Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Katılım’ efsanesi ya da ideali üzerinde düşünmek -2

[email protected]

Katılım teriminin eğer dikkat edilmezse ne kadar yanıltıcı biçimlerde ve amaçlarla kullanılabileceği, katılım” denildiğinde ne anlayabileceğimiz ya da katılım terimiyle ilgili olarak düşünmemiz gereken özellikler vb. üzerine geçen hafta başlattığımız tartışma sürüyor…

Geçen hafta katılım türleri (doğrudan veya dolaylı), katılımın sağlanabilmesiyle ilgili güçlükler, sorun ölçeği ve buna bağlı olarak gerekli karar (katılım) çevresinin büyüklüğü ve oluşum biçimleriyle ilgili hiyerarşi, katılım talebinin aşağıdan yukarı mı-yukarıdan aşağı mı örüldüğü/ talep edildiği ve katılım talepleri/ uygulanmasındaki düzenliliğin rastgele mi-sistematik bir yaklaşım mı olduğu vb. üzerinde durulmuştu.

Katılım, aynı zamanda örgütlenme demektir. Tek başınıza olduğunuzda hiçbir şeye katılmanız gerekmez. Ama çoğalmaya başladığınızda/ çoğul olduğunuzda içinde olduğunuz cemaate/ topluluğa/ kohorta vb. katılmanız gerekecektir. Ama nasıl? Nasıl katılacaksınız? Bu örgütün yapısı formel ya da enformel olabilir. Ancak dileyen herkesin katılmasına açık mı? Katılmayı dileyen herkesin katılabilmesine açık mı ya da katılmak isteyen herkes eşit şansa sahip mi? Örgüte katılmak için gerekliliği belirlenmiş koşullara uygun herkesin katılabilmek için eşit şansı var mı yoksa katılmak veya seçilmek için yarışmaya katılmak öncesinde bu şans onun elinden alınmış ya da sınırlanmış mı? Bu durumda başlıca iki önemli tartışma alanı belirmektedir:

Birincisi, bir toplumun üyesi olmak için topluluğa katılım kurallarının ya da katılma yöntemlerinin herkesin katılımına elverişli olup-olmaması ve ikincisi, örgütlenmeye katıldıktan sonra kararın oluşumuna katkı sağlanabilmesi için, karar kurallarının elverişli olup-olmaması…

Katılımın örgütlenmesinde farklı formatlar

Katılımın örgütlenmesi bakımından birinci özelliğe göre topluluğa katılım bakımından iki farklı tür söz konusu olabilir: Yurttaş/ kitle örgütleri ya da belirli özelliğe sahip olanların kurduğu örgütler.

Genel katılımın/ herkesin katılımının söz konusu olduğu örgütler, genellikle geniş ve büyük çaplı buna karşılık bireylerin birbirine oldukça gevşek bir biçimde bağlandığı örgütlerdir. Bu örgütler için bir bakıma bireyle örgüt arasında örtük veya tanımlı bir sözleşme olduğu kabul edilebilir. Eğer yurttaşların tamamının içinde olduğu bir örgütlenme söz konusu ise, yazılı veya yazılı olmayan bir anayasa ile ifade edilen, yurttaşların haklarının ve devletin yükümlülüklerinin belirlendiği bir sözleşme söz konusudur. Toplumların en genel örgütlenişinde örgüte katılım, anayasal haklar çerçevesinde herkesin katılımına açık bir yapıda olmalıdır.

Evrensel olarak geçerli olan insan hakları ve temel demokratik ve etik ilkeler, genel olarak (az ya da çok) bütün anayasaların temel eksenini oluştururlar. 18’inci Yüzyıl’dan beri, sürekli gelişmekte olan temel haklar en çok; eşitlik, özgürlük, barış, demokrasi ve dayanışmalar türü ilkelere dayanırlar. İnsan haklarının eksen oluşturduğu anayasalar, yurttaş katılımını en geniş bir biçimde garantiye alan ve uygulayan toplumsal sözleşmelerdir. İnsan haklarından her sapma hak kullanımını ve katılımı çeşitli bakımlardan sınırlar.

Eğer bir kent topluluğundan bahsediliyorsa yerel bir yönetim çerçevesinde bütün kentlilerin katılımının (ya da temsilen katılımının) söz konusu olması gerekecektir. Kentli yurttaşlar için temel sözleşme de (zaten anayasada içerilmiş olması gereken) kentli hakları bildirgesi olmalıdır.

