Köşe YazılarıManşetYazarlar

Yoksa siz atların eziyet görmesinden mi yanasınız?

Bugüne kadar Adalar‘dan söz etmeyeyim dedim, hep kendi kendime. Bu hafta da başka bir konu üzerinde çalışırken, baktım olacak gibi değil. Konu gittikçe büyüyor ve üstelik göründüğünden daha derin. Bu yüzden oturdum, Adalar’da geçtiğimiz hafta yaşanan sorun üzerine yazmaya karar verdim.

Önce izninizle bir giriş yapayım, konumuzla ilgili olduğun düşündüğüm:

Adalar İstanbul‘da kalmış son sayfiye mekanı özelliği taşıyan yerleşim biçimine sahip yer. Geçmişte sur içi İstanbul dışındaki bütün semtler aşağı yukarı bu düzendeydi. 19. yüzyıldan sonra düzenli vapur ve tren seferlerinin başlamasından sonra bir çok semtte benzer bir yerleşim düzeni oluştu. Çekirdeğinde, transfer merkezi özelliği taşıyan istasyon veya vapur iskelesi ve onun çevresinde yürünebilir mesafede bitişik nizam bir yapı dokusu. Yeşilköy, Erenköy, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe… gibi semtlerde olduğu gibi burada çarşı, yani lokantalar, küçük ticarethaneler, üretim, marangozlar, bakkallar, kasaplar, manavlar… bulunurdu. Ayrıca orta sınıf konutları da burada yer alırdı ve her yere yürüyerek ulaşılırdı. Bu yerleşim dokusu içinde her mevsim sürekli bir nüfus yaşardı.

Ancak bir sayfiye mekanının asıl karakteristiğini oluşturan ayrık nizamdaki konut dokusu. Bunlar 19. yüzyılda zenginleşen burjuvaziye ve üst düzey yöneticilere (bürokratlara) ait.  Genellikle yalnızca yaz mevsiminde kullanılırlar. Bir bakıma İstanbul’da modernleşme döneminde, binlerce yıldır var olan ve ta Roma dönemine uzanan bir sosyolojik katmanlaşma (insula/domus tipolojik karşıtlığı gibi) sanki mekanda yeniden üretilmiş. Burada ilginç bir gelişme, şehrin yayılmasını, sur dışına çıkmasını sağlayan tarifeli seferlerin gerçekleştirilmesi ile, şehrin merkezi ile banliyöler ve sayfiye mekanlarının oluşumu.

Faytonlar geleneksel taşıma aracı mı?

Konumuz olan faytonlar ise bu toplu taşıma ve tarifeli seferler (vapurlar, banliyö trenleri) ile bağlantılı olarak gene bir şirket tarafından işletilmeye başlandı. Bu açıdan bakıldığında faytonlar, onlardan önceki atlı arabalar gibi geleneksel taşıma araçları değildi. Modern, dizisel olarak manifaktür sistemi (endüstriyel denebilecek hazır parçalar, fren sistemleri, süspansiyonları ) ile tasarlanmış ve üretilmiş araçlardı.

Toplu ulaşım sistemine eklemlenen bu ikincil taşıma sistemi bu ayrık nizam konut dokusu ile merkez arasındaki ilişkiyi kurmak için kullanıldı. Bu özellikleri ile faytonlar biraz günümüzdeki taksilere benzetilebilir. Bunlar 1980’lere kadar yer yer kullanımda kaldılar. O tarihlere kadar atlı arabalarla yük taşımacılığı da yapılıyordu.

Bu tarihlerde şehirdeki atlı arabaların yasaklandığı görüldü. Bu dönüşüm sırasında atların kıyma yapılmak üzere kesildiği yerlere baskınlar yapıldığı haberleri basında yer aldı. Salam, sucuk gibi yiyeceklerin de at etinden yapıldığı…. İstanbul’da bu dönüşümün yalnızca bir istisnası kaldı: Adalar. Adalar’da zorunlu hizmetler dışında motorlu araçlar yasaklanmış durumda. Koruma Kurulu kararı ile yalnızca fayton kullanımı öngörülüyor. 

Bu aynı zamanda sayfiye mekanı yerleşim morfolojisine de uyarlı bir yapı olarak 19. yüzyıldan günümüze kadar uzandı.

Ancak bugüne kadar korunmuş olan bu mekansal yapının değiştirilmesini isteyenler de var. 1980’lerden sonra bu ayrık nizam yapılar içinde koruma kurulu kararları esnetilerek bir imar seferberliği başladı. Çoğu ahşap köşkler yıkılarak yeniden yapıldı, kat sayıları artırıldı. Bahçelerine yeni apartmanlar yapıldı. 1999 depremi bu gidişi bir ölçüde frenledi. 2010’lardan sonra ise şehirdeki büyük dönüşüm furyasının etkileri Adalar’a da yansımaya başladı. Adalar için hazırlanan Koruma Planları’na kıyılardaki değerli parselleri Seferoğlu örneğinde olduğu gibi imara açacak koşullar kondu. Planlar iptal edilince, “Geçiş Dönemi Yapılaşma Koşulları” içine konmaya çalışıldı.

Ayrıca İstanbul için eşsiz bir değeri olan (Motola Evi gibi) modern mimarlık mirası yapıları çürük raporu alarak yıkmayı ve yerlerine çok katlı yapılar yapmayı sağlayacak yeni yöntemler icat edildi. İmara dayalı bu gelişme modelinin yerleşmesi için bir küçük engel vardı, o da Adalar içi ulaşım. İmar dışı alanların imara açılması ve değerlenmesi için faytonlardan (ya da onların yerini alacak başka küçük araçların) yerini alacak yeni bir toplu taşıma sistemine ihtiyaç vardı. Siyasetçiler, kendi meclislerinde ve partilerindeki organlarda yer alan bu çıkar grubunu temsil ediyorlardı. Onların taleplerini karşılamadan varlıklarını sürdüremezlerdi.  Nitekim bugün karşımıza çıkan bu otoyol ve otobüs projesinin Büyükşehir tarafından on yıldır hazırlanmakta olduğu duyuluyordu.

Denetimsiz gelişen piyasa yüzünden 600’a aşkın at öldü

Bu süreçte atların neredeyse üçte biri öldürüldü. 

