına ilişkin daha güvenilir bir göstergedir.

Güncel okyanus ısısı veri tabanını tutan Çin Bilimler Akademisi Atmosferik Fizik Enstitüsü‘ne (IAP-CAS) göre, 1958’de güvenilir kayıtlar tutulmaya başladığından beri en yüksek okyanus ısısı ölçümünde geçen yıl net bir rekor kırıldı.

Aşağıdaki şekilde, okyanus bölgesinde 0 ila 700 metre ve 700 ila 2.000 metre derinlikte (dünya okyanuslarının büyük kısmını içeren), her yıl için okyanus ısısı gösteriliyor. Okyanus ısınması, 1958-1960 ortalamasına göre çizilmiştir.

0-700 metre ve 700-2000 metre katmanlar için yıllık küresel okyanus ısınması (zettajoules – milyar trilyon joule veya 10 ^ 21 joule). 2020’den veriler, Cheng ve diğerleri. Grafik: Carbon Brief.

2019’daki okyanus ısısı, bir sonraki en sıcak yıl olan 2018’den çok daha yüksek olarak ölçüldü. 2016, yüzeydeki en sıcak yıl iken, yüzey sıcaklıklarının okyanustan atmosfere kadar sıcaklığın yeniden dağıtılmasına yardımcı olan El Niño etkinliği olarak, okyanuslar için sadece beşinci en sıcak yıl olmuştu.  Okyanus ısısı, sera gazları tarafından hapsedilen ısının artışı, 1992’de Pinatubo volkanik patlaması ve bundan sonraki yıllarda sıcaklıkların yeni rekorlar kırması nedeniyle 1990’dan sonra önemli ölçüde hızlandı.

Uydu verilerinde ısınmanın yakın kayıtları

Dünyadaki ve okyanuslardaki yüzey ölçümlerine ek olarak uydu mikrodalga ölçüm üniteleri, 1979’dan bu yana küresel düşük atmosferik sıcaklık tahminleri veriyor. Bu ölçümler, bazı büyük belirsizlikler içerse de 2019’u rekor seviyeye yakın sıcak bir yıl olarak göstermektedir.

Uzaktan Algılama Sistemleri (RSS) tarafından üretilen kayıtlar 2019’u 2016’dan sonra en sıcak ikinci yıl olarak gösterirken, Alabama Üniversitesi Huntsville‘in (UAH) kaydı 2016 ve 1998’den sonra üçüncü en sıcak olarak belirtiyor. Aşağıdaki şekilde RSS kırmızı ve mavi UAH.

1981-2010 taban çizgisine göre RSS sürüm 4 (kırmızı) ve UAH sürüm 6 (mavi) ‘den küresel ortalama düşük troposfer sıcaklıkları (uydu kayıtları 1979’da başladığı için). Grafik: Carbon Brief.

Bu uydular alt troposferin sıcaklığını ölçer ve yüzeyden yaklaşık 5 km yükseklikte ortalama sıcaklık değişimlerini yakalarlar. Atmosferin bu bölgesi, El Niño ve La Niña olaylarından daha güçlü bir şekilde etkilenme eğilimindedir ve yüzey kayıtları ve uydu kayıtları bu olaylar sırasında daha büyük ısınma veya soğuma artışları göstermektedir. Bu nedenle, örneğin 1998, uydulardan en sıcak yıllardan biri olarak görünür, ancak yüzey kayıtlarında böyle değildir.

Grafikte, iki düşük troposferik sıcaklık kaydının 2000’li yılların başından sonra büyük farklılıklar gösterdiği görülüyor. RSS, yüzey sıcaklık kayıtlarına oldukça benzer bir genel ısınma oranı gösterirken, UAH son yıllarda yüzeyde gözlemlenenden çok daha yavaş ısınma gösteriyor. Ancak her ikisi de son yıllarda, her kaydın önceki sürümlerine kıyasla RSS’yi ısıtan ve UAH’ı soğutan, büyük değişiklikler saptamışlardır.

Deniz seviyeleri daha hızlı yükseliyor

Kara buzullarının erimesi (buzullar ve buz tabakaları gibi), ısındıkça suyun ısıl genleşmesi ve kara suyu depolamasındaki değişikliklerin bir kombinasyonu nedeniyle, günümüz deniz seviyeleri 2019’da adeta eşik atladı. Son yıllarda buz tabakalarının ve buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesine giderek daha büyük bir katkı sağladı. 2018 BAMS İklim Durumu raporuna göre, eriyen buzullar ve buz tabakaları, 2005 ile 2016 yılları arasında toplam deniz seviyesindeki artışın üçte ikisine katkıda bulundu.

İngiltere Met Ofisi‘nden verilen aşağıdaki rakamlar, 1990’ların başında uydu altimetrelerinin ortaya çıkmasından bu yana küresel deniz seviyesi tahminlerinde bir dizi farklı grubun hesaplamalarını göstermektedir.

1993’ten 2019’a kadar olan deniz seviyesi uydu altimetrelerinden hesaplanmıştır. Grafik UK MET Ofisi’ne aittir.

1990’ların başından beri mevcut olan uydu verilerine ek olarak, daha önceki küresel deniz seviyeleri, küresel gelgit göstergesi ölçümleri ağından yeniden oluşturulmuştur. Bu, araştırmacıların 1800’lerin sonlarından bu yana deniz seviyesinin nasıl değiştiğini tahmin etmelerini sağlamaktadır.

1993’ten sonra NASA’dan (siyah) uydu altimetre ölçümleri ile birlikte beş farklı deniz seviyesi yükselme veri seti aşağıdaki şekilde (renkli çizgiler) gösterilmiştir.

Church and White 2011 (kırmızı), Jevrejeva ve diğerleri 2014 (sarı), Ray ve Douglas 2011 (gri), Hay ve diğerleri 2015 (açık mavi) ve Dangendorf ve diğerleri 2019 (koyu mavi) ‘den küresel ortalama deniz seviyesi artış verileri. 1993 (siyah) ‘dan günümüze uydu altimetre verileri NASA’dan alınmıştır. Grafik: Carbon Brief.

Deniz seviyeleri 1900’den beri 0,18 ile 0,2 m (180 – 200 mm) arasında yükseldi. Ancak deniz seviyesi artış tahminleri son on yıllarda 1980 öncesinden büyük farklılıklar gösteriyor.

Bu veri kümelerinin çoğu (Dangendorf, Hay, Kilise ve Beyaz), deniz seviyesindeki yükselme oranının uydu altimetre ile ölçüldüğü gibi, 1940’larda yaşanandan yaklaşık % 50 daha hızlı olduğunu gösteriyor.

Ayrıca, yüksek kaliteli uydu altimetre verilerinin mevcut olduğu 1993 sonrası dönemde, deniz seviyelerinin yükselmesinin hızlandığına dair kanıtlar da bulunuyor. 2018 BAMS İklim Durumu raporuna göre, 1993 sonrası dönemde deniz seviyesindeki artış ivmesi her yıl 0,1 mm civarında. Bu, artış oranının her on yılda bir, 1 mm arttığı anlamına geliyor.  (Bkz. Carbon Brief’in iklim değişikliğinin deniz seviyesinin yükselmesini nasıl hızlandırdığına dair açıklaması. )

Buzul erimesi hızlanıyor

Bilim insanları, dünyanın dört bir yanındaki buzulların kütlesini, çeşitli uzaktan algılama teknikleri kullanarak; Dünya’nın yer çekimi alanında olduğu gibi GRACE verileriyle ölçmektedirler. Bir buzulun üzerine düşen kar ile erime veya buz kaybı yoluyla oluşan azalma arasındaki denge, buzulların zamanla büyüyüp küçülmesini belirler.

Dünya Glacier İzleme Servisi adındaki uluslararası bir konsorsiyum, dünyanın 19 farklı bölgesinde 164 farklı buzulu izlemekte. Aşağıdaki şekilde, küresel ortalama buzul kütlesindeki 1950’den 2018’in sonuna kadar olan değişiklik gösteriliyor. (2019 değerleri heüz mevcut değildir). Buzul erimesi, ortalama olarak ne kadar kütlenin kaybolduğunun bir ölçüsü olan metre su eşdeğeri olarak rapor edilmektedir; 25 metre eriyik, tipik bir buzulun 25 metre daha ince olmasına eşdeğer miktarda su kaybettiği anlamına gelir.

Küresel ortalama buzul kaybı, 1950-2018 yılları arasında Dünya Glacier İzleme Servisi. Grafik:  Carbon Brief.

İkinci en düşük Arktik deniz buzu rekoru

Deniz buzu 2019’un büyük bir bölümünü Arktik ve Antarktika‘da rekor düşük seviyelerde geçirdi. Kuzey Kutbu’ndaki nisan, mayıs, temmuz, ağustos ve ekim aylarının çoğunda ve mayısdan temmuza kadar Antarktika’da rekor üzerine rekor kırıldı.