Bazı örgütler ise sadece toplumun özel kesimlerine açık, diğerlerine kategorik olarak kapalıdır. Birçok örgüt zaten, belirli bir uzmanlığa ya da seçkinliğe yönelik olarak kurulmaktadır. (Meslek odaları sendikalar, uzmanlık dernekleri, vakıflar vb.) Bu durumda da örgüt gerek koşulları karşılayan bütün adaylara eşit biçimde açık olmalıdır. Bazı kesimler kategorik olarak kapalı olsalar da bu örgütlenmeler de kamusal yarar ve temel insan haklarının/ kentli haklarının genişletilmesi için kendi uzmanlık alanlarından doğru çaba göstermeleri olasıdır.

Örgüte kendi adınıza veya temsilen katılabilmek önemlidir. Ancak örgüt kurallarının, katıldıktan sonra alınan kararlara veya başka bir toplulukta kendi örgütünüzü temsil edebilmek için seçilebilmeye, eşit/ adil olanak sağlıyor olması gerekmektedir.

Katılmak istediğiniz örgüt, yeter koşulu sağlayan herkesin üyeliğine açık olmalı, eğer seçim gerekiyorsa seçilebilmek için herkesin eşit şansa sahip olacağı bir düzenleme (seçim sistemi) bulunmalıdır. Eğer topluluğu temsil edecek bir meclis söz konusuysa bu meclisin kompozisyonu, toplumun bütün kesimlerinin, azınlıkların ve aykırı uçların (anayasa/ insan hakları çerçevesindeki bütün farklılıkların) temsilini garanti edebilmelidir. Eğer oransal bir temsil (hatta bu oranı bile sağlayamayacak kadar küçük olan farklılıkların bile temsili) yoksa, katılım tam olarak sağlanamamış demektir. Dolaylı katılımın söz konusu olduğu durumlarda seçim sistemi, katılımı oranlı, adil ve yenilenmeye açık biçimde sağlayabilecek özelliklere sahip olmalıdır.

Kararlara katılım

İkincisi önemli konu, topluma gerçekten katılabilmek için ortak kararların alınabilmesinde, sözünüzü söyleyebilmeniz ve oyunuzu kullanabilmiş olmanız gerekir. Topluluğun/ örgütün karar alma kuralları kısıtlayıcı/ azınlığı yok sayan nitelikte olmamalıdır; ancak bu yeterli değildir. Katıldığınız toplulukta karar alma kurallarının olabildiğince farklı/ azınlık oylarını/ görüşlerini dikkate alabilecek bir biçimde karar kuralları geliştirmiş olması gerekir. Tartışma çevresi herkesin stratejik konumundan seslenebilmesine ve karar kuralları herkesin kendi doğrularının, oluşacak kararda katkısına elverişli olmalıdır.

Katılımın gerçekleşebilmesi için çoğulcu bir karar çevresinde yer alan bütün düşüncelerin/tezlerin, kararın oluşmasına katkıda bulunabilmesi gerekir. Bunu sağlamak için karar kurallarının çoğunluk sisteminden, daha nitelikli, çoğunluğa hatta oybirliği (konsensüs) kuralına doğru evrilmesi gerekecektir. Ancak bunu her türlü kararın alınmasındaki güçlükler nedeniyle karar alma kurallarının konunun/ sorunun/ kararın özelliğine göre dikkate alınmış olmasın sağlayacak bir esnekliğe gereksinimi vardır. Oybirliği, katılımın tam olarak gerçekleşebilmesi için ideal bir kural olmakla birlikte bazı durumlarda hiç karar alınamamasına neden olabilir.

Kararların uygulanması

Bu iki konu (örgütün niteliğine göre herkesin katılımına açıklığı ve örgütte alınan kararların herkesin katkısına açıklığı konuları) üzerinde ayrıca daha geniş bir tartışma gereklidir ve bunu ileride yapabiliriz. Ancak bu iki kuralın olabildiği kadar eşitlikçi, demokratik ve açık olduğunu kabul etsek bile katılımın gerçekten bir anlam taşıyor olabilmesi için, bir başka ögenin geçerliliğine daha gereksinim vardır. Bu da alınan kararların uygulanmasıyla ilgilidir.