Altı ay kadar önce ruam hastalığı bahane edilerek faytonlar yasaklandı. Başlangıçta yaklaşık 1700 at vardı ve bunlardan 500’e yakını bu süreçte hayatını kaybetti. İçlerinde sağlıklı atların da olduğu tahmin edilen 105 at canavarca yöntemlerle infaz edildi. Geriye atlardan yaklaşık 500 kadarı hapsedildikleri ahırlarda bağlı kalmış oldukları için hareketsizlikten öldü. Beslenme sonrası hareket edemedikleri için ölenler de oldu. Durum ancak ölümlerden sonra fark edildi.  Bugün geriye 1100 civarında at kaldı. Sonuçta neredeyse atların üçte biri bu operasyonda hayatını kaybetti.

Adalar’da toplam 277 fayton vardı. Fayton başına 300.000 T.L. ve at başına 4.000 T.L. ödenerek sahipleri razı edildi, 100 milyon T.L. civarında bir bütçe harcanarak operasyon tamamlandı.  Ulaşım araçlarına ne kadar para harcandığı bilinmiyor. Ancak ortada çok açık bir gerçek var: Bu süreç iyi yönetilmedi.

Sonra güya faytonlara alternatif olarak bu toplu taşıma projesi ortaya çıktı. Büyükşehir Belediyesi‘nin yaklaşık on yıldır Adalar’da toplu taşıma projesinin üzerinde çalıştığı duyuluyordu. Belki de fayton işletmeciliğinin karlı bir iş olduğunu düşünüp, tıpkı otopark meselesinde olduğu gibi bir çözüm düşünülmüş olabilir.  Yüze yakın şoför işe alındı, eğitimleri başladı. 60 adet 15 kişilik elektrikli minibüs, 30 adet 4 kişilik elektrikli taksi satın alındı. Yollara şeritler çekildi. Asfaltlar döküldü. Virajlara çelik bariyerler yerleştirildi. 

“Siz faytonları, atların eziyet görmesini mi savunuyorsunuz?” Adalar’da ulaşım için çalıştırılması öngörülen araçları, tek yönlü hale getirilen caddeleri, dökülen yüzlerce ton asfaltı sorgulayanlara böyle soruyorlar.  Atların eziyet görmesinin evet, şu anda Adalar’da uygulamaya konulmaya çalışılan ulaşım sistemi ile yok değil, bir alakası var.

Madem atların eziyet görmesinden söz ediyoruz. Evet, atlar eziyet gördü, çünkü yönetim her konuda olduğu gibi piyasanın denetimsiz gelişmesine seyirci kaldı. Gerekli adımları atmadı. Sorunun bu hale gelmesine yol açtı. Satın aldığı atları da koruyamadı. Ama buna karşılık atlara eziyet etmekle itham edilen bir dolu insan onların yaşam koşullarının iyileştirilmesi için olağanüstü çaba gösterdi, hala gösteriyor. Bugünün zor koşullarında bile her gün kapatıldıkları ahırlara gidip onlara yem götürenler, sağlıkları ile ilgilenenler var.

Evet, şimdi hayvan hakları açısından önemli bir konu var: Şimdi resmi olarak motorlu taşıt trafiğine açılan caddelerde daha önceki düzene alışmış yüzlerce sokak hayvanı ezilerek hayat vermesinin önüne geçmek gerekiyor.

“Siz faytonculardan yana mısınız? Yoksa atların özgürleştirilmesinden?” Böyle yaklaştığınız zaman meselelere süreç odaklı ilgilenmeniz, uğraşmanız gerekmiyor. Bir karar alınıyor, sonra sistem köhneyene kadar öyle kalıyor. Gelişmeleri karşıtlıklar içinde algılamak, kafalarını yormak istemeyenler için büyük bir kolaylık.

Bu durumun yarattığı konforun farkında olan ve bu imtiyazlarını korumak isteyen yöneticiler bu nedenle konulara hiç de süreç odaklı yaklaşmadılar.  Faytonlarda atların eziyet görmesinin, sonraki ölümlerin de asıl nedeni de bu. Görevlerini yerine getirmeyip olan biteni de seyredenler. Bu yüzden meseleye karşıtlık içinde bakmak, onları sorumluluklarını yerine getirmekten muaf hale getiriyor diye düşünüyorum. Çünkü hazırlanan planları, projeleri katılıma açmak zahmetli bir iş. Meseleleri çok boyutlu ve çok yönlü düşünmeyi gerektiriyor.

Adalar’da hiçbir süreç ‘sürdürülebilir’ değil

Adalar’da faytonların sürdürülebilir bir yönetim modeliyle yönetilmediğini zannedersem herkes görüyordu, biliyordu.  Ama bunu yönetime kimse anlatamıyordu. Hem yalnızca faytonlar mı? Bugün de Adalar’da imar konusu da, turizm de sürdürülebilir yöntemlerle yönetilmiyor. Çünkü alanlar ayrıcalıklı piyasa aktörlerine bırakılmış durumda.  Elbette ki onların katılımı da önemli. Ancak katılım denen şey yalnızca piyasa aktörleri ile sınırlı kalırsa, sonuç böyle oluyor. 

Ulaşım planlaması oldu bittiye getirilmemesi gereken, çok boyutlu bir yönetim konusu. Ulaşım kararları bir yerleşim alanındaki her türlü gelişmeyi etkiliyor ve yönlendiriyor. Bu nedenle ulaşımın planlanması şehircilikte temel bir konu.

Dar bir bakış açısıyla gerçekleştiren her uygulama “çözüm” zannedilen uygulamaları kısa zamanda soruna dönüştürüyor.

Onbeş kişilik otobüsler, motorlu araç trafiğine göre düzenlenmiş yollar Adalar’ın, şehirde eşine benzerine az rastlanır bir yerleşim alanın kısa zamanda şehrin diğer yerlerine benzemesine yol açabilir.

İmamoğlu acaba durumun farkında mı?

Sayın İmamoğlu 19 Haziran Cuma günü Adalar ilçesini ziyaret etti.

Öncelikle kendisine bir teşekkür etmek gerekiyor, Adalar’ın sorunlarıyla ilgilendiği ve uygulamaları yerinde görmeye geldiği için. Ama bu görüşmede nedense sivil toplum temsilcileri yer almadılar. Özellikle onlar dışarıda tutuldular. Konuşmalarına fırsat verilmedi.

Kendisini karşılayanlar içindeki önemli bir kalabalık Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirmeyi amaçladığı toplu taşıma sistemini eleştiren sloganlar sergiliyordu. Bu nedenle kendisini karşılayan büyük bir topluluğun ulaşımla ilgili aldığı kararı neden eleştirdiklerini anlamış değil. Orada bulunan topluluğu “faytoncuların savunucuları” olarak adlandırıyor. Belli ki birileri kendisine yanlış bir bilgi vermiş, katılımı yalnızca çıkar gruplarının ayrıcalık arayışı olarak görenler tarafından.