Kuzey Kutbu, 2019’un çoğunu 1979-2010 tarihi aralığının çok altında geçirdi.  Kayıtlar 1970’lerin sonlarında başladığından beri 2007 ve 2016 yıllarını, en düşük yaz deniz buz oranına sahip olarak tespit etmişti. Kuzey Kutup Bölgesi’nde sadece 2012 yaz deniz asgari buzu daha düşüktü. Ancak Kuzey Kutbu deniz buzları, eylül ayından sonra alışılmadık derecede yavaş bir iyileşme yaşasa da ekim ayında yeniden rekor seviyelere geriledi.

ABD Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi verilerinden Arktik ve Antarktika günlük deniz buzu. Kalın çizgiler günlük 2019 değerlerini göstermektedir, gölgeli alan 1979 ve 2010 arasındaki geçmiş değerlerde iki standart sapma aralığını göstermektedir. Noktalı siyah çizgiler her kutup için rekor düşükleri göstermektedir. Grafik: Carbon Brief.

Deniz buzunun durumu, hikayenin sadece bir kısmını anlatır. Azalan buz oranına ek olarak kalanlar, bölgeyi kaplayan buzdan daha genç ve daha ince olma eğilimindedir. Aşağıdaki şekil, Pan-Arctic Buz Okyanusu Modelleme ve Asimilasyon Sistemi (PIOMAS) verilerini kullanarak, 1979 ile 2019 yılları arasında her yıl için Arktik deniz buz kalınlığını göstermektedir. 2017’den sonra 2019’da ortalama deniz buz hacmi ikinci en düşük seviyesindedir.

Arktik deniz buz kalınlığı 1979-2019 PIOMAS verileri kullanılarak, Zach Labe (twitter).

Yükselen sera gazı konsantrasyonu

Sera gazı konsantrasyonları; fosil yakıtlar, arazi kullanımı ve tarımdan kaynaklanan insan emisyonları nedeniyle 2019’da yeni bir yüksek seviyeye ulaştı.

Üç sera gazı – CO2, metan (CH4) ve azot oksit (N2O) – insan faaliyetleri tarafından yaratılan ek ısı miktarından sorumludur. CO2, 1750 yılından bu yana artışın kabaca % 50’sini oluşturan en büyük faktördür. Metan % 29, azot oksit yaklaşık % 5 oranında etki yaratırken, kalan % 16, karbon monoksit, siyah karbon ve CFC gibi halokarbonlar gibi diğer faktörlerden gelir.

İnsanların sera gazı emisyonları, atmosferik CO2, metan ve azot oksit konsantrasyonlarını, en azından birkaç milyon yıl içinde en yüksek seviyelerine çıkarmıştır. Aşağıdaki şekilde 1980’lerin başından 2019 Eylül’e kadar bu sera gazlarının, CO2 için milyonda partikül (ppm) ve metan ve azot oksit için milyarda partikül (ppb) konsantrasyonlarını içermektedir (şu anda mevcut olan en son veriler).

Küresel CO2, metan (CH4) ve azot oksit (N2O) konsantrasyonları. NOAA’nın Dünya Sistemleri Araştırma Laboratuvarı’ndaki verilere dayanmaktadır. Y eksenlerinin sıfırdan başlamadığını unutmayın. Grafikler: Carbon Brief.

Makalenin İngilizce Orijinali

Kategori: İklim Krizi

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Korona İzolasyon Notları] Gerçek umut çaresizlikten doğar

(Bugün biraz fazla öğretiyor, o nedenle yazı uzun)

Karantinadan önce bir gün otobüste giderken film seyredeyim dedim. Drakula filmini açtım. Sahnelerden birinde daha Kont Drakula vahşinin kan iksirini içmeden bir karşılaşma yaşıyor mağarada (metaforlara gel). Vahşi soruyor: Seni mezarında bile umutlu yapan şey nedir? Bizimki cevap veriyor: Çaresizlik.

Gerçek umut, gerçek çaresizlikten doğar.  Ne kadar çaresizseniz o kadar umutlu olabilirsiniz.

****

Şimdi yazacaklarımın hedef kitlesini açıklıyorum: Aramızda “Amaan günümüzü gün edelim zaten bir tane hayatımız var, yaşayalım gitsin, zaten bir gün herkes ölmeyecek mi?” diyenler varsa hemen diğer yazılara geçebilir. Vakit kaybetmesin.

Lakin eğer ömrünü bir şeylere vakfetmiş, bugününü herkesin geleceğini düşünerek yaşayan, çocuğu olmasa da geleceğe bir şeyler bırakmak isteyen veya yaşamın fiziksel varlığın ötesinde bir şey olduğunu bilen, gören, düşünen varsa, buyursun sofraya.

****

Virüs ÇARESİZLİK nedir, onu öğretiyor: Fragman bitti. Filme geçtik. Ancak seyirci değiliz. Ya oyuncu kadrosunda olacağız bu filmin, ya da kamera arkasında. Seçim sizin. Başka bir seçenek de yok. Devlet yapsın, o, bu yapsın, şirketler yapsın, sivil toplum kuruluşları yapsın, yok.

“Sen” yapacaksın, hala anlamadın mı?

“Yaparım da para yok, tesis yetersiz, beceriksizim, tarlam toprağım yok” yok. Ağzımı bozma geleneğim olsa güzel laflar var burada söylenecek. Parasız yapacaksın, tesissiz yapacaksın. Elinden geleni değil, elinden gelenin en iyisini yapacaksın, ölümüne yapacaksın. Can havli ile yapacaksın.

Olacaklara dair uzatmalara girmeden bu ömrümüzde görebileceklerimizi netleştiriyor virüs: Panik artacak, insanlık daha da zıvanadan çıkacak, tahammül sınırını geçecek. İnsanın vahşi yönünü daha da açık şekilde göreceğiz. İnsani bir vahşilik, kapitalizm vahşiliği değil, bildiğin vahşi hayvan vahşiliği. İçinde can havli olan bir vahşilik. Parçalama, yakma, yıkma, çalma, yağmalama.

Hiç tahmin edemeyeceğiniz insanlar bunu yapacak. Şiddetsiz iletişim tekniklerinin maharetlerini göreceğiz bakalım o zaman.  Görünen o ki bu karantina kaçınılmaz olarak daha da derinleşecek. Olan şey sistemik bir şok. Geçici ya da yerel bir durum değil. Bu, üretimin aksaması hatta durması, üretilen ürünlerin taşınıp evimize kadar gelmesi ve alım gücü için para bulma konusunda sorunlar yaşayacağız demek. Pek çoğumuz para kaynaklarını kaybedecek. Birikimi olanlar cepten yemeye başlayacak, vicdanı olanlar yardımlaşarak parasını bitirecek. Gerçek zaman akışıyla yüzleşmemiz gibi parayla da yüzleşeceğiz. Para ile olan ilişkilerimiz tel tel elimize gelecek. Survival moduna bağlayacağız hep beraber.

Kırsalda yaşayanlar da güvende değil daha büyük tehdit altında, çünkü millet bir vadede üretimin olabileceği yerlere doğru göç edecek.

Ciddi olun. Bir ergen halinden çıkarak yetişkin ruh haline girin. Evlerde kriz bitsin de çıkalım demeyi bırakıp ne halt edeceğini düşünen kaç kişi var? Çocuklara durumu nasıl sakince anlatacağınızı ya da eve tıkıldıkları için nasıl oyalayacağınızı değil, bu durumlarda nasıl davranacaklarını öğretmeniz gerekiyor. Ama tabii biz de bilmiyoruz nasıl davranacağımızı değil mi? Acı olan bu.

Yeryüzünü oyun alanı gibi gören (burada oyunu “game” olarak kullanıyorum “play” olarak değil) çocukların büyümüş hali nedeniyle buralardayız. Oyun şımarıklığı bitti. Mızıkçılık, oyun bozanlık bitti. Har vurup harman savurma dönemi bitti. Çocukluk dönemi bitti. Gezegencek ergenlik bitti, yetişkinler gibi davranmamız gerekiyor.

Durumu ciddiye alın. Geçici diye düşünmeyin. Daha büyük dalga gelmedi. Ve büyük dalga virüsle değil, açlık, kıtlık, kuraklık ile gelecek. Bunların da neye yol açacağını ben söylemeyeyim artık.