Adil, demokratik ve eşitlikçi seçim sistemleriyle seçildiğiniz ve kararların alınmasında azınlıkta kalıyor hatta yapyalnız kalıyor olsanız da sözünüzün ve oyunuzun boşa gitmediğini biliyor olsanız bile acaba alınan kararlar uygulanıyor mu? Uygulanıyorsa nasıl uygulanıyor? Tam ve dengeli bir biçimde uygulanıyor mu? Uygulanıp-uygulanmadığını ya da uygulama sorunlarını izlemeye ve değerlendirmeye de katılıyor musunuz? Uygulamalar denetlemeye açık mı ve denetleme mekanizmaları saydam, katılımcı ve etkin mi?

En zor, ama en hayati derecede önemli düzeye dair bir örnek düşünelim: Küresel iklim değişikliği ile ilgili tartışma birey olarak bizi çok ilgilendiriyor elbet. Ama tartışmaya katılabiliyor muyuz? Tartışmaya etkili olabilecek kararların alınabileceği bir düzeyde katılabiliyor muyuz? Bu, site/apartman/ mahalle/ kent/ bölge/ ülke ya da evren ölçeğinde bir sorun olarak tanımlanmış olabilir. Birey olarak bu sorunun/ tartışmanın ve durumu etkileyebilecek kararların neresindeyim? Katılabiliyor muyum-katılamıyor muyum? Ben katılmıyorsam, benim ve benim gibilerin taleplerini düşüncelerini iletecek temsilcim katılıyor mu? Temsilcimle benim aramdaki iletişim ve etkileşimin kalitesi nasıl? Eğer benim temsilcimin temsil düzeyi yeterli değilse ve onun da üstündeki örgütlemelerin temsilcileri daha etkili karar alıyorlarsa buna karşı ne yapabilirim?

Temsilci olmak için koşullarım da uygunsa aday olabiliyor muyum? Eşit seçilme şansına sahip olabileceğim bir seçim sistemi tanımlanmış mı? Tanımlanmışsa ve diyelim küresel kararların alınmasına elverişli örgütlenmelere kadar ben ya da temsilcim ya da onun da üstündeki düzeylerdeki temsilciler katılıyorsa, bu temsil sistemindeki iletişim ve etkileşimin kalitesi nedir? Küresel olarak karar alma kurallarında etkili olabilmek için karar alma kuralları nedir? Kararlar alındığında uygulamaları izleme ve onların etkin bir biçimde sorunu giderici etkisi olabilmesini sağlamak üzere denetleme mekanizması nedir ve bu aşamaya nasıl katılıyoruz? Katılımın işlevselliğin nasıl sağlıyoruz?

Gördüğünüz gibi, ölçek büyüdükçe ve sorunun yarıçapı genişledikçe ve sorun acilleştikçe sorular sağanak gibi geliyor ve hiç birinin yanıtının ne olması gerektiği konusunu yeterince tartışmıyoruz.

Tekrar başa dönelim: Katılım nedir ve bir birey olarak kamusal alandaki toplumsal sorunların daha iyi elleçlenebilmesi/ en azından daha pozitif/ anlaşılabilir düzeyde tartışılması ve daha nitelikli çözüm önerilerinin ortaya çıkabilmesi için sürece katılabiliyor muyuz?

Eğer bu sorunun yanıtına doyurucu ya da buna yakın bir düzeye ulaşabilirsek, katılımcı ve demokratik bir planlamanın olanakları, olasılığı ve olması için ne yapmak, nasıl hazırlanmak gerekeceği üzerindeki tartışmaya da geçebiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Katılım efsane mi gerçek mi, gerçek olabilir mi?

[email protected]

Demokrasi, doğrudan demokrasi, demokratik kent yönetimi ve katılımcı yönetim, planlama, demokratik planlama/ katılımcı planlama gibi terimleri, kategoriler olarak kabaca tartıştık ancak katılım kavramını doğrudan tartışmadık.

Katılım nedir?

Katılım oldukça yeni bir kavram gibi durmakla birlikte aynı zamanda en antik Yunan “polisinin” (kentinin) yönetiminden beri (bütün eksiklikleriyle birlikte) uygulanmakta olan bir kavram. Poliste, kent kamusal alanının durumu ya da geleceği ile ilgili sorunların yetişkin erkek kentli yurttaşlar tarafından bir mecliste tartışılarak karara (bazen yasalara) bağlanıp çözüldüğünü (kabaca) biliyoruz. Demografik olarak büyüyen ve yoğunlaşan kentler ve demokratik işleyişlere/ kent yönetimine “katılma” süreçlerinin giderek daha dolaylı ve toplumun kendisinden uzaklaşmış/ yabancılaşmış bir konuma doğru sürüklenmesinden dolayı belki de teorik tartışmalar bir arayış olarak önem kazandı.