Bu arada bir kadın kızgınlıkla “Katil Başkan” diye bağırdı. “At Katili” diye bağrışını tekrarladı. Bence büyük bir hataydı, sistemdeki sorunu İmamoğlu’na mal etmek. Bu yüzden Adalar’a bu tepeden inme ulaşım modelini monte edilmesini protesto etmek isteyenler bu sloganı benimsemediler. Ama belli ki birileri benimsemiş ve tıpkı iktidardakilerin yaptıkları gibi algı yönetimini bu slogan üzerinden gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu topluluğu “faytoncuların dostları” olarak itham ettiler. Oysa bu çaresiz topluluğu çoktan parayla razı etmişlerdi.    

Buradaki ötekileştirilen, dışlanan topluluğun amacı yapılana itiraz etmek değildi. Yönetimin daha başarılı olması, daha iyi yönetmesi için yalnızca “katılım” talep ediyordu ve bunun için çaba gösteriyordu.

Peki katılım nasıl olur? Adalar için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna yönetimin kendisinin tek başına karar vermesi ile olmaz. Alternatiflerinin bağımsız olarak gerçekleştirilmesi ve tartışılması gerekir. Karar alındıktan sonra “biz sizin için neyin uygun olduğunu düşündük” demekle olmaz. Yalnızca “araçların seçimi hatalı”, ya da “bu araçların tasarımı çok kötü” diye eleştirmek yerine  Adalar’ın özellikleri dikkate alınmadan dayatılan sistemi sorgulamak gerekir. Zannedersem İmamoğlu da durumun farkında. Olan oldu ama hem planlama hem tasarım için ileride yarışma düzenlemekten falan söz etti.

Adalar İstanbul için bir laboratuvar olmalı

Adalar’ın Büyükşehir’in farklı bir yönetim modelini deneyimlenmesi için, bir “pilot uygulama” gerçekleştirmesi için çok değerli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Adalar Büyükşehir için bir laboratuvar olabilir.  “Pilot uygulama” ne demek? Başka uygulamalar için örnek alınacak, dersler çıkarılacak bir uygulama.

İmamoğlu’nun seçimlerde söz verdiği gibi “inşaata ve spekülasyona dayanan büyüme modeline karşı bir alternatif geliştirmesi” için bugüne kadar nispeten özelliklerini korumuş olan Adalar’ın uygun bir yer olduğunu düşünülebilir. Bu amaçla katılımcı bir yönetim uygulamasını göstermesi, yenilikçi bir şehircilik deneyimini somutlaştırması için bir fırsat olabileceği de.

Bu açıdan İmamoğlu’nun bu ziyaretinde Adalar Enstitüsü, ziyaretçi yönetimi, organik tarım, ekolojik onarım, kıyıların halka açılması gibi önemli konular ulaşımla ilgili bu sert tartışmaların gölgesinde kaldı. Oysa bu süreç katılımla gerçekleşmiş olsaydı, bu olumsuzlukların hiç biri yaşanmaz, İmamoğlu çok daha başarılı bir iş yapmış olurdu.

Açılışın yapıldığı gün bir de ayrıca kaymakamlığın bu araçların trafiğe çıkmasına izin vermediği açıklandı. Belki açılış günü olay başka bir mecraya çekilmek, açılış günü gerçekleştirilmek istenen gösterinin engellenmesi istenmiş de olabilir. Ancak trafik belgelerinin alınmadan açılışın yapılması da bir tuhaf. Eğer bu karar siyasi ise, İmamoğlu’nun arkasına Adalar halkını alması, katılımı önemsemesi iyi olurdu. Her konuda olduğu gibi.   

 

Doğa MücadelesiManşet

Savory Enstitüsü’nden Monbiot’ya cevap: “Dünyayı kurtarmak için zamanımız tükeniyor”

monbiot_savory10George Monbiot’nun 4 Ağustos’ta The Guardian’da yer alan yazısına, Savory Enstitüsü’sü tarafından verilen cevabın, Savory Enstitüsü Türkiye gözesi olan Anadolu Meraları tarafından yapılan ve şu sayfada yayımlanan çevirisini Yeşil Gazete okurlarıyla paylaşıyoruz.

Söz konusu makalesinde Monbiot, o günlerde Londra’da devam eden ve Savory Enstitüsü tarafından düzenlenen “Meraları Yeniden Kazanmak” konferansındaki argümanların “bilimsel ispatları” olmadığını iddia etmiş ve kurucusu Allan Savory’yi eleştirmişti. Monbiot’nun makalesinin ardından L. Hunter Lovins’in The Guardian’da, SustainableFoodTrust’in direktörü Patrick Holden’ın da SustainableFoodTrust‘ta Monbiot’yu eleştiren yazıları yayımlanmıştı.

Savory Enstitüsü’nün ve Bütüncül Yönetim’in kurucusu olan Allan Savory, 13-15 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da olacak. Anadolu Meraları ve Ormanevi Derneği davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Savory, IFOAM öncesi önkonferansta yarım günlük bir konuşma/atölye düzenleyecek. Atölye hakkında detaylı bilgi almak ve kayıt olmak için şu sayfayı inceleyebilirsiniz.

***

Dünyanın çeşitli yerlerinden çiftçiler, kırsalda yaşayanlar, çiftlik sahipleri, bilim insanları ve girişimcilerden oluşan harika bir topluluk, 1-2 Ağustos 2014 tarihinde Savory Enstitüsü konferansı “Putting Grassland to Work” (“Meraları Yeniden Kazanmak”) için Londra’da bir araya geldi. Katılımcılar değerli hikayelerden, bilimsel araştırmalardan ve oluşturulan ağlardan ilham aldı, öğrendi ve güçlendi. Konferanstaki tüm konuşmaları internette yayınladık, şu adresten izleyebilirsiniz.

George Monbiot’nun The Guardian’da yayınlanan köşe yazısı açıkçası bizi üzdü. Monbiot’un konferansa katılamamış olması şanssızlıktı. Kendisini Temmuz ayı başında bizzat davet etmiştik konferansa, ardından email listemize ekledik ve konferans devam ederken bizimle iletişime geçtiğinde tekrar davet ettik. Diğer bir şanssızlık da, görünen o ki, köşe yazısını yayınlamadan önce webstreaming aracılığıyla sunumları izlemek veya ayrı ayrı bilim insanları, uygulayıcılar ve kolayca erişebileceği biz Savory Enstitüsü çalışanları ile irtibatta bulunmak için de vakit bulamamış olmasıydı.

