Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Klasikler neden klasiktir ve klasikleri niçin okumalıyız -2

Başta andığımız ve bu yazıya vesile olan Italo Calvino’nun “Klasikleri Niçin Okumalıyız?” kitabını okuduğumda bende bıraktığı ilk etki şu oldu:

Her birey okuduğu klasik eserle farklı bir bağ kurar. Ve herkes her klasikten o denli etkilenmez. Bunda da yaşama bakış açımız, ideolojimiz, eğildiğimiz ve üzerine titrediğimiz konular etkili olabilir. Yani herkesin kendi klasik eser kitaplığı farklı saiklerle oluşur. Örneğin Calvino’nun çok etkilendiği eserlerin ancak yarısında kesiştiğimizi söyleyebilirim. Ve hatta bazılarını hiç duymadım bile. Bunların bir kısmı belki de Türkçeye çevrilmeyen İtalyan edebiyatı eserleri olduğu için de böyle olabilir. Ya da bir yazarın bir eseri sizi çok etkilerken başka eseri başka birisini çok etkileyebilir.

‘Yeniden okuma’

Örneğin bir vegansanız sürekli ava çıkılan ve görkemli etobur sofraların kurulduğu bir kitap ne kadar klasik olursa olsun size eğreti gelebilir. Ya da erkek egemenliğinin çok sorun edilmediği bir dönemde eril dille yazılmış klasik eser sizi çok rahatsız edebilir ve yarıda bırakabilirsiniz. Örneğin feminist edebiyatın başucu kitaplarından Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” kitabında sürekli etobur sofralardan bahsedilmesi benim kitabı yarıda bırakmama sebep olmuştu.

Calvino’ya ve eserine dönersek kitap on dört başlıkta klasik eser nedir tanımlarıyla başlıyor. Hepsine burada yer veremeyeceğimiz için beni en çok etkileyen tanımları anarak ilerleyeceğim:

“Klasikler, haklarında duyduklarımızla ne kadar bildiğimize inanıyorsak, gerçekten okuduğumuzda o kadar yeni, beklenmedik, benzersiz bulduğumuz kitaplardır.” [1] Hemen söylemeliyim ki ben bu hissi Balzac’ın “Vadideki Zambak” kitabında yaşamıştım. Balzac, bu kadar erken bir dönemde, çocukken yaşadıklarımızın kişiliğimizin şekillenmesinde ne kadar önemli olduğunu müthiş bir psikanalitik öngörüyle yazmış. Ve bu tespitler evrenselliğini hiç yitirmeden korumaktadır.

“Klasikler, haklarında asla “okuyorum” sözünü değil, genellikle “yeniden okuyorum” sözünü işittiğimiz kitaplardır. [2] Stefan Zweig “Üç Büyük Usta” kitabında Dostoyevski için şöyle bir şey söylüyordu: Dostoyevski’yi ilk okuduğunuzda biraz giriş yaparsınız, ikincisinde anlamaya başlarsınız ancak üçüncüsünde tam olarak anlayabilirsiniz.”

‘Mitoloji’den korkmayın’ 

Calvino da dünya geçekliğini ve klasik edebiyatı aynen bir enginara benzetiyor. Katman katman, dikenli, üst üste binmiş, her okunduğunda en derindekine biraz daha yaklaşıldığı. Ve benim de hemfikir olduğum gibi bunun erken gençlik döneminde bir sefer okumayla sağlanamayacağı durumu. Calvino’nun kitabı klasik eser tanımlarından sonra kendi çok önemsediği eserlerin bir serimlemesi şeklinde ilerliyor. Bunu da antik eserlerle ve mitolojiyle başlatmış ki ben de bunu çok önemli buluyorum. Lütfen mitoloji okuyun diyesim geliyor. Çünkü bazen “ben mitoloji sevmiyorum” “bana gerçekçi gelmiyor” diyen okurlarla karşılaşıyorum. Oysa mitoloji edebiyatın, felsefenin ve psikanalizin temelidir. Bütün büyük eserlerde bu altyapılarla karşılaşırsınız.

