Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İpinden kurtulmuş düşünceler -3: Hız tuzağı

Geçenlerde yaşlıca bir beyefendi telefonunu uzatarak “Yeğenim, şunun saati bozulmuş. Ayarlayabilir misin?” dedi. Telefon bizim gibiler için çoktan unutulmuş tuşlu ve küçük olanlardandı. Elimde biraz evirip çevirdikten sonra saati ayarlamayı başarıp geri verdim beyefendiye. Minnetle yüzüme baktı, teşekkürünü diliyle değil gözleriyle etti.

Doktorayı bitirdiğimde bile (1997) mobil telefonumuz yoktu. Arkadaşlarımızla sabit telefonlardan randevulaşıp buluşma noktasına giderdik. Herhangi bir aksilik (gecikme, buluşma noktasının yanlış anlaşılması vb.) olduğunda ya plan bozulur ya da iş rastlantılara kalırdı.

Çok sık söylenen bir sözdür; “… olmadan nasıl yaşıyor muşuz?” Kestirmeden yanıtını vereceğim. Şu anda, 10 yıl sonra nokta nokta yerine gelecek pek çok şey olmadan nasıl yaşıyorsak, geçmişte de bugün olan bazı şeyler olmadan öyle yaşıyorduk. Çünkü nokta nokta yerine gelecek hemen hiçbir şey gerçek ihtiyaç değil. Aslında o şeyler gerçekten yaşamı kolaylaştırmıyor da; yalnızca hızlandırıyor. Ve emin olun, hızlı yaşam çabuk tükenen yaşamdır. Çabuk tükenir, çünkü hiçbir şeyin farkına varmanız olanaklı olmaz.

Bir gün bir çeşmede suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan Diogenes bir an durduktan sonra şaşkınlıkla, “Diogenes” der, “Aldın mı boyunun ölçüsünü?” Bereketsiz heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. Mutludur, çünkü bir yükten daha kurtulmuştur.[1]

Zaman, mekân ve insan

Stefan Zweig “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar”[2] kitabının “Okyanusu Aşan İlk Sözcük” adlı bölümünde şöyle diyor:

Wallenstein’in orduları Sezar’ın lejyonlarından daha hızlı ilerlemiyordu, Napolyon’un orduları Cengiz Han’ın çetelerinden daha süratli yol almıyordu. Nelson’un korvetleri denizde Vikinglerin korsan gemilerinden ya da Fenikelilerin ticaret gemilerinden sadece biraz daha hızlı seyredebiliyordu. Lord Byron, “Child Harold’un Hac Seyahati”nde Pontus sürgününe gönderilen Ovidius’tan bir gün içinde daha fazla mil gitmedi. On sekizinci yüzyıldaki Goethe’nin seyahatleri, bin yılın başındaki Havari Pavlus’tan daha konforlu değildi veya ondan daha hızlı bir yolculuk yapmadı.

Peki, sonra ne oldu? Sanayi devrimi dediğimiz çılgınlık bütün alışkanlık ve algılarımızı yerle bir etti. İnsanın zaman ve mekân karşısındaki tavrı daha önce görülmedik ölçüde değişime uğradı ve bu değişim bitip tükenmek bilmeyen bir hırsla insanlığı yutmaya devam ediyor.

Yolculuklarımız her geçen gün daha hızlı hale geliyor. Gezegenimizin sınırları bize artık yetmemeye başladı. Aya ve diğer gezegenlere yolculuğu epeydir hayal ediyoruz. Yeterince parası olanlar için Paris’te uyanıp akşam yemeğini Boğaz’da yemek sıradan bir olay. Bunu yaptığında kendini çok şanslı sayanlar nasıl da yanılıyorlar. Çünkü yalnızca Paris’te uyandıkları yatağı ve Boğaz’da yemek yedikleri restoranı biliyorlar. Bu ikisinin arasındaki dağları, nehirleri, gökyüzünü, uçan kuşları, toprağın kokusunu ve kentlerin dokusunu ıskaladıklarının ayırdına varamamanın ne büyük bir kayıp olduğunu göremiyorlar.

Zaman zaman kentte yaptığım Öykülerle Dendroloji Okulu gezilerine katılanlardan en çok duyduğum söz şu oluyor: “Daha önce sizin gösterdiklerinizi hiç fark etmemiştik.”

Evet, hiçbir şeyi fark etmiyoruz. Çünkü amacımız farkına varmak değil, amacımız bir an önce B noktasına varmak. Aradaki hiçbir şey umurumuzda değil.

Yola değil, bitiş noktasına odaklanmak

Eskiden, çok da eskiden değil, dizileri haftada birer bölüm izler, bir hafta boyunca izlediğimiz bölüm hakkında sohbet eder, o bölümün detaylarının tadını çıkarır, bir sonraki bölümün heyecanını yaşardık. Şimdi, bir gecede sekiz on bölümlük bir sezonu izliyoruz. Çünkü tek amacımız var; katilin kim olduğunu öğrenmek, yani B noktasına varmak. Yola ya da yolculuğa değil, sadece bitiş noktasına odaklanıyoruz.