Bizler birçok Monbiot çalışmasının hayranıyız ve paylaştığımız çok sayıda ortak nokta var. Örnegin, Monbiot’nun avcı-av ilişkisinin önemi üzerine yaptığı TED konuşması favorilerimizden biridir ve bu konuşmayı kendi ağımızda da paylaşmıştık.

Biz Londra’daki bu konferansı planlarken, Monbiot gibi gazetecilerle iletişime geçmek, hemfikir olduğumuz veya olmadığımız konularda tartışmak ve ilişkiler kurmayı çok önemsedik. Konuşmacı ve katılımcıların birikimlerinin, katılımcılar için inanılmaz bir eğitim fırsatı yaratacağını biliyorduk. Bizler iyi eğitimli bir kamuoyunun günlük gıda alışverişi seçimleri ile gıda üreticilerini ve haliyle tarımın şeklini ve şemalini değiştirebileceğini, mera hayvancılığının da doğru biçimde yapılmasını sağlayabileceğine inanıyoruz. Bu amaçla, Allan Savory ile görüşmeden önce ve sonra elimizdeki tüm belge ve kaynakları Monbiot ile paylaştık – açıklamalar ve soru işaretlerine yönelik bağlamsal yanıtlardan, bütüncül yönetilen çiftlikleri gözlemleyen bilimsel olarak değerlendirilmiş makalelere, eleştirilerini temellendirdiği yazıların ve bilimsel delillerle aksi ispatlanmış cevaplarına kadar… Bunların hiç biri Guardian’daki köşe yazısında yer almadı.

monbiot_savory9Bununla beraber, bu yazıyı Monbiot’yu eleştirmek için kaleme almadık. Amacımız, The Guardian makalesindeki bazı yanlış anlaşılmalara ışık tutmak ve hepimize yeni pencereler açacak bir ortak zemini bulma sürecine katkıda bulunmak.

Öncelikle, Savory Enstitüsü’nün misyonu meralar üzerine yoğunlaşmıştır, hayvancılık üzerine değil. Meralar, dünyadaki en üretken karasal ekosistemlerden biridir, ve muhtemelen en az takdir edilenidir aynı zamanda. Bunun bir kanıtı da, dünyanın en büyük tahıl ziraati bölgelerinin eski meralar olmasıdır – derin bir üst-toprak katmanına sahip olan, devasa miktarlarda karbon ve su depolayan meralar…

Sağlıklı bir ekosistemin işlevi “çürüme” süreçlerine son derece bağlıdır. Büyük Britanya gibi tum yıl boyunca nemli ve yağışlı yerlerde böcekler ve mikroorganizmalar, otların büyüme sezonu sonlandığında monbiot_savory8parçalanmalarına yardım eder. Bununla beraber, dünyanın büyük ölçüde geri kalanı gibi nem ve yağışı sadece belli dönemlerde alan yerlerde çayır bitkileri bir çürüme mekanizmasına ihtiyaç duyar. Kuruma gerçekleştiğinde, mikroorganizma ve böcek popülasyonları etkisizleşir veya yağışlı sezonun sonunda ölür. Otlar, güneş altında “bir başlarına” kaldıklarında, belli bir süre sonunda kimyasal oksidasyon ile gri renge dönerler. Çürümeden farklı olarak, bu oksidasyon çok yavaştır, eski otlar ayakta kalır ve toprak üzerindeki yeni büyüme noktaları için gerekli güneş ışığını bloke ederler. Bu otlar öylece bırakılırsa sonraki dönemde gerçekleşecek yeni büyümeleri engelleyerek yıllarca ayakta kalır ve sonunda ölürler.

İnsanlar, tarih boyunca bu büyüme-çürüme döngüsünü mümkün kılan olan vahşi otçul sürülerinin büyük kısmını yok ettiklerinden bu yana, döngüyü tamamlamak için “anız yakmayı” bir araç olarak kullanageldi. Yakma, çok yüksek miktarda sera gazı salımına yol açar, toprağı çıplak bırakır ve rüzgar ve su erozyonuna mahkum eder. Toprağın altındaki ve üstündeki tüm yaşam etkilenir.

monbiot_savory7Kuru, yalnızca dönemsel olarak nemli bu iklimlerde, vahşi geviş getirici büyük hayvan sürüleri sürekli toplu halde ve hareket halinde otladığı zamanlarda, ekosistem işlevi bozulmamıştı. Bu, Allan Savory’nin 1960’larda dile getirdiği avcı-av ilişkisi bulgusuydu: Avcı hayvanlar nedeniyle otçul hayvanlar sürü halinde ve sürekli hareket ediyorlar, bu sayede meralardaki biyolojik çeşitliliği ve bereketi devam ettiriyorlardı. Geviş getiren hayvanların bağırsakları, biyolojik çürüme gerçekleştiren milyarlarca mikrop icin taşınabilir bir nem kaynağı gibi calışmaktadır. Bu, “doğa aklı”nın işleyişidir. Hayvanlar otları sindirir ve biyokütlenin çok büyük kısmını mikrop ve besin maddeleriyle zenginleştirilmiş olarak, arazideki yaşam tarafından “hazır kullanılabilir” halde toprağa geri verir. Ayrıca bu sürüler otları ezerek toprak örtüsü sağlarlar ve toprağın su tutuşunu arttırması, suyun akarak gitmesini ve buharlaşmasını engellemek üzere sünger gibi davranabilmesi için gerekli şartları oluştururlar – malçlamanın bahçe yataklarında gerçekleştirdiği ile hemen hemen aynı şekilde. Hiçbir otlayıcı kendi dışkısı ve üresi üzerinden beslenmek istemediği için sürüler halinde ve sürekli hareket eder, bu da aşırı otlama riskini en aza indirir. Dr. Elaine Ingham, bitkilerin hayvanlarca otlanıp “rahat bırakılmasından” sonra girdiği “toparlanma” sürecindeyken toprak yaşamında neler olduğunu şaşırtıcı detaylarla anlattı: Sağlıklı bir üst-toprak oluşur, biyolojik süreçler harekete geçer ve doğa, hayat, tam anlamıyla serpilerek gelişir.