Bir örnek vermek gerekirse mitoloji okumadan Goethe’nin altmış yılda yazdığı Faust’unu, Joyce’un Ulysses’ini, Hermann Broc’un Vergilius’un Ölümü’nü ve daha birçok eseri anlayamazsınız. Calvino’nun kitabında klasiklere önemli felsefi ve bilimsel eserleri dâhil ettiğini de söylemeliyiz bu yaklaşımla. O halde Calvino’nun şu çok çarpıcı Odysseus yorumuyla bitirelim:

“Hiç kimsenin tanımadığı yaşlı bir dilenci olarak İthake’ye ulaşan Odysseus, Troya’ya gitmek üzere yola çıkmış olan Odysseus’la aynı kişi değildir belki de. Adını (Hiç) kimse şeklinde değiştirerek yaşamını kurtarmasının bir bedeli olmuştur. Onu doğrudan ve kendiliğinden tanıyan tek varlık, köpeği Argos’tur, sanki bireyin sürekliliği yalnızca bir hayvan gözünün algılayabileceği göstergeler aracılığıyla kendini ortaya koyuyormuş gibi.” [3]

Herkesin, çıktığı edebiyat yolculuğundan değişerek dönmesi dileğiyle…

*

[1]İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı?, YKY 2019 14
[2]İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı?, YKY 2019 11
[3]İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı?, YKY 2019 23

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Klasikler neden klasiktir ve klasikleri niçin okumalıyız -1

Bu yazıyı yazmadan önce İtalo Calvino’nun ismini çok sevdiğim “Klasikleri Niçin Okumalı” kitabını özellikle okumadım. Bu konuya dair kendimden ne çıkacak merak diyordum çünkü.

İddialı bir giriş oldu ancak amacım bir iddia ortaya koymaktan çok gerçekten klasikleri niye bu kadar sevdiğimi sizinle birlikte düşünerek paylaşmaktır. Der demez aklıma ilk gelen şey George Steiner’in “eski tarz eleştiri denemesi” alt başlıklı “Tolstoy mu Dostoyevski mi” adlı incelemesi oldu. Steiner bu incelemesinde tam da benim kitapçılık yapma tarzımda çok haz aldığım şeyi tarif ediyordu. Ona göre, edebiyat eleştirmenliği metnin üslup, biçem, kurgu, dilbilgisi açılarından (bunun da önemli olmasıyla birlikte) incelenip çözümlenmesinden çok insanın ruhunda bıraktığı etkinin yansıtılmasıydı. Yani kısacası okuyup hayatınızı alt üst eden, bir daha aynı kişi olamayacağınız denli üzerinizde etki bırakan metinlerin herkesin okuması için gösterilen çabaydı. İşte “Bir kitap okudum ve hayatım değişti” cümlesi de bunun için kurulmuştu. Hayatımın değişmesinde rol oynamış kitapları, okurla buluşturabilmekten daha çok beni heyecanlandıran bir şey yoktur desem abartı olmaz.

Hayat değiştiren kahramanlar

Eski Yunan’da bir tragedyayı izlediğiniz tiyatro mekânından çıktığınızda, tragedyanın kahramanları sizi o kadar etkilerdi ki bir daha aynı insan olamazdınız. O yüzden tragedya yazarları çok önemsenir ve savaşta başlarına bir şey gelmesin diye askerlikten muaf tutulurdu. Günümüzde ise yayınevlerinin editörleri ve kitapçıların işlevi de bu anlayıştan süzülmüş eserleri öne çıkarmak, okurla buluşmasını sağlamak değil midir? Bir edebiyat eseri beyninize balyoz gibi inmiyorsa onu ve karakterlerini unutmanız kolay olacaktır, tıpkı televizyonda izlediğiniz bir diziyi unutmak gibi.

Klasik eserlerde yaratılan karakterler öyle güçlüdür ki okuduğumuzda hayatımızın bir parçası olur. Gündelik dilimize bile yerleşir: “Don Kişot’luk yapma”, “Oblomov gibisin” v.s. Frankenstein’ı bilmeyenimiz yoktur örneğin. O karakterlerin ve yazarların isimlerini kitabevlerimize kafelerimize veririz. Klasiklerdeki felsefi, mitolojik, sosyolojik, psikanalitik ve duygusal altyapı bizi derinden sarsar. Her dönemin insanını etkileyecek bir evrenselliğe sahiptir bu altyapı. Günümüzde birçok insanın klasiklerin kendisine hitap etmeyeceği düşüncesi bir önyargıdan ibarettir. Oysa Dostoyevski’nin hayatın dışında kalmış yeraltı insanı, Melville’nin aşırı hırsının kurbanı olmuş Kaptan Ahab’ı, Tolstoy’un hayatın ve evliliğin rutinliğine hapsedilerek aradığı çıkış yolunda mahvolan Anna Karenina’sı, Lawrence’ın İngiliz sanayileşmesi ve püriten ahlak yapısı içerisinde boğulmuş Lady Chatterley ve Ursula’sı, Birkin’i, Gerard’ı, Gudrun’u, Klseist’ın bir türlü gerçekleşmeyen adalet beklentisi sonucunda Saksonya Eyaleti’ni baştan sona yakacak bir isyana imza atan Michael Kohlhaas’ı bugün her zamankinden daha günceldir. Ve insanlık var olduğu sürece güncelliğini koruyacaktır.