Katılım (katılımcı demokrasi) için en yakın kavramın, “doğrudan demokrasi” olduğunu söyleyebiliriz. Ancak “doğrudanlık” sadece bir tek katmanı ifade derken katılım kendi içinde hiyerarşik pek çok katmanı ifade ediyor olabilir. Bunun nedeni temsilciler aracılığıyla katılımda bireyin kendi iradesinden ve gereksinimlerinden / duyarlıklarından (göreli) uzaklaşma olsa da “katılımın” bir anlamda gerçekleştiğinin kabul edilmesidir. Birey düzeyinden uzaklaştıkça ve yetkiler bir “temsilciye” aktarılarak kullanıldıkça doğrudanlık azalmakta ve bireyin gerçeği ile bağı zayıflamakta/ dolaylı ve dolambaçlı hale gelmekte ve giderek yok olmaktadır denilebilir.

Bu durumda katılım için iki geniş kategori (ya da iki katılım türü) adlandırabiliriz:

  • Doğrudan katılım
  • Dolaylı katılımlar (bireyin farklı uzaklık ya da yakınlıktaki bir imlemeyle temsil edilmesi)

Birey ile temsilci arasındaki iletişim ve etkileşim

Önce bu uzaklaşmanın niteliği üzerinde kısaca duracak olursak temsilin niteliğinin birey ile temsilci arasındaki iletişim ve etkileşimin özelliklerine bağlı olacağı açıktır. Eğer temsilci sık ve nitelikli bilgilendirmelerle bireyler (temsil etikleri) ile etkileşmekteyse ve bunu sağlıklı ve sürdürülebilir bir tempoda ve etik kurallara tam olarak bağlı bir biçimde yapıyorsa, bu uzaklaşmanın bir anlamda kompanse edildiği (ya da bireyin uzaklaşmasına karşın özgün olarak yaratılan etkileşimlerle olumsuzlukları azaltılabildiği) düşünülebilir.

Bu durumda birey temsilcileri aracılığıyla (dolaylı olarak) sürece katılmakta, ama kararlar üzerindeki dolaylı etkisini koruyabilmektedir. Dolaylı temsilde bireyin temsilcisini denetleyemediği ya da düşüncelerini/taleplerini yeteri kadar güçlü bir biçimde temsil etmediğini düşünüyorsa temsilcisini geri çağırma ve/veya değiştirme hakkına sahip olması gerektiğini ek bir koşul olarak belirtmek gerekecektir.

Bu düşünceyi derinleştirebilmek için temsil edilme gereğinin ortaya çıkış nedenlerine kısaca bakmak, gerekli olacaktır: Neden doğrudan bir katılımdan vaz geçmek ve katılmayla ilgili işlemleri bir başkasına/ bir dolayıma devretmek durumunda kalırız? Önce karar çevresinin olası özelliklerini anımsayalım: Her (olağan) karar çevresi bütün cinsel kimliklerden, her yaştan, her sınıftan farklı ilgileri/ meslekleri ve çıkarları/ beklentileri, dünya görüşleri farklı olan bireylerin toplamından oluşur (ya da oluşması beklenir).

Şimdi katılımla ilgili güçlükleri en basitinden başlayarak yanıtları sıralayalım:

  • Karar çevresinin demografik olarak büyümesi, (yüz yüze) tartışmanın sağlıklı bir biçimde yapılabilmesini güçleştirebilir,
  • Alınması gereken kararın (coğrafi ya da kapsam olarak) niteliği, geniş bir çevrenin katılmasını gerektirebilir,
  • Alınması gereken kararların yarıçapı genişledikçe/ büyüdükçe, bu sorun üzerinde tartışmak özel uzmanlık bilgileri/ becerileri gerektirebilir,
  • Katılımcıların sorunların ayrıntılarına girebilmek için zamanları/  gündelik yaşamlarıyla ilgili zaman bütçeleri yeterli olmayabilir,
  • Alınması gereken kararlar, karar çevresindeki bireylerin bilgi düzeyini teknik olarak aşabilir,
  • Bireylerin karar alınması gereken her konuyla ilgilenme istekleri/ nedenleri olmayabilir; bazı alanlarda karara katılmayı anlamlı/ gerekli görmeyebilirler, (bunun tam tersi de olabilir, katılımcılar bazı konulardaki kararları temsilciye devretmek istemeyebilirler).
  • Belki en sonunda, bütün bireylerin her hangi bir süreçle ilgili olarak katılım arzularının/ isteklerinin hiç olmaması da söz konusu olabilir. Onlar sadece belirli bir rasyonellikle oluşmuş nesnel bir çevrenin kendileri için sağlanmış olmasını, bununla ilgili kararların kendisi için/ kendisi dışında alınmış olmasıyla yetinmeyi, toplumun uygarlık düzeyine göre bir özgürlük olarak düşünmeyi seçmiş olabileceğini de söyleyebiliriz.