Bu, otlatma ve hayvancılığın her durumda iyi olduğu anlamına gelmez. Monbiot ve çok sayıda hayvancılık karşıtı aktivist ile aynı fikirdeyiz; münavebeli ya da sürekli otlatma şeklinde olsun, ehlileştirilmiş hayvanların otlatılması, çoğu durumda, arazilerde çok büyük hasarlara yol açtı. Endüstriyel/modern ahır tipi, besleme kabinli (CAFO – Concentrated Animal Feeding Operation, “Konsantre Hayvan Besleme Operasyonu) hayvancılık ve et üretimi, arkasında yığınla çevre felaketi bırakır. Sonuç olarak, Tony Lovell’in konferansımızdaki konuşmasında ustalıkla belirttiği gibi, “hayvancılık”la “doğru şekilde yönetilen hayvancılığı” birbirinden ayırmak çok önemlidir. Sorun, hayvancılık değildir. Hayvancılık, idare ve planlanma şekline göre büyük sorunlar da yaratabilir, devasa çözümler de.

Dünyada çok büyük miktarda açık alan, yaşamlarını idame ettirmek için bu arazilere bel bağlayan (ve özellikle de hayvancılıkla geçinen) insanlar tarafından kullanılıp kollanmaktadır. Bütüncül Yönetim, monbiot_savory6esasen, çevrenin ihtiyaçlarını karşılarken aynı zamanda insanların ekonomik ve kültürel ihtiyaçlarını da gözeten bir karar verme çerçevesidir. Arazide hayvan sürülerinin olduğu durumlarda örneğin, reçete olarak sunduğumuz bir otlatma “sistemi” asla sunmuyoruz. Bunun yerine, stratejik ve dinamik bir süreç kullanıyor ve öğretiyoruz. “Bütüncül Planlı Otlatma”, toprağın verimini ve sağlığını güçlendirirken, ondan yararlananların nakit akışı ve kazanç ihtiyaçları ile kültürel bağlamlarını da gözeten bir yaklaşım olarak dünyada başarılı bir şekilde kullanılıyor.

Otlatma sistemleri “reçeteci”dir. Bütüncül Planlı Otlatma, hayvanların çok sayıda etmen etrafında hareketlerini planlar; ihtiyaç duyulan bitki ve toprak toparlanma süreleri, yabani hayat yaşam alanı gereklilikleri, türlerin yaşam döngülerindeki hassas zamanlarda korunması, su mevcudiyeti, hayvanların besin gereklilikleri, yönetim lojistiği, nakit akışı, sosyal ve kültürel gelenekler ve inanışlar, yaşam kalitesi, vb… Bütüncül Planlı Otlatma, Arazi Planlama, Finansal Planlama ve Ekolojik Gözlem süreçleri Bütüncül Karar Verme çerçevesi ile birlikte kullanılmakta, uygulayıcıların kendi bağlamlarındaki büyük karmaşıklıkları başarılı bir şekilde yönetmelerine yardım etmektedir.

monbiot_savory4Arazi sahipleri, karar alma süreçlerini yıldan yıla iyileştirmek için mümkün olduğunca çok veri ve nokta fotoğrafı toplamaları ve ekosistemle bağıntılı olarak verdikleri her kararın yanlış olduğunu varsaymaları için teşvik edilir. Verilen kararın yanlış olduğu varsayılırken “erken uyarı sinyalleri” tanımlanır ve bunlar gözlemlenir, izlenir ve proaktif olarak değişiklikler yapılır. Toplanan veri ve öncül gözlemler temel alınarak tekrar planlama yapılır. Bu geri bildirim döngülerinin çok değerli olduğu defaatle kanıtlanmıştır. Yıl boyunca yağış ve nemi, Britanya’nın çoğundaki gibi olan yerlerdeki insanlar dahi bu yöntem ve uygulamaların, arazilerinin verim kabiliyetlerinin dramatik biçimde artışı ve ekolojik döngülerle, finansal dengelerini ve yaşam kalitesini aynı anda güçlendirme yolunda çok işlevsel olduğunu deneyimledi. Mesele, bütüncül karar verme yaklaşımı, stratejik planlama ve proaktif biçimde devam ettirilen kontrol ve yeniden planlamadır.

Doğa, akıl almaz derecede karmaşıktır ve bu karmaşıklığı yönetmek çok zor, insanlğın henüz layıkıyla beceremediği bir iştir. Eğer bir saatten bir yay veya dişli çarkı çıkartırsanız eksik parçayı yerine koyana kadar çalışması duracaktır. Eğer bir türü, işlevsel bir topluluktan çıkartırsanız öngörülemeyen sonuçlar olacaktır, fakat sistem daha az karmaşıklık ve direnç seviyesinde kendi kendini organize edecektir. Bu konuda şu videoyu tavsiye ederiz.

Monbiot’nun makalesinde ısrarla vurgulanan noktalardan biri de Bütüncül Yönetimi destekleyen bilimsel araştırmaların ve makalelerin sayısının artması gerekliliğiydi. Bilim tek-değiskenli değişimleri incelemekte oldukça başarılı, fakat bir sistemi bütün olarak “çalışabilecek” noktaya henüz ulaşmadı. Ekoloji, eğitim, politika, ekonomi, sağlık, tarım ve besin gibi örneklerini verebileceğimiz bu “yumuşak” sistemler, bilim insanlarının çözüm bulması gereken ciddi sorunlar yaratan “bütün”lerdir. Bu bütünlerin kompleks (karmaşık) sistemler olması, bu alanlarda yapılan çalışmalarda birbiriyle çelişen, hatta birbirine tam anlamıyla zıt sonuçlar çıkmasının da son derece doğal bir sebebidir.

monbiot_savoryFarklı karmaşık sistemlerde uygulanan yönetimlerin sonuçlarını göstermek için ek araştırma ve kanıtlara duyulan ihtiyacın farkındayız. Biz, bütünü göz önüne alan uzmanlarla da, sistemlerdeki tek bir değişkene odaklanan bilim insanlarıyla da aktif olarak çalışıyoruz. Londra’daki konferansta da, hayvancılık kaynaklı sera gazı salımlarından, ekosistem sağlığına, toprak biliminden İklim Değişikliği’ne ve toplumsal refaha kadar bir çok konuda çalışan bilim insanını Monbiot ile e-posta üzerinden bir araya getirdik. Bütüncül Yönetim üzerine hakemli dergilerde yer alan makaleler de var. Ancak bu çalışmaların genelde, Bütüncül Yönetim’in “duruma ve yere göre değişen, reçeteci olmayan” yaklaşımı nedeniyle vaka veya yer özelinde çalışmalar olduğunu da not etmek lazım. Bütüncül Yönetim’in uygulanması ve çıktıları bağlamın nüans ve farklılıkları ile içsel dinamik doğası tarafından çerçevelenir, bu nedenle “siyah mı beyaz mı?” gibi her yerde ve koşulda tekrarlanabilir cevapları olan sorular yöneltmek mümkün değil.

monbiot_savory2Savory Enstitüsü bütün proje alanlarında ekolojik ve sosyal belirteçlerin sürekli gözlemini sağlamak ve temel verileri elde etmek için bağımsız gözlemleme ortaklarıyla işbirliği yapar. Kendimizin ve uygulayıcı topluluğumuzun öğrenme süreçleri ve başarısını amaçlamamızın yanısıra, politika yapıcılara bilgi verme ve üreticilerin pazarda katma-değer fırsatlar elde etmesi ve daha büyük ölçekli gayretler içinde olan (UN Global Compact, FAO Agenda for Action ve the Global Roundtable for Sustainable Beef, gibi) stratejik partnerlerimize gerekli bilgileri sunabilmek için, güvenilir verilere sahip olma hususuna özel bir önem veriyoruz.