Şimdi daha önce bağrınıp çağrınıp söylediğimiz konuları bağlayalım. Önem sırasına göre değil elime geldiği gibi sıralıyorum:

  • “Küçük üreticileri, aile tarımı yapanları, yerel tohumları koruyun” demiştik. Bu dönemde onlar besleyecek herkesi. Ama önce kendilerini ve yakın çevrelerini. Gıda topluluğu kurmanın önemi burada belirginleşiyor.
  • “Kentlerin su kaynaklarını koruyun, doğal alanları bozmayın” demiştik. Elleri şakır şakır dezenfektanlarla yıkayacağımızı düşünmüş müydük? Şimdi bir su sıkıntısı olsa ne olacak dersiniz?
  • “Emisyonları azaltın” demiştik. Temiz havaya, sağlıklı bir doğal döngüye, acil durumda kullanacağımız doğal yutaklara ihtiyacımız var. Ama bunları büyüme derdine düştüğümüz için bol keseden harcadık değil mi?
  • “Tüketim alışkanlıklarınızı değiştirin, temel ihtiyaçlarınıza odaklanın ve onları da doğa dostu yollarla edinin” demiştik. “Atıkları azaltın, endüstriyel üretimleri dönüştürün” demiştik. “Gezegene şöyle zarar veriyor, sağlığa böyle zararlı” diyorduk. Şimdi evde her şey tükenince, yerine de yenisini alamayınca, bakalım nasıl değişiyor o alışkanlıklar?. Zehirli zehirsiz demeden her şeye muhtaç olabiliriz. Açlık bu, bir şeye benzemez.
  • “Kişisel gelişim, kendini tanıma, kendinle barışma olanaklarını araştır, geliştir” demiştik. Çünkü şu anda dayanışma toplulukları kurulması gerekecek ve bir dayanışma topluluğunun kurulması önündeki en büyük engel bireylerin korkuları, egoları, kendini koruma yöntemleri. Yoksa herkes kendi kişisel, içsel, gelişimsel problemlerinde boğulup gidebilir, sorun yok.

Virüs bize GERÇEK UMUT nedir? Onu öğretiyor: Eğer sağlıklı iseniz ve çok büyük yaşamsal sorunlarınız yoksa (mülteci değilseniz mesela, evinizdeyseniz, sevdiğiniz insanlar etrafınızda ise vs) daha fazla sorumluluğunuz, yapmadıklarınızın da büyük vebali var, unutmayın.

Benden liste isteyenler, buyursunlar:

  • Ölümü kabullenin. Ölümle olan ilişkinizi bir gözden geçirin. Her ne yapıyorsanız günün birinde öleceğinizi bilerek yapın. Umudun esas ve sonsuz kaynağı bu nokta.
  • Az konuşun. Gerekmedikçe gevezelik yapmayın. Kendinizi gerçek durumdan uzaklaştırmayın.
  • Az yiyin. Gereksiz kekler, artisanal ekmekler, pastalar, börekler yaparak ve yiyerek bedeninizi yormayın, çok yakın bir zamanda çok kıymetli olacak malzemeleri boşa harcamayın. Hele hele bunları sosyal medyada, orada burada hiç paylaşmayın. Marifet değil, bilin. (İlla evde kendinizi yemeğe verecekseniz fermente gıdalar konusunda bilginizi artırın. Zira az alanda üreterek yüksek besleyiciliği haiz gıdalar üretmenin yolu bu.)
  • Egzersiz yapın, hareket edin. Doğru nefes almayı refleks haline getirin. Yapay şekilde ısınmayı ve ışıklandırmayı kısıtlayın. Uykunuza dikkat edin.

  • Sosyal medya ortamından uzak durun. Zihninizi oyalamasına, kafanızı dağıtmasına izin vermeyin. Zihniniz şu anda kontrol edilmeyi bekliyor. Kafanız ise toparlanmayı. Meditasyon, nefes, namaz, dua, artık bildiğiniz, öğrendiğiniz ne varsa düzenli olarak yapmanızın tam zamanı.
  • Bir doğa günlüğü tutun. Pencerenizden olsun, her gün aynı saatte dışarıya, bulutlara, ağaçlara ve kuşlara bakın. Kuş seslerini dinleyin. Bunu güzel vakit geçirmek için değil, yaşam döngüsünü kavramak için yapın. (Ama güzel de vakit geçireceksiniz).
  • Okunacak kitap listesi, seyredilecek film listesi falan paylaşıp durmayın. Buna vakit yok. “Ben okumadan duramam” diyorsanız nasıl bahçe kurulur, nasıl bitki yetiştirilir gibi yaşamsal konularda okuyun.
  • Hangi gıdaya ne kadar ihtiyacınız var? Bunu bilin. Nereden tedarik edeceksiniz? Bunu bilmeye çalışın. Eğer üretecek yeriniz varsa üretin, yoksa bir saksı alın, bir tohumla başlayın. Diğer ihtiyaç sahipleriyle bir araya gelin, üretenlerle iletişime geçin. Ortak üretim için planlar yapın. Örgütlenin.
  • Suyunuz nereden geliyor, öğrenin. Yakınlarda sağlıklı su bulabileceğiniz kaynak yönetim tarafından satılmış ya da kirletilmek üzere planlar yapılıyor olabilir. Bu konuda çalışanlarla iletişime geçin.( #KazdağlarıEvimiz)
  • Ayrıştırıcı ne varsa terk edin. Tüm inançlar, tüm ideolojiler, sınır çizen düşünsel her şeyi içinizden yaşayın. Çünkü şu anda yardımınıza koşacak olan insanlar aynı fikirde olduklarınız değil, aşağı katta kapısını çalmadığınız komşunuz.
  • Gelecek için planlar yapmayın. Geçmiş için pişmanlık duymayın. Şimdide kalın.
  • Edip eyleyenlere “iyi ki varsınız, umut aşılıyorsunuz” gibi laflar etmeyin, siz de yapın ve iyi ki var olun. Yaptıklarınızdan kaç kişi etkileniyor bunu bir düşünün.
  • Bütün varoluşa iyi davranın.
  • Bunları yapmayı kişisel bir tercih olarak ya da yapmasam da olur diye düşünmeyin. Bunlar bir seçenek değil, boynumuzun borcu ayrıyeten.
  • Son olarak, internette canınız sıkılıyor diye kıyafet ısmarlamayın, kargo görevlilerini düşünün. Marketteki portakalları da bitirmeyin. ;o)

(Not: Bütün bunları zaten yapıyorum diyorsanız, kusuruma bakmayın )

Gerçek umut, bizim ellerimizle, çabalayarak yarattığımız, yoktan var ettiğimiz umuttur, insan içindir, bedavadır ve sonsuz potansiyeli harekete geçirir.

 

İklim ve EnerjiManşet

‘Çevre dostu’ uçuşlar emisyon artışının önüne geçemiyor

Resme aldanmayın, dev gibi bir uçak bu.

Yazan: Prof. Susanne Becken (Griffith Üniversitesi)

Yeşil Gazete için çeviren: Eren Yılmaz

Dünyanın en büyük hava yollarının birçoğu “karbon nötr” olma planlarını açıklarken, bazıları da yeni yakıtları deneme sürecinde. Ancak bu girişimler gerçekten fark yaratıyor mu?

Bu sorularının cevabını bulmak için araştırmamıza bir yıl önce başladık ve arz edilen toplam koltuk-kilometre sayısı %70’in üzerinde olan en büyük 58 hava yolu şirketinin iklim üzerinde etkilerini azaltma vaatlerini yerine getirmek için neler yaptığını inceledik.

Qantas, 2050’ye kadar net sıfır karbon emisyonuna ulaşma sözü verdi. Lukas Coch/AAP

İyi haber, bazı hava yollarının olumlu adımlar atmış olması. Kötü haber? Bu adımlar karbon emisyonlarında devam eden artışla karşılaştırıldığında, en iyi hava yolu şirketlerinin dahi bu konuda oldukça yetersiz kaldığı anlaşılıyor.

İyileştirmeler yetersiz

Araştırmamızda dünyanın en büyük hava yollarının dörtte üçünün mevcut koltuk başına karbondioksit olarak ölçülen enerji verimliliğinde iyileşmeler gösterdiğini bulduk. Ancak bu, genel olarak emisyonların azaldığı anlamına gelmiyor.

Buna iyi bir örnek İspanya‘nın ulusal hava yolu şirketi Iberia olabilir: Şirket 2017 yılında koltuk başına emisyonları yaklaşık % 6 oranında azaltmasına rağmen, mutlak emisyon değerlerinde % 7 oranında bir artış görüldü.

35 hava yolunun 2016/17 – 2017/18 dönemlerinde mutlak emisyon ve mevcut koltuk kilometresi başına karbon yoğunluğu değerlerindeki değişimler şöyle:

     

Bir önceki yıl ile karşılaştırıldığında, 2018’de en büyük 58 hava yolu şirketinin aldığı önlemler % 1 oranında iyileşme sağladı. Bu gelişme, sektörün verimlilikte % 1,5’luk bir artış sağlama hedefinin altında kalıyor. Ayrıca bu iyileştirmeler, sektörde görülen yıllık % 5,2’lik emisyon artışı sonrası bir anlam ifade etmiyor.

Bu artışın önüne geçmenin neden bu kadar zor olduğu, birkaç yıl öncesine baktığımızda gayet açık bir şekilde görülüyor. Küresel hava yolları, 2014’te 733 milyon ton CO₂ emisyonuna sebep olmuştu. Ucuzlayan biletlerle hava yolu taşımacılığına talebin giderek artması sonucu sadece son beş yılda emisyon oranlarında % 23’lük bir artış gözlendi.

Havayolu şirketleri bu konuda ne yapıyor?