Sorun alanları

Katılımla ilgili olarak bir de çözümlemesine ve karalarına katılmamız gereken sorun alanlarının özelliklerine bakalım: Sadece anlatım/ anlaşılma kolaylığı nedeniyle sorun alanlarının/ gereksinimlerin de (her zaman güçlü ya da zayıf içsel bağlantıları olmakla birlikte) çeşitli hiyerarşik kademelerden oluştuğunu biliriz.

  • En yakın çevremiz, aile çevresi,
  • Apartman ya da site/ konut çevresi,
  • Ortaklaşa iş yaptığımız, birlikte iş ya da ticaret ya da üretim yaptığımız çevre
  • İçinde çalıştığımız sivil toplum çevresi ya da sendika veya meslektaşlar çevresi,
  • Sokak ya da mahalle (köy) çevresi
  • Semt ya da yaşadığımız kentin ilçesiyle ilgili sorunlar
  • Kentle ilgili çevre, kentsel politikalar veya stratejiler
  • İçinde yaşadığımız il ya da bölge veya ülkesel sorunlar çevresi, genel ülkesel politikalar
  • Uluslararası sorunlar çevresi, savaşlar, göçler-iltica, insanlıkla/ evrensel insan haklarıyla ya da doğa / ekoloji-canlılar alemi ile ilgili kararlar (belki bunu uzayın kirletilmesine kadar da genişletebiliriz?)

Sorun ölçeği ve buna bağlı olarak gerekli karar çevresinin büyüklüğü ve oluşum biçimi değiştikçe ve genişledikçe, katılım türleri ve tekniklerinin değişmesi de gerekli olacaktır.

Karar ve sorun hiyerarşisine kabaca baktığımızda karara katılması gereken bireyler bakımından:

Sorunların,

  • ölçekleri ve karar almak için gereken zaman arttıkça (ya da tartışmayı sonlandırabilmek için uzun bir zamanın gerektikçe),
  • önemleri ve aciliyeti, çeşitli nedenlerle azaldıkça,

katılım isteği ve olanağı giderek anlamsızlaşır ve gereksizleşir. Bazı durumlarda ve ölçeklerde daha iyi kararların alınabilmesi için, farklı katılım türlerini etkin bir biçimde kullanmaya ihtiyacımız olduğu bir önceki hafta sunulan listelerden zaten açıkça anlaşılacaktır.

Katılım talebi

Yukarıdaki sorunun tartışılmasının genişletilmesi gerektiği açık olmakla birlikte şimdilik katılımda ilgili iki farklı duruma değinerek tartışmayı ilerletelim. Bunlardan birincisi, katılım talebinin aşağıdan yukarı doğru mu örüldüğü ve talep edildiği ya da yukarıdan aşağıya doğru mu talep edildiği ile ilgilidir. Katılım talebinin ve örülmesinin nereden doğru başladığı önemli ve belirleyici bir özelliktir. Genellikle aşağıdan yukarı örülen katılım taleplerini demokratik, yukarıdan aşağıya doğru örülen talepleri de diktatöryel olarak adlandırmak olasıdır (elbet bu adlandırmanın, çok genel olduğu için yanıltıcı olabileceği durumları, göz önünde tutmak gerekir).

Ayrıca, katılım bazı durumlarda “yasa gereği” olarak da, tanımlanmış olabilir: STK’ların, sendikaların, ya da apartman yönetiminin genel kurullarına ya da belediye veya ulusal meclisin oturumlarına katılmak yasa gereği ama yaptırımı olmayan bir zorunluluktur. Bu durumda katılım isteğinin ya da katılıma zorlamanın yönü üzerinde durulabilir.

İkincisi ise katılım talepleri sistematiği ile ilgili olarak düşünülebilir: Rastgele/ bazı sorunlar için bazen, bazı durumlarda bir katılım talebi ve uygulaması mı söz konusu yoksa sistematik olarak bütün sorun türleri için ve her sorun türünün bütün ölçekleri/ bütün karar çevresi ölçekleri için katılım söz konusu mu? Katılım sistematiğinin niteliği, yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarı doğru örülen talepler bakımından her seferinde farklı anlamlar taşıyabilir.