Bu önemli çalışma artık Allan Savory’nin ötesine geçiyor. Savory’nin anlayışının nasıl sonuçlar ürettiğini en iyi anlatacak olanlar, dünyanın dört bir yanındaki binlerce uygulayıcı, eğitimci ve savunucularımız ile onların aileleri ve içinde yaşadıkları topluluklardan oluşan ağımızdır. Yaklaşık 15 milyon hektar arazi, bu proaktif yönetim anlayışı ile yönetilmektedir. Londra’daki konferansımız, üzerinde yaşanabilir her kıtadan 25’in üzerinde ülkeye ev sahipliği yaptı. Bu insanlar, bu işin çıktılarını kendi arazilerinde, kendi yaşamlarında, kendi ekonomik döngülerinde birinci elden tecrübe eden kişilerdi.

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Jt3O4v-v3tU

Savory Enstitüsü geçtiğimiz yıllarda, Bütüncül Yönetim’in öğretim ve öğrenimine hız kazandırmak ve bunu yaygınlaştırmak için, dünyanın çeşitli bölgelerinde yerel olarak yönetilen “Göze”lerden (Hub) oluşan küresel bir ağ oluşturmak temelli bir strateji hazırladı ve bunu uygulamaya başladı. Her bir gözenin örnek/uygulama arazileri var ve bu gözeler ticari çiftlik sahiplerinden göçebelere kadar her ölçekte “arazi yöneticileri” için eğitim, danışmanlık, uygulama desteği ve gözlem hizmetleri sağlıyor. Bu yolda önemli yok katettik ve şu anda İsveç, İspanya, Türkiye, Kenya (birden fazla), Zimbabve, Güney Afrika, Arjantin, Şili, Meksika (birden fazla) ve ABD’de (birden fazla) gözelerimiz var.

Örneğin, Arjantin’deki Savory Göze’si 60’ın üzerinde çiftçiye tesir etti, eğitti ve 1.2 milyon hektardan fazla bir alanı etkiliyor. Şili’deki göze de bir o kadar başarılı: 20’nin üzerinde büyük ölçekli çiftlik ile monbiot_savory1çalışıyor, 400.000 hektarda Bütüncül Yönetim uygulanmasını sağlıyor. Her iki gözenin de doğa koruma konusunda birlikte hareket ettikleri The Nature Conservancy ve pazarlamada avantaj yaratmalarını sağlayan Patagonia Inc. gibi önemli ortakları var.

Yakında Birleşik Krallık’ta da bir gözeye sahip olmayı dört gözle bekliyoruz ve yüksek-çeşitlilikte hayvancılık ve ziraat yapan genç ve girişimci bir çiftçi başta olmak üzere ilgi duyan üreticilerle görüşmelerimizi sürdürüyoruz. Eğer dünyanın herhangi bir yerinde bir göze kurmak istiyorsanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. Birleşik Krallık veliahtı Prens Charles’ın ve diğer önemli isimlerin bizlere verdiği büyük destek de önemli ve yeni fırsatlar yaratıyor. Belki de Monbiot yakın gelecekte bütüncül yönetimin sonuçlarını kendi gözleri ile görme şansına sahip olacak.

Monbiot ve ilgilenen kişileri dünyanın çeşitli yerlerindeki gözelerimizi ve proje alanlarımızı ziyarete davet ediyoruz. İlk akredite gözemiz olan Zimbabve’deki Africa Centre for Holictic Management’ı öneririz, örneğin. Burası muazzam sosyal ve politik zorlukların içinde uzun yıllardır bütüncül olarak yönetilen ve dikkat çekici sonuçlar yaratılmış bir yer ve aynı zamanda Allan Savory’nin de evidir. Arazide vahşi yaşam popülasyonlarında büyük artış oldu ve araziyi terk eden türler toplu halde geri döndüler. Bütün bunlar arazide bütüncül ve “doğru” şekilde otlatılan hayvan sürüsünün büyütülmesi ve bunun sonucunda ekosistem işlevlerinin onarılmasıyla yaşandı. Yakın çevredeki köylüler eğitildi ve şimdi onlar da arzuladıkları yaşamları inşa etmek için aynı karar verme çerçevesini kullanıyorlar. Ve daha kaliteli bir yaşam, tabaklarında bol yemek ve kültürlerini devam ettirmek için artık bir umut ışığı görüyorlar.

Monbiot’nunkine benzer eleştriler ile ilgili olarak, görüş farklılıklarımız üzerine tartışmak için bir ömür harcayabilirdik ama yapılacak çok iş var, ve zamanımız tükeniyor. Dünyanın ihtiyacı olan şey işbirliği. Bizler, birbirimizi taşlamak ve suçlamak yerine, arazilerini yeniden canlandıran ve gelecek nesillere dirençli bir şekilde inşa eden insanlara yardım etmek için birlikte çalışmanın yollarını bulmaya kararlıyız.

Bu muhabbetin devamını dört gözle bekliyoruz.

Köşe Yazıları

Kırsala Dönüş [3]: “Sözlük”

Durukan Dudu

“Kırsala Dönüş” dizisinin ilk yazısı “Başlıyor”u şu adresten okuyabilirsiniz.

Dizinin ikinci yazısı “Algoritma”yı şurada okuyabilirsiniz.

“Kırsala Dönüş” dizisinin 4. yazısı “Kapkara”yı şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala dönüş yazı dizisinin 5. yazısı “Balonlar ve konfetiler”i şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş yazı dizisinin 6. yazısı “Dört Yol”u şu adresten okuyabilirsiniz.