Şirketler filo yenileme, motor verimliliğini artırma, ağırlık azaltma ve uçuş rotası iyileştirmeleri gibi 22 farklı alanda iklim girişimleri bildirdiler. İlgili makaledeki örneklerden bazıları şöyle;

  • Singapore Airlines A380 uçaklarında Trent 900 motorlarını değiştirerek 26.326 ton CO₂ tasarrufu sağladı (hava yolunun yıllık emisyonlarının% 0.24’üne eşdeğer);
  • KLM‘nin kabin ağırlığını azaltma çabaları CO₂ değerinin 13.500 ton (KLM emisyonlarının% 0.05’i) azalmasını sağladı.
  • Etihad, uçuş planı iyileştirmeleri (emisyonlarının% 0,16’sı) sayesinde 17.000 ton CO₂ tasarruf sağladığını bildirdi.

2018 yılında hava yolu şirketlerinin toplam karbon emisyonu:

Kaynak: Airline initiatives to reduce climate impact, 2019

İncelenen 58 büyük hava yolu şirketinin 19’u alternatif yakıtlara yatırım yapıyor. Ancak araştırma ve geliştirme programlarının ölçeği ve alternatif yakıtlarının uygulamadaki yeri halen önem arz etmiyor.

Örneğin, 2018 Dünya Günü’nde Air Canada, 22 yurt içi uçuşta 230.000 litre “biyojet” yakıtı kullanarak 160 tonluk bir emisyon tasarrufu sağladığını açıkladı. Peki bu ne kadar yakıt ediyor? Tek bir A380 uçağının 300.000 litreden fazla olan yakıt deposunu doldurmak için bile yeterli değil.

Karbon nötr olma vaatleri

Qantas gibi bazı hava yolları 2050 yılına kadar karbon nötr olmayı hedefliyor. Bu kolay bir hedef olmamakla beraber, en azından daha iyi bir iklim raporlaması ile başlıyorlar; Qantas karbon riskini sistematik çalışan bir komisyon kurarak ele alan sekiz hava yolundan biri.

Büyük hava yolu şirketlerinin yarıya yakını karbon dengeleme çalışmaları yapıyor, fakat bunlardan sadece 13’ü ölçülebilir etkileri konusunda bilgilendirme yapıyor. Bunlardan biri, FlyNeutral programıyla Yeni Zelanda ormanlarının yenilenmesine yardımcı olan Air New Zealand.

Çalışmalarla ilgili detayların paylaşılmaması bu girişimlerin doğruluğunu sorgulatıyor. Ve önlemler başarılı olsa bile, uçuşlar bugünkü sayılarda gerçekleşmeye devam ettiği sürece karbon kesintilerinde önemli bir ilerleme kaydetmek mümkün değil.

Hava yolu şirketleri ve hükümetler ne yapmalı?

Araştırmamız büyük şirketlerinin girişimlerinin hiçbir başarı göstermediğine işaret ediyor. Emisyonları azaltmak için, acilen alınması gereken üç önlem var;

  1. Tüm hava yollarının verimlilikte bir ilerleme sağlamak için raporumuzda yer alan 22 kategorideki tüm önlemleri uygulaması gerekmektedir.
  2. Emisyonları gerçekten azaltan alternatif yakıtları geliştirmek için çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Şimdiye kadar gördüklerimiz değerlendirildiğinde, bunların bioyakıt olması pek mümkün değil. Karbondioksit ve hidrojenden türetilen sıvı E-yakıtlar bu noktada çözüm sağlayabilir, ancak maliyetin yüksek olması gibi zorluklar devam etmekte.
  3. Bazı Avrupa ülkelerinde görüldüğü gibi, hükümetler karbon vergileri uygulayabilir ve daha düşük karbon alternatiflerine yatırım yapabilir. Ayrıca, kısa yolculuklar için yeni yakıtların ve demir yolu veya elektrikli uçaklar gibi alternatif altyapıların geliştirilmesi için teşvikler sağlayabilirler.

Siz ne yapabilirsiniz?

Araştırmamız geçen yılın sonlarında Madrid’deki İklim Zirvesi‘yle bağlantılı bir Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi etkinliğinde yayınlanmıştı. Aktivist Greta Thunberg de orada olmak için uçmak yerine seyahatini yelkenliyle gerçekleştirdi.

Ancak dünyanın dört bir yanında seyahat eden gelir düzeyi yüksek gezginler, karbon emisyonlarının artışında orantısız ve önemli ölçüde büyük bir etkiye sahip.

Yüksek gelirliler uçuş emisyonlarının en büyük sorumlularıdır

Gelir düzeyine göre CO₂ emisyonları ile küresel nüfusa oranı 2018 rakamlarıyla şöyle:

Uluslararası Sürdürülebilir Havacılık Koalisyonunun 2018’de kendi modellerine ek olarak Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası verilerini kullanarak oluşturduğu rapordan alınmıştır.

Bu demek oluyor ki, amacı fark etmeksizin uçakla seyahat edebilme lüksüne sahip her bireyin üzerine düşen bir görev var;

  1. Uçuşlarımızı azaltabiliriz (tamamen, ya da mümkün olduğu kadar)
  2. Karbon dengeleme adına önlemler alabiliriz
  3. Önemli uçuşlar için, emisyonları azaltmak adına daha çok çalışan hava yollarını tercih edebiliriz

Gerçekten fark yaratabilmek için, daha çok insanın bu üç önlemi eksiksiz uygulaması gerekiyor.

Makalenin İngilizce Orijinali

İklim KriziManşet

Paris Anlaşması iklim planlarını güncellemek için son iki gün

2015 yılında yürürlüğe giren Paris Anlaşması her beş yılda bir ülkelerin iklim planlarını geliştirmesini öngörüyor. Bunun için ülkelere tanınan son tarih ise 9 Şubat 2020. Ancak Glasgow’da gerçekleşecek Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi 26. Taraflar Konferansı (COP26)  öncesinde yalnızca iki ülke bu taahhüdü yerine getirdi.

Bu durum, Birleşik Krallık başbakanı Boris Johnson’ın geçtiğimiz hafta Claire O’Neill’ı COP26 başkanlığından almasından sonra zirve hakkındaki belirsizliklere bir yenisini eklemiş oldu.

Dokuz ay önce sunulmalı

Paris Anlaşması’nı uygulayan 2015 BM kararındaki paragraf 25, Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkılar (NDC) olarak bilinen bu iklim eylem planlarının BM’ye 2020 iklim zirvesinden “en az 9 ila 12 ay önce” sunulması gerektiğini söylüyor.

9-19 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek COP26’nın başlamasından dokuz ay öncesi ise takvimlerde 9 Şubat 2020’yi gösteriyor. NDC’ler önümüzdeki 5-10 yıl için ulusal politikaların tanımlanmasında oldukça önemli.

Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girdiği COP21

Haçham: Hayal kırıklığı

Climate Change News’ten Alister Doyle’un haberine göre BM İklim Değişikliği sekreteryasındaki 2015 Paris Anlaşması’nın hazırlanmasına önderlik eden Andrew Haçham, verilen tarihe ülkelerin uymamasını “hayal kırıklığı” olarak değerlendirdi. Ülkelerin taahhütlerini yerine getirmemeleri durumunda kararın herhangi bir yaptırım gücü bulunmuyor.

Paris Anlaşması’na taraf olan 200 ülkeden yalnızca Marshall Adaları ve Surinam iklim planı güncellemesini BM’ye sundu. Ülkeler, önümüzdeki yıllar için sera gazı emisyonlarını dizginlemek ve ekonomilerini daha fazla ısı dalgasına, kuraklığa, daha güçlü fırtınalara ve yükselen deniz seviyelerine uyarlamak için taahhütte bulundu. Ülkelerin küresel karbon emisyonuna katkıları toplamda yüzde 0.01 düzeyinde.

Kategori: İklim Krizi

EnerjiManşet

Avrupalı araba üreticileri karbon emisyonu testi hilelerini sürdürüyor

THOMAS SAMSON/AFP/Getty Images

Treehugger’da Lloyd Alter imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nilüfer Ağaç’ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Volkswagen’i nerdeyse batıran ve dizel motorlu araçlara zarar veren emisyon skandalından Avrupalı araba üreticilerinin bir şeyler öğrendikleri düşünülebilir. Ama aslında onlar hala aynı noktada. Ancak bu defa durum farklı, arabaları daha temiz yapmak yerine, daha kirli üretmeye çalışıyor görünüyorlar.

Avrupa Komisyonu araba üreticilerinden 2020 ve 2025 yılları arasında karbon salımını %15 azaltmasını istiyor. Bu nedenle, emisyonun göreceli olarak daha düşük görünmesini istemek yerine daha yüksek görünmesini istiyorlar. Böylece daha yüksek bir tavan puanından başladıklarında, indirimi istenen hedefe ulaşmak daha kolay olacak. Financial Times’dan Patrick McGee‘ye göre; komisyonun ortak araştırma merkezinin (JCR) bulduğuna göre test araçları emisyonu yüksek göstermek için yapılandırılmış.