Canlanan cümlelerin vaat ettikleri

Örneğin Hemingway’in 1930’ların sonunda yazılmış ve İspanya İç Savaşı’nda geçen Çanlar Kimin İçin Çalıyor’unu geçtiğimiz günlerde okuduğumda bende bıraktığı yaşam, ölüm ve zaman algısı çok sarsıcıydı. Kitap bittiğinde şunu düşündüm: Eğer bir gün çanlar bizim için de çalacaksa ki çalacak ne kadar yaşadığımız değil ne yaşadığımız önemli değil mi? İşte iki yoldaş olan Robert ve Maria iç savaşta İspanyol faşistlerinin geçmesini engellemek için bir köprüyü havaya uçurmanın arifesindeki son günlerinde birbirlerini bir daha hiç göremeyeceklerini düşünerek belki de bir ömre değecek an- ları yaşıyorlardı. Birbirlerini hiçbir insanın sevmediği gibi severek. İçtikleri her yudum şarabın her damlasını sonuna kadar duyumsayarak. “Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir” diyerek özgür olmayan yaşamı hiç – leyerek. Sevişerek, bütünleşerek, büyük bir diğerkâmlıkla başkasının acısını hissederek.

Klasikler aracılığıyla yaşamınıza giren bir cümle öyle canlıdır ki belki de onlarca teorik kitaptan alamayacağınız etkiyi dâhil edersiniz kendinize. Bu etki siz büyüdükçe büyür, yoğrulur içten içe sarar sizi. Belki bu etkinin cümlesini kuramazsınız ama bilirsiniz zihninizdeki varlığını. Dostoyevski’nin Suç Ve Ceza’yı yazarken “ben hukuk eğitimi alamayacak kadar yoksul yaşarken birilerinin bu kadar zengin olması adil değil” deyip zengin birisini öldürerek varlığına el koyan bir Fransız hukuk öğrencisinden etkilendiğini bilmek bambaşka yerlere götürür sizi. Tolstoy’un ise Anna Karenina’yı yazarken kimse beni rahatsız etmesin diye odaya kapanıp üç gün sonra odasında açlıktan baygın halde bulunması roman-yaşam ilişkisi açısından kim bilir neler düşündürtür. Mary Shelley’nin kendi ve yakın çevresindeki insanların hayatının psikanalizi niteliğindeki daha 18 yaşındayken yazdığı Frankenstein romanı büyük sorgulamalara gebe bırakır hayatınızı.

Örnekleri o kadar çoğaltabiliriz ki sayfalar yetmeyecektir. Ancak şunu söyleyebiliriz, zamanın eskiliğinin ötesinde, klasikler kusursuz olma iddiasına en yakın edebiyat eserleri olarak çıkar karşımıza. Defalarca okuyabilir ve her okuduğunuzda yeni derinliklere ulaşmanız çok mümkündür.

Devam edecek… (İkinci Bölüm: Calvino’dan sonra) 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKültür-SanatManşet

Yazar olmak isteyenlere sahibinden çok kullanılmış tüyolar

Her ne kadar bu sözlerim gençlere fısıldanmışsa da,

yazar olmak isteyen yolun başındakiler de kendi hesaplarına birkaç tüyo çıkartabilir.

 

Pek çok yazar arkadaşım gibi gittiğim okullarda hep aynı soruyla karşılaşırım, “Nasıl yazar olunur, yazar olmak isteyen gençlere ne önerirsiniz, hangi kitapları okusunlar?” En son Odtü Koleji’nin Edebiyat Günü’ne katılmadan önce okulun dergisi İz’de yayınlanmak üzere aynı soruyla karşılaştım.