***

Yeşil Gazete’nin son bir haftadır geçirdiği teknik bakım ve toparlama süreci pazar gecesi sona erdi. “Kırsala Dönüş” yazı dizisinin 3. bölümü de 1 hafta gecikmeyle karşınızda.

Geçen yazıda kaldığım yerden, giriştiğim “Kırsala Dönüş” sözlüğünden devam ediyorum. Sözlük 3 veya 4 yazı daha devam edecek. Okuması, takibi zor gelebilir. Tanımlarda kullanılan bazı kavramlar için sözlüğün başka bi’ harfini açıp, o kavramı da ayrıca okumanız gerekebilir zaman zaman. Umarım öyle olur. Bir oturuşta huppp diye içilebilen yazılara alıştık. Ben de çok seviyorum o-şekil yazılar okumayı. Hele öyle yazmayı becerdiğimde, dünyalar benim oluyor. Ama bu farklı. Emek harcamadan olmaz, olmuyor, olmamalı. Olmuş gibi görünse de olmuyor. Bi’ çılgınlık yapın, okurken emek harcayıverin bu sefer.

Tanımları kelimeleri cımbızla seçe seçe, becerebildiğim en goygoysuz biçimde vermeye çabalıyorum. “Neredeyse her bir kelimenin orada olmak için bir sebebi var. Bence, en azından”, demeye getiriyorum.

Ya da, “şeytan ayrıntıda gizli.”

***

Dikey (kurumsallaşma): Topluluktaki/toplumdaki etkileşimlerin (duygu, diyalog, fikir alışverişi, haberleşme, güvenlik, ticaret, vs.) bireyler arasında doğrudan ve aracısız olmak yerine, bir takım “medyalar” aracılığıyla yapılması hali. Devletin tüm aygıtları, temsili demokrasi, anaakım medya, çok-aracılı ve anonimleştirici gıda tacirliği bu duruma örnektir. Dikey kurumlar, alıgsal (kimlik) ve pratik (ekonomik) düzeyde “bir arada yaşayan” insan sayısının, birbiriyle doğrudan etkileşimde olabilecek üst sınırları aştığı durumlarda kendiliğinden ortaya çıkar ve bu “eşik aşımının” büyüklüğüyle doğru orantılı olarak dikey kurumlar büyür, kamusal alanın dominant biçemi haline gelirler.

Doğal/ekolojik yaşam: Tek başına Tarzan (ya da, şahsen tercih ettiğim şekliyle, “Ranger”) tipi, mevcut anaakıma göre radikal bir yaşam tarzından, organik gıdanın tercih edildiği ve geri dönüşümün elden geldiğince uygulandığı reformist bir yaşam seçimine kadar çok geniş bir skala için kullanılan ortak isimlendirmedir. Bunun gibi çok değişkenli durumlar için net tanımlar yapmak zordur, bir referans noktası gerekir. Benim tercih ettiğim referans noktası şu: “Herkes böyle yaşasa ekosistemler en azından gerçek anlamda sürdürülebilir olur, tercihen onarım sürecine girer” denebilecek eşiğin üstündeki her türlü yaşam tarzı. Diğer bir deyişle, insanların geri kalanından daha ekolojik bir yaşam tarzına sahip olmak değil, nesnel olarak ekside olmayan, tercihen artıya çıkan tüm yaşam formları.

Şarkı söyleyerek toprağı masajlamak. Dans ederek olmaz ama, toprak sıkışır. Foto: Ormanevi Kolektifi

Şarkı söyleyerek toprağı masajlamak. Dans ederek olmaz ama, toprak sıkışır. Foto: Ormanevi Kolektifi

Ego/Bencillik: Bireyin tüm yaptıklarının temelinde kendi çıkarını gözetmesi hali. Bu tanımlamaya göre gerçek anlamda ve sürekli aşkın, sayıları milyonda bir olarak tanımlanabilecek bazı bireyler hariç herkes egosuyla hareket eder, bencildir. Ve bunda hiç bir sorun yoktur. Hatta, egoyu ehlileştirmeye çalışmak ters teper. Şöyle soralım: “Neden egomuzdan sıyrılıp bilge olmak isteriz?” Cevap: Egomuz, bilge (aşkın, üstün, kusursuza yakın) olmamızı ister. Haliyle, egodan sıyrılmak için çaba sarfetmek çok yanlış bi’ hata. Gerçek çözüm, egonun farkında olmak. Egoyla (kendinle) barışmak. Egoyu (kendini) terbiye etmek. Egoyu (kendini) sevmek. Zaman ister, emek ister, acı ve gözyaşı ister. Özelde kırsala dönüşün, genelde “devrim olmanın” gereğidir.

Ekoköy: Kırsala dönüş biçemleri arasında adı en çok duyulan, en çok arzulanan, ve gerçekte en az hayata geçirilendir. Her ekoköy farklıdır; iç-sistemi, “ortamı”, mülkiyet ilişkileri, “niyetli topluluklar” kavramındaki “niyet”leri, öncelikleri, dünyanın geri kalanıyla ilişkileri, karar alma süreçleri ve üretim-tüketim örüntüleri zengin bir yelpazede değişkenlik gösterir. Buna rağmen, ekoköy olarak tanımlanan modellerin ortak yanları var: 1) Dikey kurumsallaşmaya neden olmayacak, yani her bireyin birbiriyle az veya çok doğrudan etkileşime girebileceği kadar az (ortalama 200 kişiden az), topluluk olarak nitelendirilebilecek sayıda (ortalama 10 kişiden fazla) insanın temel ve sürekli meskeni olmak, 2) ekonomik açıdan, hem üretim miktarı hem de çeşitliliği olarak (ve tabi, bu miktar ve çeşitliliğin devamı için gerekli bakım/yapım/araç üretimi pratikleri anlamında) önemli oranda kendine yeterli (ve kendine yeterliliği zamanla artan) dolaysız üretim-tüketim ağları olarak işlemek, 3) Sakinleri için sadece mesken aidiyeti değil, aynı zamanda birincil topluluk ve ekonomik aidiyetleri de oluşturması (ya da, “Nerelisin?” sorusuna cevabın “X ekoköylüyüm” haline gelmesi) 4) Ekoköy-dışı dünyaya “bağımlı” olmaması [Önemli: Dükkandan bilgisayar almak ya da bölgedeki diğer bir ekoköyden takasla şarap edinmek bağımlılık değildir. Bağımlılık, etkileme/değiştirme olanağına sahip olunmayan yapı ve kurumların sunduğu bir hizmet veya mal olmadan tamamen veya çok büyük oranda işlevsiz hale gelme durumudur. “Bağımlı mısınız, değil misiniz?” diye bir test olsa, tek sorusu şu olurdu: “Medeniyet (dikey kurumsallaşmalar bütünü) tamamen çökse bir gece ansızın, temel yaşam pratikleriniz değişerek/zorlaşarak da olsa devam eder mi?”] Ekoköylerin kriterlerinden biri olmasa da bence sahip olmaları arzu edilecek başka bir özelliği de, sakinlerinin gönüllü sadelik yolunda ve niyetinde olmaları. İddiam, bu niyet ve yolda olunmadığı sürece, yukarıdaki 4 kritere tam anlamıyla ulaşmanın mümkün olmadığı. Bir de not: Bu yazının yazıldığı tarih itibariyle, Türkiye’de henüz bir ekoköy yok.