İki araçtan alınan detaylı test verilerinde sonuçların kasten çarpıtıldığı bulundu. JRC nin yazdığına göre; “Testler bitmiş akü ile başlayarak gerçekleştirilmekte, böylece eklenen benzin test sırasında aküyü şarj etmek için tüketilmekte”. Durdur başlat fonksiyonu –emisyonu durdurmak için gereksiz olduğu zaman motoru kapatan sistem– devre dışıdır. Ayrıca vites değiştirme önergeleri vitesin karbondioksit emisyonunda önemli bir artışın olduğu vitese yönlendirildiği JRC tarafından bulundu.

Görünen o ki bu emisyonun normal konfigürasyondan yüzde 4,5 ile 13 daha fazla ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu konuda araba üreticileri hangisinin kötü adam olduğunu söylemiyor, otoriteler durumdan memnun olmayarak “Hilelerden hoşlanmıyoruz” diyor. Araba üreticilerinin deklare ettiklerini değil, ölçümlenen değerlerin ve uygulamanın izlenmesi arayışındalar.

2030 yılı itibariyle Avrupa Birliği emisyonların %30 azaltılmasını talep ediyor, verilen bu rakamlar çok anlamsız belki de 12  yıl içinde elektriğe dönebilmek için yüzde 100 azaltıma gidilmesi yönünde talebin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.

 

Makalenin İngilizce orijinali

Haber: Llyod Alter 

Yeşil Gazete için çeviren: Nilüfer Ağaç

 

(Yeşil Gazete, Treehugger)

 

Kategori: Enerji

Günün Manşetiİklim KriziManşet

Güzel hareket: Hollanda emisyonlarını yüzde 95 azaltıyor

Hollanda Parlamentosu’nun yüzde 75’ini temsil eden partiler, dünyanın en kapsamlı iklim yasası olacak olan yasa teklifini bugün meclise sundular.

Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olan Hollanda’da, 2016 yılı verilerine göre kişi başına 9.6 ton emisyonla, dünya ortalamasının iki katı olarak gerçekleşiyor.

Bu kapsamlı yasa teklifiyle ülkede emisyonların 2050 yılına kadar yüzde 95 oranında azaltılması hedefi hukuki bağlayacılık kazanıyor.

Yasa aynı zamanda emisyonların 2030 yılına kadar yüzde 49 azaltılmasını da yasal zorunluluk kılıyor.

Yasa teklifi aynı zamanda, 2019 yılından sonra Hollanda hükümetinin her beş yılda bir iklim planlarını gözden geçirip güncellemelerini zorunlu kılıyor.

Bu süreç Paris Anlaşması’na uyumlu bir biçimde yürütülecek.

Ayrıca Enerji ve İklim Bakanlığı, düzenli olarak hedefleri takip etmek ve raporlamakla zorunlu tutuluyor.

İklim yasası ilk kez 10 yıl önce Birleşik Krallık’ta yürürlüğe girmişti

İktidar ile muhalefeti bir araya getiren yasa teklifi, Başbakan Mark Rutte’nin partisi VVD ve muhalefetteki Yeşiller başta olmak olmak üzere toplam 7 parti tarafından destekleniyor.

Yasa’nın ilgili formaliteler tamamlandıktan sonra hızlıca yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Her geçen gün ulus düzeyinde kapsayıcı iklim yasalarının sayısı giderek artıyor.

İlk kez 10 yıl önce Birleşik Krallık’ta yürürlüğe giren İklim Yasası ile kurulan İklim Değişikliği Komitesi şu anda Paris Anlaşması ve bu anlaşmanın uzun vadeli emisyon azaltımı hedeflerine uyumu hakkında analiz hazırlıyor.

Yakın zamanda iklim yasası olan ülkeler kervanına yeni ülkelerin de eklenmesi bekleniyor.

Portekiz, Güney Afrika, İspanya, YeniZelanda ve de Almanya’da iklim yasası hazırlıkları devam ediyor.

 

(Yeşil Gazete)

İklim KriziManşet

Avrupa Komisyonu kamyonların emisyonlarını düşürme hedefini yarın görüşecek

Avrupa Komisyonu’nun kamyonlardan kaynaklanan emisyonları düşürme hedefini, birlik üyesi bazı ülkelerin beklentileri taleplerinin aksine düşük tutabileceği bildirildi.

Financial Times gazetesinin ismini açıklamadığı iki ayrı kaynağa dayandırdığı habere göre Komisyon tarafından yarın görüşülecek öneride bu alanda 2025 yılına kadar yüzde 15, 2030 için ise yüzde 30 oranında emisyon düşürme hedefi içeriyor.

Reuters tarafından geçtiğimiz hafta yayınlanan bir haberde ise Fransa’nın çok daha iddialı hedefler belirlenmesini istediği, İrlanda, Litvanya, Hollanda ve Lüksemburg bakanlarının da 2025 için en az yüzde 24, 2030 için ise yüzde 35-35 aralığında bir hedef belirlenmesini savunduğu bildirilmişti.

Habere göre bu dört ülke ayrıca, otomotiv üreticileri için 2025-2030 arasında sıfır emisyonlu kamyon satış hedefleri belirlenmesini istedi.

Kamyonlar Avrupa Birliği’ndeki motorlu araçların yalnızca yüzde 5’ini oluştururken, ulaşımdan kaynaklanan emisyonların ise yüzde 25’inden sorumlular.

 

(Yeşil Ekonomi)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

İklim hesabında unutturulan kalem: Ordular ve Sera Gazı Emisyonları

6 UH-60L Black Hawks and 2 CH-47F Chinooks bir gündüz görevindeler - Tarin Kowt, Afghanistan, 18 Jan. 2013

Nick Buxton tarafından New Internationalist blog‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Paris’teki korkunç saldırıdan sonra askeri müdahaleler yeniden sahneye çıkıyor.

Kasım sonunda Paris’te gerçekleşecek Birleşmiş Milletler iklim müzakereleri son belgesinde kelimelerden yana bir eksik yok. 32,731 ve artıyor. Buna rağmen tuhaf bir şekilde bulamayacağınız bir kelime var, “Ordu”. Amerika Birleşik Devletlerinin ordusunun tek başına dünyadaki en büyük petrol tüketicisi ve küresel petrolün on yıllardır ana zorlayıcısı olduğundan tuhaf bir unutkanlık olmuş.

Ordunun karbon muhasebe kayıtlarından kaybolma tarihi

6 UH-60L Black Hawks and 2 CH-47F Chinooks bir gündüz görevindeler - Tarin Kowt, Afghanistan, 18 Jan. 2013

6 UH-60L Black Hawks and 2 CH-47F Chinooks bir gündüz görevindeler – Tarin Kowt, Afghanistan, 18 Ocak 2013

Ordunun nasıl karbon muhasebe kayıtlarından kaybolduğunun tarihi 1997 Kyoto Birleşmiş Milletler ilkim konuşmalarına kadar gidiyor. Ordudan generaller ve dış politika şahinleri ABD askeri gücü üzerindeki potansiyel her türlü kısıtlamaya itiraz etmiş ve ABD müzakere takımı orduyu gerekli olan sera gazı emisyonlarından muaf tutmayı başarmıştır. ABD’nin Kyoto protokolünü onaylamamasına rağmen ordu için istisna, imzacı her ülke için de geçerli hale gelmiştir. Bugün bile emisyonları için Birleşmiş Milletlere raporlama yapan tüm ülkeler orduları için satın alınan ve orduları tarafından deniz aşırı kullanılan yakıtı hariç tutmaktadırlar.

Bir yılda 117 milyon varil akaryakıt

Sonuç olarak dünyanın askeri kuvvetlerinin sera gazı emisyonlarındaki sorumluluklarını tam olarak hesaplamak zordur. 2012 ABD Kongre raporu ABD Savunma Bakanlığının 2011 yılında 117 milyon varil akaryakıt tükettiğini söylemektedir. Bu rakam Büyük Britanya’daki tüm araçların tükettiği petrol ve dizelden biraz azdır. Bu akaryakıtı tüm gezegendeki iştahlı hummerlar, jetler ve insansız uçaklara sağlamak NATO askeri stratejistlerini daha çok meşgul etmektedir.

Fakat ordunun iklim krizindeki sorumluluğu kendi fosil yakıt tüketimlerinin çok ötesine geçmektedir. Şahit olduğumuz üzere Irak’ta ordu, silah şirketleri ve güçlü siyasi destekçileri sürekli şekilde (ve saldırganca zorlayarak) petrol ve enerji kaynaklarına silahlı müdahalelerde bulundular. Ordu sadece iyi bir akaryakıt kullanıcısı değil, küresel fosil yakıt ekonomisinin ana payandalarından birini oluşturur. Bugün Ortadoğu, Körfez ya da Pasifik olduğuna bakmaksızın, modern zaman askeri konuşlandırmalar petrol zengini bölgeleri kontrol ediyor ve dünyanın petrolünün yarısını taşıyan kilit tedarik rotalarını savunuyor ve tüketim ekonomimizi sürdürüyor.