Sağ olsunlar bu soru, bölük pörçük defalarca dillendirdiğim cevabımı derleyip toparlamama vesile oldu. Üzerine düşünüp kısa maddeler halinde sıraladım. Sonra sevdiğim ve yazmamda emeği olan kitapları listeledim. Böylece ortaya, ‘Yazar olmak isteyenlere sahibinden çok kullanılmış tüyolar’ çıktı. Her ne kadar bu sözlerim gençlere fısıldanmışsa da, yazar olmak isteyen yolun başındakiler de kendi hesaplarına birkaç tüyo çıkartabilir. Sahibinden çok kullanılmış tüyolar bedava, istediğiniz kitap da kitapevlerinde etiket fiyatına…

suç ve ceza uykuların doğusu

1) Yazmaya okuyarak başlanmalı. Gençlere öncelikle çok okumalarını tavsiye ediyorum. Göz gezdirerek hızlı bir okuma değil ama bahsettiğim; metnin içine girerek hatta yazarın beynine girerek yapılan derinlemesine okuma.

2) Sonrasında silmekten, vazgeçmekten ve yırtıp atmaktan korkmadan yazmalarını tavsiye ederim. Dünyanın en güzel metnini yazdıklarını düşünmelerinde hiçbir sakınca yok, bu duyguları ikinci okumalarında dünyanın en kötü şeyini yazdıklarını düşünene kadar sürüyorsa. Kelimelerini silmezlerse, paragraflarından vazgeçmezlerse, tüm bir sayfayı buruşturup çöpe atmazlarsa, aylarını yıllarını verdikleri eserlerini gerekirse yırtıp atmayı göze alamazlarsa daha iyilerini asla yazamazlar.

yüzyıllık yalnızlık saatleri ayarlama

3) Güzel yazıların bir musikisi vardır, bu şiirde olduğu kadar düzyazı için de geçerlidir. Bu yüzden yazdıklarını bitirdikten sonra sesli okumalarını öneririm. Kulağınız sizi asla yanıltmaz, ona ters gelen bir şeyler varsa ritmi yakalayana kadar tekrar tekrar yazıp denemek gerekir.

4) Okumayı yazmayı seven arkadaşlarıyla bir araya gelsinler. Kitaplar, yazarlar hakkında konuşmalarından, birbirlerinin yazdıkları üzerine tartışmalarından çok fazla kazanım sağlayacaklarına inanıyorum.

5) Ayrıntıda gizli öyküyü, hayata boş bakanların değil detayları gören duyarlı bireylerin yakaladığını hatırlatırım. Ancak çocuklar gibi meraklı, sorgulayıcı, gözlemleyici, naif olurlarsa; anlatılması gereken gerçek hikâyenin masada oturan aynı kıyafetleri giyip farklı olduğunu düşünenlerin değil onlara çay getiren bir ayağı hafif aksadığı için pantolonu daima çay lekeli garsonunki olduğunu bilirler.

tilki daha o zaman kara kitap

6) Boş kaldıklarında dostluk yapacak bir kitabı ve akıllarına gelenleri not alacakları bir defter ve kâğıdı çantalarından ayırmasınlar. Gerçi şimdiki gençlik defteri, kalemi, kitabı bir telefona sığdırdı, bunda da sakınca yok ama ben kitap kokusunu ve kalemin kâğıt üzerindeki dansını sevenlerdenim.

7) Son olarak, yazdıklarını öğretmenlerine, yazarlara okutmaktan çekinmesinler. Onların tavsiyelerini dinlesinler ama sadece kendilerine doğru gelenlere uysunlar. Hata yapsalar dahi sonuçta insan kendi doğrularını yanlışlarından süzüp çıkartır ve deneyerek öğrendiklerini asla unutmaz.

8) Herhangi bir listedeki kitapların bir kısmını okumadan yazar olunmaz diyemem. Çünkü muhtemelen ben de bir başka yazarın verdiği listedeki kimi kitapları okumamışımdır. Söyleyeceğim kitapları okumamış olsalar bile genç arkadaşlarımın suratlarını asmasına sebep yok. Yaz tatilinde her yazarın listesinden seçtikleri bir kitabı okumak bile çok şey kazandıracaktır.