Bağımsızlık. Foto: Ormanevi Kolektifi

Bağımsızlık. Foto: Ormanevi Kolektifi

Ekolojik çiftlik: Dikey kurumlardan gelen dış girdilere asgari düzeyde muhtaç, tarım zehiri ve sentetik gübre kullanmadan üretim yapan, bu üretimi de belli oranda çeşitlilik gösteren üretim merkezleri. Ekoköyden önemli bir farkları da sabit/temelli yaşayan ve ortak çalışan insan sayısının azlığı ve toplam üretim miktarının tüketim miktarından daha yüksek olmasıdır. Bu anlamda ekolojik çiftliklerin, konvansiyonel üreticiler/çiftlikler kadar olmasa da, ürettiklerini satıp karşılığında para kazanma ihtiyacı vardır. Ekolojik tarım yapan diğer üreticilerden ayırdedici noktaları (bunları “çiftlik” yapan), üretimin çeşitliliği ve lojistik sistemlerinin nispeten oturmuş olmasıdır.

Ekolojik onarım: Bireyin ve topluluğun özellikle arazi yönetiminde aldığı kararlar, yaptığı seçimler ve gerçekleştirdiği faaliyetlerle ekosistemlerin kendini onarma süreçlerini mümkün kılma, kolaylaştırma ve hızlandırma durumu. Başlı başına bir konu olduğu için detayına bu sözlükte girmiyorum ama şunu belirtmek lazım: Ekosistemleri insanlar onaramaz, çünkü insanlar 1) fotosentez yapmaz, 2) toprağa kök salmazlar. Ve ama, özellikle arazi yönetimi sürecindeki kararlarımız, seçimlerimiz ve faaliyetlerimizle ekosistemleri çok büyük hızla yok etme “gücüne” de, hızla onarma becerisine de sahibiz. Sanat ve zanaat (bkz: dizinin 2. yazısı) lazım aynı anda, bunun için.

Ekolojik onarım güzel niyet, akıllı emel ve sağlam amel ister. Foto: Ormanevi Kolektifi

Ekolojik onarım güzel niyet, akıllı emel ve sağlam amel ister. Foto: Ormanevi Kolektifi

Farkındalık: Tüm süreçlerin temelinde, her türlü sorunun en derinlerdeki cevabının tam göbeğinde bulunan anahtar kavram. Yalnızca bireysel ölçekte değerlendirilebilir. En basit haliyle, “neler oluyor?” sorusuna ne kadar bütüncül cevaplar verebildiğimizle ölçülür. Temelde, bireyin kendi düşünme sistematiğini ve algoritmasını anlamlandırarak analiz edebilmesini, duygu temelli etkileşimlerinin doğasını yani neye nasıl ve neden tepki verdiğini anlayabilmesini gerektirir. Bu iki temel seviyeye (iç-farkındalığa) ulaşıldıktan sonra, “etraf” (fiziki, ekolojik, sosyal, ekonomik ve politik düzlemlerde) farkındalığa ulaşmak da mümkün hale gelir. Farkındalık “iyi” cevaplara sahip olmak değil, doğru soruları doğru zamanda, doğru bağlamda ve doğru amaçla sorabilme halidir. Kırsalda yaşam formlarının çoğu için olmazsa olmazdır. Özel olarak uğraşmakla edinilmez, emek vermek ve vakfetmekle kazanılır.

Birbirine sırtını dönerek muhabbet etmek. Arkanda olanın güveniyle. Foto: Ormanevi Kolektifi

Birbirine sırtını dönerek muhabbet etmek. Arkanda olanın güveniyle. Foto: Ormanevi Kolektifi

Fikir birliği: Bir grup insanın, birbirine çok yakın fikirler ve ortak ilgi alanlarına, hatta hayallere sahip olduklarını farketmeleri üzerine bir araya gelme halidir. Dernekler, bazı platformlar, düşünce kuruluşları ve şirketler için oldukça doğru ve bereketli bir yoldur. Kırsala dönüş sürecindeki çekirdek gruplar içinse neredeyse her durumda yanlıştır. Çünkü 1) başlangıçta ortak/yakınmış gibi görünen fikirlerin zaman içinde oldukça farklı olduğu ortaya çıkar, 2) ve çok daha önemlisi, fikir ortaklığı, kırsala dönüş sürecinde 7/24 beraber yaşanacak, yani aynı anda evli, ev arkadaşı, iş arkadaşı ve yoldaş olacak insanların birbirinden nefret etmeden (ve hatta, birbirinden keyif alarak –çünkü kırsalda “bu akşam da liseden arkadaşlarla görüşeyim, değişiklik olsun”, ya da “şunla muhattap olmayayım bi’ süre” diyemezsiniz pek-) yaşamlarına devam edebilmesi için yeterli bir etmen zinhar değil. Bugüne dek başarısız olan veya ciddi anlamda kalan girişimlerin ortak noktası bir fikir birliği olarak ortaya çıkmaları ve/veya o düzeyde kalmaları. Bugüne dek başarılı olan ve “yola devam eden” girişimlerin ortak noktası ise, sürecin başından itibaren fikir birliği yerine “muhabbet birliğini” sağlamış olmaları.

“Kırsala Dönüş” dizisinin ilk yazısı “Başlıyor”u şu adresten okuyabilirsiniz.

Dizinin ikinci yazısı “Algoritma”yı şurada okuyabilirsiniz.

“Kırsala Dönüş” dizisinin 4. yazısı “Kapkara”yı şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala dönüş yazı dizisinin 5. yazısı “Balonlar ve konfetiler”i şu adresten okuyabilirsiniz.

Kırsala Dönüş yazı dizisinin 6. yazısı “Dört Yol”u şu adresten okuyabilirsiniz.

 

Durukan Dudu