25 milyar sterlini Savunma Bakanlığı’na 1.5 milyar sterlin ise Enerji ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na

Çatışmanın küresel anlamda genişlemesi askeri harcamaların sürekli olarak artmasına sebep olmaktadır. 2014 küresel askeri harcamaları 1.8 trilyon ABD dolarıdır. Bu para yenilenebilir enerjiye ya da iklim değişikliğinden en çok etkilenenlere harcanabilecek kamu kaynaklarının büyük bir kısmını oluşturmaktadır. 2014 yılı bütçesinde Britanya hükümeti 25 milyar sterlini Savunma Bakanlığı’na 1.5 milyar sterlini Enerji ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na ayırdığında aslında önceliğinin ne olduğunu da göstermiş oldu.

20

İronik olarak iklim krizindeki rollerine rağmen iklim değişikliğinde önlem alınması konusunda en yüksek ses ordudan çıkmakta. Britanyalı Tuğamiral Morisetti, iklim değişikliğini bu yüzyılın en önemli güvenlik meselesi olarak tanımlayan ordu generalleri korosunun tipik bir örneği. İklim değişikliği için eyleme bunun “kalkınma terörizmi”ni kızıştıracak bir “tehdit çarpanı” olduğunu tartışmaktadır. Tartışma iklim değişikliğinin güvenlik imaları üzerine konuşan siyasetçiler tarafından çoktan benimsendi.

Bu bir “hoş geldin” gelişmesi olarak görülebilir. Kim insanlığın gelmiş geçmiş en büyük sorunuyla mücadele en büyük güçlerin yanında olmasını istemez ki? Fakat kiminle yatağa girildiği konusunda temkinli davranmak için de iyi sebepler var. Ordu iklim değişikliği stratejilerine yakından bakıldığında asıl dertlerinin sınır güvenliğini sağlamak, şirketler için ticaret rotalarının güvenliğini sağlamak, kaynakların etrafındaki çalışmaları ve aşırı hava olaylarından ötürü oluşan düzensizliği kontrol etmek, toplumsal huzursuzluğu bastırmak olduğu anlaşılıyor. İklim değişikliğinin kurbanlarını kontrol edilmesi ve savaşılması gereken “tehditlere” çevirdiler. Şirketler tarafından yönlendirilen fosil yakıt ekonomisinin yarattığı iklim krizini dikte eden ordunun kendi rolü üzerine ciddi hiçbir kritik inceleme bulunmamaktadır.

“Terörizmle Savaş”ta yeni bir finansal refah kaynağı: İklim Değişikliği

Gerçekte bu şirket-ordu-güvenlik-endüstri bağı içindeki birçok oyuncunun iklim değişikliğini bir tehdit değil bir fırsat olarak gördüğüne dair kanıtlar bulunmaktadır. Silah ve güvenlik endüstrileri çatışma ve güvensizlikten kazanç sağlar ve iklim değişikliği devam etmekte olan “Terörizmle Savaş”ta yeni bir finansal refah sağlamayı garanti etmekte. Britanyalı silah devi BAE Systems, yıllık raporunda “Yeni tehditler ve çatışma alanları askeri kuvvetler için eşi görülmemiş bir talep yaratmakta ve BAE Systems’e yeni zorluklar ve fırsatlar sunmaktadır” diyerek şaşırtıcı şekilde bu konuya açıklık getirmekte. 2011 yılındaki bir Enerji Çevre Savunması ve Güvenlik (E2DS) konferansında adeta mutluluktan uçarak iddia edilmiştir ki “havacılık ve uzay savunma, güvenlik sektörleri yaklaşık on yıl önce ortaya çıkan ülke savunması işinden bu yana en önemli market haline gelecek bu konuya hazırlanmaktadır.”

Paris’teki korkunç saldırıdan sonra askeri müdahaleler tekrar sahneye çıkıyor. 14 yıllık bombalama, insansız hava aracı saldırıları, işgallerin sağladıkları başarı konusunda delil yetersizliğine rağmen askeri-güvenlik yıkımı için bir engel bulunmuyor. Aynı güçlerin gelecek on yıllar boyunca milyonlarca insanı etkileyecek iklim değişikliğine cevabımıza egemen olmasını istiyor muyuz? Artan miktarda sosyal hareket iklim değişikliğiyle mücadele hepimizi etkileyecek olan bir krize kolektif bir sorumlulukla cevap verebilmemiz için şiddet sarmalının kırılması gerektiğini söylüyor. Paris iklim görüşmeleri odanın içindeki askeri file dikkat çekilmesi için ve iklim değişikliğine uyum sağlamak için militarizm ve ticari kârlar yerine insan hakları ve dayanışma prensiplerinin talep edilmesi için bir fırsat.

Bu konular Secure and Dispossessed – Challenging the Militarization of Climate Change (Güvenli ve Mülksüz – İklim Değişikliği Askerileşmesiyle Mücadele) isimli bu ay yayımlacak kitap için bir seri etkinlikte irdelenecektir. Londra açılışı 25 Kasım’da ücretsiz olarak 18.30’da Free Word Centre’de, Amsterdam açılışı 1 Aralık’ta 19.30’de Pakhauis de Zwijger ve Paris açılışı iklim forumu toplantıları sırasında 5 – 6 Aralık’da yapılacaktır. Bu makalenin eski bir versiyonu Global Justice Now’da yayımlanmıştır.

 

Haberin İngilizce orjinali

Haber: Nick Buxton

Yeşil Gazete için Çeviri: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil Gazete, New Internationalist blog)

Kategori: İklim Krizi

ManşetTarım-Gıda

Karapınar’da tarım havzası kömür havzasına dönüşüyor

Türkiye’nin “buğday ambarı” ve dünyanın ekolojik olarak 200 hassas alanından biri olan Konya Ovası’nın en kırılgan bölgelerinden Karapınar Kapalı Havzası “kömür havzası”na dönüşmek üzere. 2006’ten beri alanda çalışan TEMA Vakfı, Afşin-Elbistan’dan sonra Türkiye’nin en büyük ikinci linyit kömürü sahası olduğu ifade edilen Karapınar’ın karşı karşıya olduğu riski anlatan bir rapor sundu. Türkiye’nin önde gelen halk sağlığı, botanik, fauna, toprak, maden uzmanlarının biraraya gelerek hazırladığı ve termik santralin olası etkilerini anlattıkları raporda çarpıcı tespitler yer alıyor.

Raporda yer alan bilgilere göre Karapınar'ın konumu

Havzanın toprağına ne olacak?

Bölgede 1 metre küp kömür çıkartmak için, yaklaşık olarak 9,4 metre küplük bir kazı yapılması, kömür çıktıktan sonra kalan 8,4 metre küp toprağın ise başka bir yere nakledilmesi gerekiyor. Havzada tespit edilen 1,832 milyar ton linyit rezervinin tamamının çıkartılması için gerekli toprak kazısı ve hafriyat miktarı yaklaşık 11,5 milyar metre küp gibi bir hacme ve 22 milyar ton gibi bir ağırlığa denk gelecek.

Kazılan, ocaktan çıkarılan, depolanan ve büyük bölümü yeniden ocak çukuruna doldurulacak olan hafriyatın binde birinin bile tozlaşarak havaya kalkması, 30 yılda 22 milyon ton, yılda 700 bin ton tozun uçması anlamına geliyor.

Karapınar’ın tek ekonomisi tarım. Kömür işletmesinin yapılması halihazırda tarım yapılan arazilerin kömür çıkarmak kazılması, ağır metalle kirlenmesi, bu zehirli toprağın yığıldıkları alanlardan rüzgarla geriye kalan toprakları zehirlemesi demek.

Havzanın suyuna ne olacak?

Karapınar ve Konya Havzası’nın toprak kadar önemli diğer doğal kaynağı ise su. Rapora göre “Bölgede çıkarılacak kömür ortalama 138 metre derinlikte. Kömürlü sahanın verimli olduğu bölgede ise yeraltı su düzeyi en çok 20 metre derinde” Kömüre erişmek için gereken derinliğe ulaşmak, yeraltı sularına müdahale etmeyi gerektiriyor.

KArapınar'da zaten azalan yeraltı suları kömür çıkarılırsa tamamen bitebilir

Rapor, bu durumun, yeraltı sularındaki azalma trendini tetikleyeceğini, obrukların sayı ve büyüklüğünü arttıraracağını öngörüyor (Bölgede son 30 yılda 19 tane obruk oluşmuştu).

Obruklar artacak

Bölgenin su kaynakları açısından bakıldığında kritik konulardan biri de termik santralin ihtiyaç duyacağı soğutma suyu miktarı. Uzmanların, projenin sahibi EÜAŞ’ın beyan ettiği kapasiteye göre yaptığı hesap gösteriyor ki 30 yıl boyunca her biri, her saniyede 10 litre su çıkaracak 8.800 su kuyusundan su çekilmesi gerekecek. Bu da Karaman-Ereğli-Karapınar arasının bütün yer altı suyunun çekilmesi demek.