Naçizane listeme gelecek olursak:

 

* İskenderiye Dörtlüsü (Lawrence Durrell)              * Kutsal kitaplar ve metinler

* Türk, Yunan ve Anadolu destanları ve mitolojisi  * Anna Karenina (Tolstoy)

* Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza (Dostoyevski)

* Bahara Kadar Bekle Bandini (John Fante)                        * Yabancı (Albert Camus)

* Tilki Daha O Zaman Avcıydı (Herta Müller)         * Dönüşüm, Dava (Kafka)

* Onca Yoksulluk Varken (Emile Ajar)                    * Yüzyıllık Yalnızlık (Marquez)

amat dönüşüm

* At Çalmaya Gidiyoruz (Per Petterson)                  * Satranç (Zweig)

* Çürümenin Kitabı (E. M. Cioran)                          * Tatar Çölü (Dino Buzzati)

* Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen? (Raymond Carver)

* Alemdağ’da Var Bir Yılan (Sait Faik)                   * Sineklerin Tanrısı (William Golding)

* Kürk Mantolu Madonna (Sabahattin Ali)              * Germinal (Emile Zola)

* Bir Ada Hikâyesi Dörtlemesi (ilk üç kitap) (Yaşar Kemal)

* Berci Kristin Çöp Masalları (Latife Tekin)            * Şairin Romanı (Murathan Mungan)

* Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı (Orhan Pamuk) * Ana (Gorki)

* Uykuların Doğusu (Hasan Ali Toptaş)                   * Leş (Ferit Edgü

* Amat (İhsan Oktay Anar)                                      * Martı, Bir (Richard Bach)

* Memleketimden İnsan Manzaraları (Nâzım Hikmet)

* Saatleri Ayarlama Enstitüsü (Ahmet Hamdi Tanpınar)     * …

 

NOT: Tüyosunu fısıldamak isteyen yazar arkadaşlarımıza sayfalarımızın açık olduğunu ve bunun ‘seriye bağlanmasından’ mutluluk duyacağımızı belirtmek isteriz.

45-mehmet-fırat-pürselim

 

Mehmet Fırat Pürselim

Kategori: Hafta Sonu

KitapManşet

Kitaplığınızın arınma ihtiyacı – Yaprak Vardar

Ben büyürken yıllar içinde evimizdeki kitaplık da büyüdü, serpildi, olgunlaştı ve ortaokul yıllarımdan itibaren ilgimi çekmeye başladı. Dönemin ruhuna uygun olarak Rus klasiklerinin baş tacı edildiği bu kitaplıkta babamın edindiği siyaset, felsefe ve hukuk kitapları da hatırı sayılır bir yer tutuyordu. Feminizmin çiçek açtığı senelerdi. Annemin ciltli ve albenili aşk romanlarının cesur başlıklarından çekiniyor, Simone de Beauvoir’ın “Olgunluk Çağı” adlı kitaplarını okuyacak yaşta olmadığımı düşünüyor, belki olgun değil ama küçük bir kadın olduğumda karar kılıyor ve Louis May Alcott’un unutulmaz romanı “Küçük Kadınlar”ı tekrar tekrar okuyordum. Kitaplığımızda elimi sürmeye cesaret edemediğim ender kitaplardan Şolohov’un dört ciltlik romanı “Ve Durgun Akardı Don”, üzerindeki tozlarla birlikte kaçınılmaz bir inzivanın kurbanıydı. Oysa Gogol’un “Ölü Canlar”ını lisedeyken okuduklarım arasına katmış, çoğunlukla yoksul olduğunu erken yaşta idrak ettiğim dünya toplumlarının barındırdığı sırlara nüfuz edebilmek için çocuk aklımla Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”ni mideme indirmiş, “Fareler ve İnsanlar”daki acıyla yüzleşmiş; ilk gençliğime ağır gelen bu yükleri Jules Verne’nin “İki Yıl Okul Tatili”, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Şıpsevdi” romanlarıyla hafifletmeye çalışmıştım. Edebiyatın sandığım kadar asık suratlı bir uğraş olmadığını Hüseyin Rahmi ve Muzaffer İzgü’yle gördüm. Aziz Nesin’in mizah yüklü, cilt cilt toplu hikayelerinin rastgele seçtiğim bir bölümünü iştah ve şaşkınlıkla okuduktan sonra buna iyice inandım. Şiir antolojilerinin sayfaları arasında menekşeler ve sonbahar yaprakları kurutmuştum. Genç kızlık yıllarımda okuduğum bazı şiirlerden öyle etkilenmiştim ki, insanların günlük hayatları sırasında bu güzel şiirlerden hiç bahsetmiyor oluşuna, dolayısıyla benim daha önce bu dizeleri duymayışıma şaşmış, ezbere birkaç şiir okuyabilmenin bilgeliğine inanmıştım.