Varoluşumuzu her nasıl açıklıyor olursak olalım bir tek yaşamımız var. Ve emin olun, her anının, her detayının mucizevi güzelliğini fark ederek geçirmemiz gereken bu yaşamı, gerçek olmayan ihtiyaçlara ulaşmak için sürekli gaza basıp hızımızı artırarak harcıyoruz. Bu hızın bize verdiği tek şey ise erken gelen bir ölüm. Ortalama yaşam süresi uzasa da, hızla harcanan kısa yaşamlara razı oluyoruz. Kısacık yaşamlara…

*

[1] Hikaye, Frédéric Gros’un Yürümenin Felsefesi adlı kitabından alıntıdır. Kolektif Kitap, 2020 (Türkçesi Albina Ulutaşlı).

[2] Zeplin Kitap, 2018 (Türkçesi Mine Bali).

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Güneşli günler gelecek mi? – Barış Can Sever

“Gölge Etme, Güneşin Önündeki Engelleri Kaldırın” sözüyle meramını açıkça dile getiren Greenpeace Akdeniz örgütlenmesi benim nazarımda büyük üstad Diyojen’e selam göndermiş ve şu sözünü yeniden hatırlatmıştır: “Gölge etme başka ihsan istemem!” (Diyojen, Büyük İskender’e konuşuyor).

Güneş’i pek göremediğimiz fakat havanın da mevsim normalleri üzerinde seyrettiği bu kış döneminin Aralık ayı içerisinde katıldığım değerli çalışmalardan bir tanesi de Greenpeace Akdeniz’in organize ettiği “Güneş Elçileri” isimli eğitim oldu. Uzun soluklu bir çalışma olan bu programın ilk iki eğitimi İstanbul ve Seferihisar’da gerçekleşmiş, bizim dahil olduğumuz Kayseri eğitimi ise yılın son ve üçüncü çalışması olarak yerini almıştı. İzmir’den gelen arkadaşların “İzmir şu an Kayseri’den daha soğuk” dediği, Kayseri yerlilerini de şaşırtan düzeyde ılıman bir hava vardı. İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin etkilerini dünyada ve Anadolu coğrafyasında somut göstergeleriyle yaşarken, ben de Mersin’den otobüsle geliyordum Kayseri’ye ve Niğde-Kayseri karayolu üzerinde sağlı sollu yerini almış güneş tarlalarını izledim bir süre. Programın neden Kayseri’de gerçekleştiğine dair ufak ipuçlarıydı bunlar.

Program devam ederken öğrendiğim ilginç bilgilerden bir tanesi şu oldu. Karadeniz bölgesinin sahip olduğu güneş enerjisi potansiyeli, Almanya’nın en güneyindeki bölgelerin sahip olduğundan daha fazlaydı. Yani, güneşli gün sayısı olarak epey şanslı bir coğrafyadayız. Öte yandan, özellikle Almanya’nın Freiburg şehrinin bulunduğu bölge güneş potansiyelini en iyi şekilde kullanırken, Anadolu coğrafyasının bu potansiyeli etkin bir şekilde kullanamıyor oluşu hem yerelde yaşayan canlılar hem de yaşam alanımız dünya adına pek iç açıcı bir durum değildi. Bu aşamada iki önemli noktaya dikkat çekmek istiyorum. Bu iki noktanın etrafında oluşan diyaloglar da birbirinden çok kopuk değil bugünlerde. Enerji verimliliği ve iklim değişikliği…

Greenpeace Akdeniz’den gazeteci Özgür Gürbüz bu durumu sunumunda şöyle başlıklandırmıştı: Enerji Dönüşümü ve Enerji Demokrasisi. Elimizde bizi yaratıcı düşüncelere sevk edecek bir konu vardı. Bir yandan iklim değişikliği krizinin çözümlerini alternatif enerjilerle desteklemek bir yandan da enerji dönüşümü sürecini daha demokratik bir hale getirmek… Yapısı gereği problematik olan nükleer enerji (bahsedildiği kadar ucuz değil, atık sorunu çözülmeli, kaza riski hep var) ve fosil yakıt grubunda yer alan kömür, petrol, gaz gibi kirli ve sürdürülemeyen kaynaklardan; güneş, rüzgar, biyokütle, dalga ve jeotermal gibi alternatif kaynaklara “Adil Geçişi” sağlayabilmek işin özünü oluşturuyor.