Taksim Meydanı için açılan yarışma ve yapılan oylamanın sonucunda kazanan proje.

Tartışmaya başlarken kullandığımız örneği düşünecek olursak (İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim Meydanı’nın düzenlemesi için, açık bir proje yarışması açması ve ilk üç projeden birini İstanbulluların seçmesini istemesi) burada hem yukarıdan aşağı doğru örülen, hem de sistematik olmayan/ rastgele (İstanbul’un sorunların biri/ ama önemli biri için) yapılmış bir katılım talebi/ çağrısı örneği görüyoruz. Gezi sırasında ortaya çıkmış olan katılım talebi ise aşağıdan yukarı doğru ve rastgele olmanın (belki sistematiğinin, kendiliğinden/ önceden belirlenmiş olmaksın/ spontan patlamalar biçiminde olmasının) bir örneğidir. Burada amacımız, bunun iyi-kötü ya da yeterli olup-olmadığı ile ilgili bir tartışma değil. Sadece, katılım ile ilgili diğer kavramları/ özellikleri vb., çözümleye çalışmak…

Yukarıda, “katılım nedir?” sorusu ile ilgili tartışmanın ancak bir kısmı yer alıyor. Gelecek hafta tartışmayı başka bir kısmı ile sürdüreceğiz.

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

İtiraz gene yükseliyor- Zülfü Dicleli

Korona salgınına karşı alınan önlemler bütün ülkelerde yavaş yavaş kaldırılıyor, ani bir frenlemeyle durdurulan ekonomiler yeniden harekete geçiyor. Politikacıların açıklamalarına, insanların yeniden sokakları doldurmasına bakınca pek değişen bir şey olmamış gibi görünüyor. Salgının ilk günlerinde çok duyduğumuz, “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” öngörüleri sanki boşa çıkmış gibi.

Gene de her şeyin eskisi gibi devam etmesi o kadar kolay değil. Değil, çünkü kapitalizmin gidecek fazla yeri kalmadı. Globalleşme diyerek yerkürenin her noktasına yayıldı. Özelleştirme diyerek insan faaliyetinin tüm alanlarını kendi piyasa kurallarına tabi hale getirdi.  Dijitalleşme diyerek doğal kaynaklardan ve insan emeğinden sonra onların davranış verilerini de metalaştırdı. Bütün bu alanları o kadar pervasızca istila etti ki canlısıyla cansızıyla— insanı, hayvanı, bitkisi, havası, suyu, toprağıyla— tüm varoluşu sürekli derinleşen bir krize soktu. Kapitalizm bugün hem insanların ve diğer canlıların hem de havanın, suyun ve toprağın kendilerini yeniden üretme süreçlerini  bozuyor, yıkıma uğratıyor. İşsizlik, yoksulluk, açlık, hastalıklar ile iklim değişikliği, yerin altının ve üstününün kirlenmesi, denizlerin ve havanın zehirlenmesi, biyoçeşitliliğin hızla azalması el ele gidiyor.   

Salgın, kapitalizmin ilerleyişini durdurdu

Önceleri yeryüzü kapitalizm için  bir ekosistem işlevi görürken her şey ağır aksak da olsa bir ölçüde yolunda gidebiliyordu, ama sonra neoliberal politikalar kapitalizmi canlısı cansızıyla tüm yeryüzü için bir ekosistem haline getirmeye cüret ettiğinde her şey alt üst oldu.   

Korona salgınının asıl durdurduğu işte kapitalizmin bu ilerleyişi oldu. Salgın tarihin kırmızı çizgilerini belirginleştirdi. Covid-19 globalleşme adı altında kapitalizmin eşitsizliklerinin yayıldığı aynı yollardan her köşeye rahatlıkla yayılırken tedarik zincirlerini, meta ve para akışlarını bir anda battal ediverdi. Piyasa kurallarına tabi hale getirilen sağlık hizmetlerinin nasıl yetersiz kaldığını çok acı biçimlerde gözler önüne serdi. Kaldı ki Covid-19 kapitalizmin yaban yaşam alanlarını da istila etmesinin bir sonucu olarak, doğanın buna bir itirazı olarak sahneye çıkmamış mıydı? 