Babam evimizdeki kütüphaneyi yeni kitaplarla zenginleştirmeye devam etti. Raflarda yer kalmayınca, arkada kalanları görmeme pahasına ikinci sırayı oluşturduk, gerektiğinde kitapları üst üste dizdik, camlı dolapları da kitaplığa dahil ettik, yeni satın alınanları arka odalardaki raflı dolaplara yerleştirdik, oldukça yer tutan ansiklopedi dizilerini dışarı verdik ama yetmedi. Kitaplar alaca yapraklı bir sarmaşık gibi evin salonuna yayılmaya devam etti.

***

Kitaplar, dolaplarımızı dolduran giysilerimiz gibi değildir, küçülmezler, üstelik bazıları eskidikçe değerlenir. Üst üste iki yıl giymediğiniz bir ceketi, ihtiyacı olan birilerine vermeniz tavsiye edilirken, kitaplarınızı bir köy okuluna dahi göndermek için seçime tabi tutmak zor gelir.

Kitaplığınızdaki çocuk kitaplarının her zaman anısı vardır örneğin. En azından üzerlerine çocukken elinize geçen bir tükenmez kalemle çizikler atmışsınızdır. İstersiniz ki kızınız da Küçük Kadınlar’ın sımsıcak hayatlarını, maceralarını sizin okuduğunuz lacivert ciltli, sayfaları sararmış o kitaptan okusun. Çocuk kitaplarını vermeyi çoğu zaman aklımızdan geçirsek de onlarla olan gönül bağımız nedeniyle bundan kolaylıkla vazgeçeriz.

Klasiklere gelince… Onlar bir gardırobun temel parçalarıdır, siyah küçük elbiseleri. Tolstoy’u hayatımızı kurtaran, iyi kalite siyah kumaş bir pantolona; Dostoyevski’yi beyaz bir gömleğe, Balzac’ı lacivert bir blazer cekete benzetirsem haddimi aşmış olur muyum? Peki ya Proust’u siyah, rugan bir kösele ayakkabıya? Edebiyatın klasikleri öteye verilemez. Modaları hiç geçmez, okunması gerekenler listesinin vazgeçilmezleri olan bu türden kitaplar özenle saklanır.

Kitaplığınızı arındırmanız gerekliyse eğer, bana göre ilk bakılacak kategori bir hevesle aldığınız “çok satanlar“dır. Özellikle de çeviri olanlar. Okurken iyi vakit geçirmenizi sağlayan, ancak zihninizde hiçbir iz bırakmayan, renkli kapakları ve çarpıcı, sloganvari başlıkları olan kitaplardan sözediyorum. Kurtulun onlardan. Bu kitaplar inadına kalın ve tok olurlar. Kitaplığınızın raflarına şişman gövdeleriyle kurulurlar. Kitaplığınızın bir düzene kavuşması ve rahatlaması için raflardan bu türü eksiltmek bana hep mantıklı görünmüştür.

Bir başka tehlikeli kategori de kişisel gelişim kitaplarıdır. İnsanın ruh halini doğrultmaya yarayan bu kitapları okumayı sevdiğimi söyleyebilirim. Olumlu düşüncenin gücüne bir kere daha ikna olmam gerektiğinde kişisel gelişim kitaplarına başvuruyorum. Öte yandan, çoğu çeviri olan bu kitapların dili büyük sorunlar barındırıyor. Bazen kötü çevirinin zehrinden arınmak için bir kişisel gelişim kitabını bitirdikten sonra Sait Faik’in öykü kitaplarından birine göz gezdirir, Tanpınar’ın Huzur’unu aralarım. Farklı sesler duymanın tadına Murat Menteş’le varır, Şebnem İşigüzel’le doyarım.

Okumuş olduğum bazı kişisel gelişim kitaplarını moralimi yüksek tutmak için tekrar okuyacağıma dair kendime söylediğim yalana artık kendim de inanmadığımdan, özellikle ev taşıdığım zamanlarda bu tür kitapları ardımda bırakır, konu komşuya veririm. Siz de bu kitapları koyun kapınızın önüne, üst komşunuz almazsa eve su getiren çocuk alır. Hem morali düzelir, hem okumaya alışır.