Bu dönüşüm esnasında ve devamında ise sivil toplumun ve bireylerin tüm karar alma süreçlerine aktif katılımı ve bu katılıma engel olunmaması çok önemli. Maalesef bu konuda enerji politika ve karar alma süreçlerine bireylerin ve sivil toplumun dahil edilmesi bağlamında karnede birtakım eksiler var. İşin bir başka boyutunda ise, temiz enerji kaynağı deyip sorgusuz sualsiz hareket etmemek gerekiyor. Her alanda olduğu gibi güneşin, rüzgarın ve diğer kaynakların da önemli detayları var. Yanlış strateji ve politikalarla enerji verimliliği düşebilir veya doğada istenmeyen tahribatlar bırakılabilir. Örneğin güneş enerjisi konusunda güneş tarlalarının sayısını çoğaltmak yerine bireysel santrallenme ve bunun önündeki bürokratik engellerin aşılması çok önemli. Diğer sektörlerde olduğu gibi karar alacıların etkisi altındaki piyasa dinamiklerine terk edilmiş (neo-liberal otoriter yaklaşımlar) bir güneş enerjisi, sivil yaşamı ekonomik anlamda zora sokarken, yanlış uygulamaların da sorgulanmasını engelleyebilir.

İklim değişikliği krizinin gündemde olduğu ve ciddi bir teknolojik-bilişsel dönüşümün yaşandığı bu dönemde böyle bir programın gerçekleştirilmesi çok değerliydi. Greenpeace Akdeniz’den Ozancan İlhan ve Özgür Gürbüz ile GÜNDER’den Faruk Telemcioğlu program çerçevesinde birbirinden değerli bilgiler paylaştı ve program yöneticileri Kayseri Organize Sanayi’de yer alan bir Fotovoltaik Panel üretim fabrikasını ziyaret etmemizi sağladı. Emeği geçen herkese çok teşekkürler…

 

Bu yazı bariscanseverrr.wordpress.com/ dan alınmıştır

 

Barış Can Sever

Köşe Yazıları

Bisiklet sürmeyi bilmeyen bir bisiklet aktivisti: Remziye Günay Eryılmaz – Ful Uğurhan

Kırk yıla varan nükleer karşıtı mücadelenin yılmaz aktivistlerinden Remziye Günay Eryılmaz’ı kaybettik.

Remziye Hanım da tıpkı yakın geçmişte yitirdiğimiz Prof.Dr.Leziz Onaran, Av.Noyan Özkan, Savaş Emek gibi kendi yaşam süresi içinde nükleer santral yapılmayanlardan olduğundan bir bakıma nükleer karşıtı mücadeleden zaferle çıkanlardan! Yeri doldurulamayacak olanlardan.

Nükleer Santral Karşıtı Akkuyu Şenliği'nde (9.8.1997). (Soldan üçüncü Remziye Eryılmaz). (Foto: Umur Gürsoy Arşivi)

Nükleer Santral Karşıtı Akkuyu Şenliği’nde (9.8.1997). (Soldan üçüncü Remziye Eryılmaz). (Foto: Umur Gürsoy Arşivi)

Avukat Noyan Özkan’ın 2013 yılındaki ani vefatından sonra Yeşil Gazete’ye yazdığı yazıda “Neden bizleri terk edip gittin… Senin gibi güçlü birisi, kalbine yenik düşer mi? Çirkinlikler arttıysa artsın, atacaktın hepsini arkandaki torbaya… Torbanın da ağzını büzecektin, sıkı sıkı, dışarı çıkıp da önüne düşmesin diye… İnsanlık var oldukça sorun biter mi? Seninle daha çok işimiz vardı çoooook”demiş. Ardından “Ama beni çağırmayın, ben sizin gibi olmak istemiyorum. Daha öyle çok işim var ki..! Haydi git güle güle” diye eklemiş, giden mücadele arkadaşına sitem ederek.

Şimdi sitem etme sırası bize gelmiş oldu. Daha yapacakları vardı. En büyük tutkusu bisikletli yaşamın yaygınlaşması ve Mersin’e bisiklet yollarının yapılmasıydı. Oysa kendisi bisiklete binmeyi bile bilmiyordu.

Adana'da ÇETKO evsahipliğinde yapılan bir DAÇE (Doğu Akdeniz Çevrecileri) toplantısının sosyal yemeğinde Umur Gürsoy ile birlikte (Foto: Umur Gürsoy arşivi)

Adana’da ÇETKO evsahipliğinde yapılan bir DAÇE (Doğu Akdeniz Çevrecileri) toplantısının sosyal yemeğinde Umur Gürsoy ile birlikte (2.5.1995) (Foto: Umur Gürsoy arşivi)

Onu, gündüz vakti elinde lambasıyla dürüst insan arayan Sinop’lu Diyojen gibi elinde tuttuğu gaz lambası ile, yerel ürünlerle süslediği şapkalarıyla, üzerine bisiklet resmi çizilmiş giysileri ile ve daima gülen yüzü ile anımsayacağız.

Gittiği yerde, mücadele arkadaşları ile birlikte düşlediği gibi bir mekan bulur dilerim.

45-Ful-Uğurhan

 

 

Dr. Ful Uğurhan