Kapitalizm tarihsel sınırlarına dayanmış bulunuyor. Kuşkusuz burada duracak değildir, geriletilmediği sürece bu sınırları zorlamaya çalışacaktır. Şansını robotları sahneye sürerek insanlardan, uzaya yükselerek de yeryüzünden uzaklaşmakta, büyük bir pişkinlikle iklim değişikliğinin getireceği sonuçları ticarileştirmede ve militarizmi tırmandırmada arayacak gibi görünüyor. Ama bu noktadan sonra atacağı her adım ilerleme değil sadece yeni felaketler getirebilir. Kapitalizmin geleceği artık ancak felaket kapitalizmi olabilir. (Benzer iddiaların Lenin ve Troçki’den bu yana defalarca öne sürüldüğünü ve her seferinde kapitalizmin köşeyi dönüp  ilerlemeye devam edebildiğini tabii ki çok iyi biliyorum. Gene de diyorum.)

Bu sürdürülebilir bir kapitalizm değildir. Ama dünya, yeryüzü pekâlâ sürdürülebilir. Bunun yolu kapitalizmi geriletmek, onu istila ettiği yaşam destek alanlarından çıkarmaya başlamaktır. 

***

Kamusal ve sosyal müdahalenin önemi

Virüs salgını piyasa kapitalizminin kader olmadığını da pek güzel gösterdi. Bütün ülkelerde ekonomiler muazzam miktarlarda kamu parası enjekte edilmesiyle yeniden çalışmaya başlıyor. Virüse karşı tıbbi mücadeleyi her yerde kamu finanse etti, hayatlarımızı en başta kamusal sağlık çalışanları kurtardı, kurtarıyor. İşsiz kalanları, herhangi bir birikimi olmayanları küçük işletmeleri her yerde kamusal destek ve sosyal dayanışma koruyor. Salgında evine tıkılan insan “birey” olarak hiç olduğunu, hayatta her şeyin anlamının ancak başkalarıyla paylaşılan bir anlam olabileceğini öğreniyor. Aklının ve ruhunun sosyal doğasını yeniden tanıyor.

Virüs salgını sırasında kapitalizmin hayat için elverişli bir ekosistem olamayacağını nasıl gördüysek, kamusal ve sosyal müdahale ve etkinliğin hayat için ne kadar kritik olduğunu da gördük. Şimdi insanların da, hayvanların da, hava, su ve toprağın da korunmaya ve bakıma ihtiyacı var. Aynı zamanda hepsi birbirlerine muhtaç, karşılıklı bakıma ihtiyaçları var.

Bakım emek gerektirir. Ama bakım çalışmasının ürünleri ölçülebilir şeyler değil. Mis gibi kokan bir gülün, karnı doyan bir bebeğin gülümsemesinin, bir bardak temiz suyun, engelsiz alınan bir nefesin değerini kim ölçebilir? Piyasa ekonomisi ölçülebilir şeylerin değiş tokuşuna dayalı bir değişim ekonomisidir. Ölçülebilir olmayan şeylere fiyat biçse de değer biçemez. Sağlık, eğitim, kültür gibi bir çok alanda tanık olduğumuz başarısızlığının nedeni de budur. Aynı şekilde dışsallık olarak adlandırmayı tercih ettiği çevre için koruma sağlamayı başaramamasının nedeni de. (Karbon fiyatlandırması vb. yollarla iklim değişikliğinin önlenebileceği iddiası hiç ciddiye alınabilir mi?)     

İşsizler yeteneksiz insanlar değil, kapitalist işletmelerin gözünde kâra dönüştürülebilecek yetenekleri olmayan insanlardır. Ama o insanların hepsi diğer insanlara bakım hizmeti sunmak, ilgi ve özen göstermek, doğal çevreyi ve diğer canlıları korumak ve bakmak için gerekli yeteneklere sahiptir. Canlı ve cansız doğanın kendini sağlıklı bir şekilde yeniden üretebilmek için sonsuz miktarda bakım çalışmasına ihtiyaç duyduğunu düşünürsek tek bir insanın bile işsiz (işlevsiz) kalmayacağı bir dünyanın pekâlâ mümkün olabileceğini de görürüz. Böylece temel gelir veya vatandaşlık geliri önerileri de bakım sorumluluğuyla bağlantılı daha somut içerikler kazanabilir. (Bütün ekonomi ve bütün insanlar için aktif devreye girecek bir kamunun pekâlâ mümkün olduğunu da salgın sırasında öğrendik).  