Ve dergiler… Herkesin zaafları vardır, benimki de dergiler. Fransız moda dergileri, Türk edebiyat dergileri, Amerikan seyahat dergilerini ve haftalık mizah dergilerini atmaya kıyamıyorum. Çünkü Ekim ayında aldığım bir dergiyi, Şubat ayında okuduğumda ilk defa okuyormuşum hissine kapılıyor, derginin sayfalarında daha önce görmediğim fotoğraflar keşfediyorum. Bir de dergilerin evin odalarına sıcaklık kattığına inanıyorum. Bir romana odaklanamayacak kadar canınız sıkıldığında bir fincan sütlü kahveyle birlikte karıştırılacak renkli sayfalarda bulabilirsiniz aradığınız ilhamı. Dergileri organize etmek için üstü ve bir kenarı açık beyaz karton klasörler kullanıyorum.

Yeşil çuha üzerinde, çay içip mandalina yiyerek gece yarılarına kadar, Türk Dil Kurumu kurallarıyla, ciddiyetle Scrabble oynayan bir ailenin kütüphanesinden sözlükler eksik olmaz elbette. Okul yıllarımızdan kalma deri kapaklı sözlüklerden, gazetelerin on yıllar önce kuponla verdiği sayfaları yaprak yaprak ayrılmış sözlüklerden ya da son beş yıldır kapağını açmadığınız her türlü sözlükten vazgeçebilirsiniz. (Böyle diyorum ama Tahsin Saraç’ın Fransızca-Türkçe sözlüğü de benim en “ağır” zaafımdır!)

Diyelim ki başardınız, kütüphanenizi çok satanlardan, kişisel gelişim kitaplarından, sözlüklerden, ansiklopedilerden nispeten arındırdınız. Şimdi o hafiflemiş kütüphaneye tazelik getirmek için genç yazar ve şairlerin kitaplarını edinmeye koyulun. Adını hiç duymadığınız bir yazarın kitabını en son ne zaman aldınız, en son ne zaman bir yazarı siz “keşfettiniz” ve arkadaşlarınıza tavsiye ettiniz?

***

Kitaplığınızın huzuru için birkaç ipucu

  • Raflarınızda bekleyen her biri farklı renkte, uzunlu kısalı kitapların karmaşası gözünüzü yoruyorsa, aynı yayınevinden çıkan kitapları yan yana dizin. Örneğin, ben Can Yayınları’ndan aldığım kitapları yan yana dizerek kitaplığımın bir rafını beyaz ve dingin hale getirdim.
  • Feng Shui’ye göre yatak odanızda kitap bulundurmak iyi değildir. Kitapların barındırdığı onca farklı fikir ve görüşün sizi uykuya sevk etmeyeceğine inanılır. Feng Shui düzenlemeleri kitaplık raflarınızda az da olsa boşluklar bırakmanızı, kitapları renklerine göre dizerek göze hoş görünen bir görünüm yaratmayı ve kitapların tümünü raflara dikey konumda dizerek bir düzen yaratmayı öngörür.
  • Kitaplık yerleşiminde genellikle paylaşılan bir görüş de ağır ve kalın kitapların alt raflara dizilmesi yönündedir. Böylece,  üst raflara uzanmaya çalışırken kitapların başınıza düşüp sizi yaralamasının önüne geçersiniz.

 

 

Yaprak Vardar

Kategori: Kitap

Kültür-Sanat

Edebiyatın gözünden İstanbul

Ernest Hemingway‘den Panait Istrati‘ye, Dostoyevski‘den Puşkin‘e, geçmişin ve günümüzün önemli edebiyatçıları, eşsiz güzelliklerin başkenti İstanbul’u eserlerinde farklı bakış açılarından yansıttılar.

Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünün ”Sanat Eserleri Dizisi” kapsamında yayımlanan ”Dünya Edebiyatında İstanbul”, farklı imparatorluklara başkentlik yapan kültür hazinesi kent üzerine yazan yazarların gözlemleri ve yorumlarını bir araya getiriyor.

Dünyanın en önemli edebiyatçılarının eserlerinde İstanbul’a yer veriş biçimini bir çok akademisyenin makalelerinden okuyucuya sunan ”Dünya Edebiyatında İstanbul”un editörlüğünü Erol Ülgen, M. Metin Karaörs ve Emin Özbaş üstlendi.

Kitapta yer alan makalelere göre, dünden bugüne üzerinde dünya kültür mirasını barındıran ender şehirlerden biri olan İstanbul’u anlatan yazarlardan bazıları güzellikler karşısında aşk derecesindeki hayranlıklarını gizleyemezken, bazıları da bunları görmezden gelerek kentin bakımsız, çirkin yönlerini ve özellikle savaş yıllarında eski ihtişamından eser kalmadığını yazdı.