Peki ya iklim?

Olası bir kömür işletmesi ve termik santralin iklime maliyeti, Karapınar ya da Konya Havzası ile sınırlı değil. Rapor, Karapınar’ın “kazanacağı” bir kömür santralinin “küresel bir kayıp” olarak karşımıza geri dönüşü olmayan sonuçlar çıkaracağını söylüyor. Karapınar kömür rezervinin çıkartılıp, termik santralde yakılması durumunda, Türkiye 2010 yılında saldığı toplam sera gazı salımlarının 4,4 katına denk gelen, 1,85 milyar ton karbondioksit eşdeğerini atmosfere salacak. Olası etki kömürün yakılmasından ibaret değil. Kömürün çıkartılıp, işlenmesinden gelecek olan sera gazı miktarına ek olarak sadece kömür işletmesinden çıkan kükürtün söndürülmesi için kullanılacak kireçtaşı parçalanmasından 30 yıl için 68 milyon 750 bin  ton karbondioksit atmosfere salınacak.

Karapınar kömürleri iklim değişikliğini hızlandıracak

Planlanan kömür işletmesi ve termik santralin halk sağlığına etkisi olacak mı?

Karapınar özelinde çıkartılacak ve termik santralde yakılacak kömürün cıva, arsenik ve diğer ağır metal oranları MTA ya da proje sahibi tarafından açıklanmamış. Rapor bu verileri bilmeden çalışmaya başlayan bir termik santralin bölgede yaşayanlarda ciddi halk sağlığı sorunlarına sebep olacağını söylüyor ve olası maliyetle ilgili olarak Avrupa Birliği çapında çevre ve sağlık alanında araştırmalar yapan bir sivil toplum kuruluşu olan HEAL’nin çalışmasına işaret ediyor:

“Kömür kullanımının Avrupa’ya maliyeti 18.200’den fazla erken doğuma bağlı ölüm, 8.500 civarında kronik bronşit vakası ve her yıl 4 milyonun üzerinde kayıp iş günü olarak öne çıkıyor. Kömürün sağlık üzerindeki etkilerinin ekonomik maliyetinin yıllık 42,8 milyar avroya yaklaştığı tahmin ediliyor.”

“Çılgın rüyalar… Boş umutlar…”

Kamu kurumları bir yandan Karapınar’ı ‘kömür havzası’na, ‘enerji üssü’ne dönüştürmeye uğraşıp toprağı, suyu dolayısıyla tarımı bitirecek bir işe girişirken bir yandan da Göksu Havzası’ndan getireceği suyla Konya Havzası’nda “azalan yeraltı suyu” sorununa da çözüm bulmaya çalışması dikkate değer. WWF Türkiye 2012 yılında “Çılgın rüyalar… Boş umutlar: Havzalar arası Su Transferi” raporunda bu konuya değinmiş bu projenin sosyal ve çevresel maliyetlerini ortaya koymuştu.

WWF Raporu
KOP Göksu’dan su taşıma projesi
HEAL websitesi
HEAL raporu

Haber: Özlem Katısöz – Yeşil Gazete

Kategori: Manşet

EnerjiManşet

Avrupa’da “kirli” rönesans

The Economist Ocak 2013 sayısında yayınlanan makaleyi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Eray Uygur‘un çevirisiyle sunuyoruz.

***

Avrupa’nın enerji politikası tüm olası seçeneklerin en kötüsünü ortaya koyuyor

Amerika’da kömür üretimi ve kullanımı hızla azalırken, Avrupa’da Uluslararası Enerji Ajansı’ndan Anne-Sophie Corbeau ‘Kömürün bir çeşit altın çağını yaşıyoruz.’ diyor. Bazı Avrupa ülkelerinde elektrik enerjisinin kömür kullanılarak üretilen miktarı neredeyse yıllık %50 oranına çıkıyor. Kömürün, diğer herhangi bir fosil yakıttan kilovat başına ürettiği sera gazı miktarı ile, elektrik enerjisi üretiminin açık ara en kirletici kaynağı olması Avrupa’nın çevresel amaçlarını gülünç duruma düşürüyor. Bu nasıl oldu?

Hikaye yine Amerikan doğalgazıyla başlıyor. Amerikan kuruluşlarının gaza geçmesiyle Amerikalı kömür madencileri yeni pazarlar aramak zorunda kaldılar. Bu arayışı, azalan Çin talebinin dünya kömür fiyatlarını aşağı çektiği ve Ağustos 2011 ve Ağustos 2012 arasında üçte bir oranında azalarak ton başına 100 doların altına düştüğü bir zamanda yapıyorlardı. Bu fiyatlar Avrupa kuruluşlarını hevesli alıcılar haline getirdi. Avrupa’nın Amerikan kömürü alımı 2012’nin ilk altı ayında üçte bir oranında arttı.

Amerika’daki gazın en düşük düzeydeki fiyatıyla karşılaştırınca kömür aslında o kadar da ucuz değil. Ama bu pazarlık, gazın Avrupa’daki fiyatıyla karşılaştırılarak yapılıyor. Sıvı halde taşınmasının pahalı ve gerekli altyapının hala derme çatma olmasına rağmen gaz, ekseriyetle boru hatlarıyla aktarılıyor ve çıkarıldığı yere yakın bölgelerde kullanılıyor. Kömür için dünya piyasası fiyatları geçerliyken, gazın öyle ya da böyle petrol fiyatlarıyla bağlantılı olarak bölgesel fiyatları var. Birçok Avrupa gaz sözleşmesi Rus gaz devi Gazprom ile yıllar önce yapılmıştı ve yapılan yeni görüşme dalgasına rağmen Avrupa gaz fiyatları yüksek kaldı. 2012 yazında Avrupa gaz fiyatları Amerikan gaz fiyatlarının üç katıydı ve kömürden daha pahalıydı. Gazprom 2013 yılında fiyatları azaltacağını söyledi –tahminen %10 civarında- ama bu çok küçük bir değişim sağlayacak.

Bu yüzden kömür Avrupa’daki gazdan daha ucuz ve öyle de kalacak gibi gözüküyor çünkü Avrupa’nın yerel doğal gaz endüstrisi Amerika’nın yıllarca gerisinde (ve belki de asla yakalayamayacak) ve yüksek miktarlarda sıvılaştırılmış doğal gaz ithal etmek için gereken altyapıyı kurmak Avrupa’nın uzun zamanını alacak. Kömür ve gazın göreceli fiyatı Avrupa kuruluşları için hayati önem taşıyor. Kasım 2012’nin başlarında, bir araştırma şirketi olan Bloomberg New Energy Finance’in verilerine göre, Alman enerji kuruluşları gaz kullanarak ürettikleri 1 megavat elektrik enerjisinden ortalama 11,70€ zarar ederken, kömür ile ürettikleri 1 megavat elektrik enerjisi ile 14,22€ kar ediyorlar.

Alman Enerji Dönüşümü’nde gaza yer yok

Fark, ilgili yakıtların fiyatlarını yansıtıyor. Ama o kadar basit değil. Almanya’nın fosil yakıt ve nükleer enerjiden güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş yapmak gibi büyük bir planı var (buna Energiewende ya da enerji dönüşümü deniyor). Yenilenebilir kaynaklarla elektrik enerjisi üretimi sistemde öncelik kazanıyor. Bu, kuruluşların en çok para kazandıkları ve gaz kullanımının mantıklı olduğu günün en kazançlı saatlerinde rüzgâr ve güneş enerjilerinin fosil yakıt kullanarak elde edilen enerjiden pazar payı almasına imkân sağladı (Almanya’da elektrik enerjisi fiyatları güneş enerjisinin de en güçlü olduğu öğlen saatlerinde en yüksek seviyelerinde). Yenilenebilir enerji kaynakları enerji üretiminin alışılagelmiş yöntemlerini bu şekilde yerlerinden ederek kuruluşların mali durumlarını baltalamış oldu. Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s yakın zamanda yaptığı açıklamada tüm sektörün kredi itibarının tehlike altında olduğunu söyledi.

Buna karşılık olarak şirketler yapabildikleri kadar hızlı bir şekilde gazdan kömüre geçiş yapıyorlar, bu yüzden yenilenebilir enerji kaynakları kömürü değil gazı yerinden ediyorlar. Almanya’da Avrupa’nın en büyük kömür tüketicisi RWE, 2012’nin ilk dokuz ayında elektrik enerjisinin %72’sini kömür ve linyit (kömürün daha kirli ve düşük kaliteli formu) kullanarak üretti, 2011’in aynı dönemine oranla %66 daha fazla. Almanya’nın yeni kapasiteye ihtiyacı var çünkü nükleer enerji santrallerini kapatıyorlar: RWE Kuzey Rhine-Westphalia, Hamm’da yeni bir kömür santrali yapıyor ve bir başkasını da Hollanda, Emshaven’de. Almanya’nın en büyük enerji üreticisi E.ON’da Kuzey Rhine –Westphalia’da bir kömür santrali inşa ediyor. E.ON ve ortakları Bavyera’daki bir gaz santrallerini kapatmayı düşünüyorlar. Bir İsveç devlet kurumu olan Vattenfall doğu Almanya’daki bir linyit santralini yeni tamamladı ve Hamburg yakınlarında bir kömür santrali inşa ediyor. Güney Almanya merkezli EnBW Karlsruhe’de bir kömür santrali yapıyor ve bir diğerini de RWE ile birlikte Mannheim’de.

Yeni kömür santrali istasyonları yapmayan ülkelerde bile kömür tüketim miktarı artıyor. Nisan 2012’de kömür, Britanya’nın elektrik enerjisi üretiminde liderliği 2007 başlarından bu yana ilk kez gazdan geri aldı. Ülkenin kömür kullanılarak sağlanan elektrik enerjisi miktarı geçen yılın üçüncü çeyreğinde bir önceki yıldan %50 daha fazlaydı.

Şirketler kömüre saldıracaklardı zaten, çünkü ucuzdu, ama bu saldırma ufukta beliren politik değişikliklerle iyice çılgınca bir hal aldı. 2016’da yürürlüğe girecek olan bir Avrupa Birliği yönergesine göre kuruluşlar yeni AB çevre standartlarına uymayan kömür santrallerini ya kapatmak ya da bir çok pahalı kirlilik-kontrol cihazı ile donatmak zorundalar. Şirketlerin hangi yolu seçeceklerine bu ay sonuna kadar karar vermeleri gerekiyor. Eğer bir şirket santralini kapatmaya karar verirse kapatılması gereken zamana kadar çalışması için azami süre verilecek (ne kadar kirlilik ürettiğine bağlı olarak). Tonlarca kömürü kısa sürede yakmak için çok teşvik edici bir durum.

Bu, kömür talebindeki mevcut artışın bir işaret olduğu anlamına mı geliyor? Merkezi Hollanda, The Hauge’da bulunan sivil toplum kuruluşu Avrupa İklim Vakfı’ndan Tom Brookes ‘evet’ diyor. 2008 yılında Avrupa kuruluşlarının 112 yeni kömür santrali yapma planı vardı. O zamandan bu yana 74’ü iptal edildi ve 14’ünde hiçbir gelişme yaşanmadı. O yüzden Tom Brookes var olan santrallerin de önümüzdeki 12-18 aylık dönemde kapanmasıyla çok büyük miktardaki kömür kapasitesinin yok olacağını tahmin diyor. Yine de 24 yeni santral yapımı planlandı ya da yapım aşamasında. Buna ek olarak kömür kaynaklı enerji istasyonu kurmak için yapılan izin başvurularını sayarsanız, Washigton DC’deki düşünce kuruluşu Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün başvurusu gibi, Avrupa’daki planlanmış yeni kömür santrali sayısı çok daha fazla: 69, ki önerilen 60 gigavatın üzerinde kapasitesiyle Fransa’ya elektrik enerjisinin çoğunu sağlayan 58 nükleer reaktörün kapasitesine yaklaşık olarak eşdeğer.

Yüksek seviyelerde kömür kullanımı en azından bazı ülkelerde bir süre daha devam edebilir. Bloomberg, AB çevre standartlarından en çok etkilenen ülkeler, Britanya, Almanya ve Polonya’yı ayrıntılı bir şekilde incelemiş. Yeni kanunların tam olarak yürürlüğe girmesiyle İngiliz kömür kapasitesinin gerçekten 30 GW’tan 14 GW’a düşeceği tahmin ediliyor. Ancak Almanya’nın kömür kapasitesi çok az değişecek çünkü yeni standartları karşılayan yeni kömür santralleri inşa ediyorlar.

Bu kömür kullanımı artışı politikacıların dünyanın geri kalanı için bir model olarak öne sürdüğü AB çevre politikalarını komik duruma düşürüyor. Avrupa ülkeleri kömürün elektrik enerjisi üretiminden aşama aşama uzaklaştırılmasını ummuşlardı. Aksine kömürün pazar payı gittikçe artmakta.

AB, 2020 yılında karbon salımlarını 1990 seviyelerinin %80’ine düşürmeyi amaçlıyor. 2009’daki ekonomik durgunluğun sayesinde 1990 seviyesinin %17’den biraz daha fazla altına inildi. Fakat 2010’da salımlar artmaya başladı. Bloomberg’e göre 2012’de enerji santrallerinin karbon salımları %3 civarında artarak toplam salımlarını 2011 seviyesinin %1 üzerine çıkardı.

Teoride Avrupa’nın, salımların ticareti taslağı (ETS) olan salım üst sınır ve ticareti sistemi ile belirlenen, karbon bedelleri, bütün bunları daha gerçekleşmeden engellemeliydi. ETS karbon bedeli, daha fazla salım daha fazla karbon kredisi talebi anlamına geleceği için, prensipte salımların artmasıyla birlikte artmalı. Bu yüzden karbon bedellerinin 2012 yılında fırlayacağını bekleyebilirsiniz. Aslında bedel yılın büyük çoğunluğunda miktara göre değişmiyor ton başına 6-8€ arasında işlem yapılıyordu.

Bedelinin ötesindeki karbon

Problem, sistemi düzenleyenlerin, sistemi kurma esnasında, lobi çalışmaları ve ekonomik durgunluğu önceden görememeleri yüzünden şirketlere kirlilikle ilgili fazlasıyla cömert izinler vermesiydi. Bu fazla izinler kömür kaynaklı enerji santrallerinin salımlarının etkisini arttırdı. 12 Kasım’da AB’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu fazla karbon kredilerinin bir kısmının geri alınmasını teklif etti. Ama Polonya’nın muhalefetiyle engellenen teklif o kadarını da sağlamayabilir.

Siyasi belirsizlikler artıyor. AB’nin çözülmeyi bekleyen bir çok başka problemi var ve bu yüzden şu an kimsenin ETS’nin nasıl kurtarılacağı gibi enerji ile ilgili zor kararlar almaya niyeti yok. 2014’te yeni bir Avrupa Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu seçilecek, bu da demek oluyor ki enerji riskiyle ilgili tüm Avrupa’yı ilgilendiren kararlar en azından iki yıl daha savsaklanacak. Avrupa’nın enerji hedeflerinin (yenilenebilir kaynaklar ve verimlilik üzerine olan) 2020 yılına kadar karşılanması gerektiğinden bu zaman çizelgesi, son dakika kargaşalarıyla geçecek yıllar süren siyasi ertelemeleri akla getiriyor.

Böyle belirsizliklerle karşılaşan işletmeler onlardan beklenileni yapıyor: başka bir yere gitmek. Elektrik enerjisi üreticileri birliği EURELECTRIC’in çevre politikaları şefi Jesse Scott, aynı zamanda uluslararası portföyleri de olan Avrupalı enerji kuruluşlarına, önümüzdeki yıllarda nereye yatırım yapmayı düşündüklerini sorduğunda %85’i ‘Avrupa dışı’ cevabını verdi.

Eğer politikalar planlandığı şekilde yürürse yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen elektrik enerjisi zamanla tüm üretimde daha büyük pay sahibi olacak ve Avrupa enerjinin çok daha yeşil bir formuna kavuşacak. Ama şu anda AB enerji politikası en kirletici yakıtın kullanımını destekliyor, karbon salımlarını arttırıyor, kuruluşların kredi itibarlarını zedeliyor ve enerji projelerine olan yatırımları başka yerlere yönlendiriyor. AB’nin iklimden sorumlu üyesi Connie Hedegaard Avrupa’nın enerji ve salımlar konusunda ‘kararlarıyla örnek’ olduğunu iddia ediyor. Nasıl yani?

Yazının özgün haline (ingilizce) ulaşmak için tıklayınız.

Yeşil Gazete için çeviren: Eray Uygur

(The Economist, Yeşil Gazete)

Kategori: Enerji

İklim KriziManşet

Avrupa Parlamentosu iklim için %30’u oyluyor

Avrupa Parlamentosu bugün iklim değişikliğini önlemek için yeni bir emisyon inidirimi hedefini oyluyor.

Oylamaya konu olan tasarı yasalaşırsa AB ülkelerinin karbondioksit emisyonu 2020’ye kadar 1990 rakamlarının %30 altına indirilecek. Bu hedef daha önce %20 idi.

Daha önce 23 Haziran tarihinde yapılması gereken oylama bugüne ertelenmişti.

Yeşiller grubunun ısrarla savunduğu yeni hedefe Muhafazakarlar karşı çıkıyor. AP Muhafazakar grup başkanı Martin Callanan AB’nin rekabet içinde oldukları diğer ülkeler aynı indirim hedefi alınmadan %30 hedefini kabul etmesinin yanlış olduğunu savunarak muhafazakar milletvekillerini hayır oyu vermeye çağırmıştı.

2020’ye kadar %30 indirim kabul edilirse AB’nin bir kez daha iklim konusunda liderlik pozisyonuna geri dönebileceği konuşuluyor.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: İklim Krizi