Dünya ve Rus edebiyatının önemli yazarlarından kabul edilen Mihail Fedoroviç Dostoyevski, ”Karamazov Kardeşler” ve 1873-1881 yılları arasındaki günlüklerinin toplandığı ”Bir Yazarın Günlüğü” eserlerinde İstanbul’dan bahseder. Rus halkının ve Rus toplumunun meselelerini konu alan ”Karamazov Kardeşler”de 19. yüzyıl Rus toplumunu yakından etkileyen Osmanlı-Rus savaşlarının etkisi göze çarparken, yazar romanda İstanbul’u Ortodoksluğun merkezi olarak gösterir ve dünyanın en büyük patriğinin burada oturduğunu söyler.

Dostoyevski, dönemin siyasi, sosyal ve güncel meseleleriyle ilgili günlüklerinde ise Türk ve İslam karşıtı bir tavır alarak, Rus halkını Türkler aleyhine kışkırtır. Günlüklerinde, ”İstanbul’un Rusların eline geçmesinin tarihin ve hadiselerin doğal sonucu olacağını” iddia eden yazar, ”Rusya ister barışa yanaşsın, isterse geri adım atmaya niyetlensin, ben yine iddiamı sürdürmek istiyorum: İstanbul er ya da geç bizim olacaktır” ifadelerini kullanır.

Puşkin’in Erzurum’a seyahati

Ernest Hemingway, ”İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar” eserinde İstanbul’u, 1. Dünya Savaşı’nın işgal yıllarındaki görünümüyle anlatır. Hemingway, eserinde kenti ”bakımsız ve kirli’‘ insanları ise ”tembel” olarak ele alır.

Rus edebiyatında dahi olarak anılan şair Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, 1829 yılında Osmanlı-Rus savaşı sırasında Kafkasya’da bulunur ve oradan Kars ve Erzurum’a geçer.

Şair, ”Erzurum’a Seyahat” adlı eserinde gerek Türklere karşı sevgi ve saygısı, gerekse yaralı Türk subaylarına nasıl yardım ettiğini eserlerinde de anlatır. Kitapta, Puşkin’in Erzurum seferinden sonra İstanbul konulu 52 mısradan oluşan bir şiir yazdığına ilişkin bilgiye de yer veriliyor.

Hikaye ve roman yazarı Panait Istrati’nin Türk okuyucuyla tanışması, 1940’lı yıllarla başlıyor. Yazarın ”Akdeniz” adlı romanının kahramanı Mısır yolculuğu sırasında İstanbul’a uğradığı için, bu kentten kısmen söz edilirken, ”Kira Kiralina” romanının büyük bir bölümü İstanbul’da geçiyor. Stavro’nun yaşamının hikaye edildiği romanda, Stavro’nun gözünde İstanbul manzarası önce Galata ve çevresinden, sonra Boğaz’dan anlatılıyor.

Istrati’nin İstanbul’unda insanlar oldukça kalabalıktır. Türklerin yanında Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Araplar, Romenler, Sırplar da mevcuttur. Boğaz, insanı her an çarpan güzelliğiyle mesire yeridir. Hanlar dar gelirli herkese açık mekanlardır.

Bir İsveç Romanı: İstanbul’a doğru

İstanbul ve Türkiye’yi okuyuculara rehberlik ederek 1960’larda şehrin farklı bölümleri aracılığıyla yeni bir bakış açıcısıyla tanıtan ilk yazar Michael Lion sayesinde İstanbul’da hiç bulunmamış olan bir okuyucu, kente ilişkin pek çok konu hakkında bilgi sahibi olabilir.

Romanda yabancı bir ülkede yeni kültürler keşfedecek olan 10 yaşında İsveçli bir erkek çocuğunun deneyimleri aktarılırken, İstanbul hayatı roman akışında okuyucuya sunuluyor.

Avrupa Birliği Konseyinin İstanbul’u 2010 yılında ‘‘Avrupa Kültür Başkenti” olarak ilan etmesi dolayısıyla hazırlanan ”Dünya Edebiyatında İstanbul” eserinde, yazarlara ve seyyahlara ilham kaynağı olan kentin bu ruhu ve hiç bitmeyen öyküsü okuyucuya zengin görsellerle sunuluyor. (Ajanslar)

Kategori: Kültür-Sanat