***

Devlete geniş demokratik katılım 

Bütün bunların gelip kesiştiği nokta devlet meselesidir. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması için önce devletlerin şimdiye kadar oldukları gibi olmamaları gerekiyor. Devlet en baştan beri öncelikle insanları çalıştırmak için vardı. Devletler daha çok— açık ya da örtük zor kullanarak — başka insanları çalıştırıp yaşayanlar için kurulur. Devletler elbette çalışanlar için bakım da sağlarlar, ama bu ancak “insan kaynağı” olmalarına yetecek kadardır. Doğaya da “doğal kaynak” sağlamasına yetecek kadar bakarlar. Oysa insanların (ve doğanın) çok daha fazla ve çok daha özenli bakımlara ihtiyacı vardır.

O nedenle sosyal hizmetler ve bakım bütün devletlerin en zayıf noktasıdır. Devletler dikey örgütlenmiş şu ya da bu ölçüde otoriter yapılardır, kamusal hizmet sunulması, insanlara ve doğaya bakım sağlanması, özen gösterilmesi devletlere tamamen yabancı olan fedakârlık, medeni sorumluluk, umursama ve vicdan gibi şeyleri içerir.

Böyle şeyler bir devlete ancak geniş demokratik katılım yoluyla şırınga edilebilir.

Demokratik katılım ise ancak çoğulculuk koşullarında mümkündür. Neoliberal kapitalizm insan türünü yeryüzünde büyük ölçüde bir monokültür haline getirmeye, tekdüzeleştirmeye, insanları aynılaştırmaya yöneldi — kolay ölçülebilir, sayılabilir, verisi kolay analiz edilebilir, algoritması çıkarılabilir, dolayısıyla kolay değiştirilebilir ve yönlendirilebilir, yönetilebilir olsunlar diye. (Virüsün insandan insana bu kadar kolay atlamasının bir nedeni de bu olsa gerek.)

Oysa dayanıklılık ve sağlamlığın —her türlü bağışıklığın—güvencesi çeşitliliktir. Sağlıklı canlılar ve sağlıklı fikirler için çeşitlilik bakımından zengin gen ve mem havuzlarına ihtiyaç vardır. Tarımda ve hayvancılıkta monokültür nasıl biyoçeşitliliği yok ediyorsa, tek ideolojili, tek zihniyetli, tek partili, tek liderli rejimler özgürlüğü yok eder, etnik kökene, dile, kültüre, yaşam tarzlarına ve cinsel tercihlere ilişkin tekçi dayatmalar her zaman barış ve huzuru torpiller. 

Sadece demokrasinin değil kapitalizmi geriletmenin yolu da çoğulculuktan geçiyor, tek çalışma türünün piyasaya bağımlı ücretli çalışma, tek mülkiyet biçiminin de bireysel özel mülkiyet olmadığı bir ekonomi niçin mümkün olmasın? Bugün bütün dünyada çok çeşitli kooperatifler, mahalle birlikleri, komünler, balıkçı köyleri, yerel imalat ve yerel tarımın değişik biçimleri, çalışan şirketleri, alternatif para birimleri ve takas, paylaşım ve armağan ekonomilerinin, yatay ağların değişik biçimleri deneniyor. Yerel yönetimlerin yapıcı iş partneri olduğu biçimler geliştiriliyor. İnsan ve doğa ile makinelerin (yapay zekânın) birlikte çalıştığı, birbirlerini güçlendirdiği çözümler aranıyor.

Doğa da insan toplulukları da çoğuldur – çok türlü, çok yaşam tarzlı, çok kültürlüdür. (Bugün öğrendim trilyonlarca virüs türü varmış.) Bunlar arasında çıkar farklılıkları, çıkar çelişkileri hep vardır. O yüzden ne doğada ne insan  topluluklarında uyum-denge-birlik-beraberlik kalıcı ve sürekli olabilir. Arada hep uyuşmazlıklar, çıkar çatışmaları, anlaşmazlıklar olur. Ve bunlar bastırılarak değil ancak işbirliği ile giderilebilir. Çatışma ve işbirliği varoluş madalyonunun iki yüzüdür. Biri olmazsa öteki de olmaz. Kaos ile kozmosun (düzenin) birlikteliği gibi de düşünebilirsiniz bunu. Yaşam ikisinin bir araya geldiği eşiklerde fışkırır. İşte bu tür eşikleri ancak çoğulculuk oluşturabilir. O yüzden bir arada yaşamada en başarılı düzenleyici ilke çoğulculuk ilkesidir.

Çatışma-işbirliği ikilisinin mimarı ise itirazdır, itiraz hakkıdır. Doğa insana, insan doğaya, insan insana sürekli itiraz eder. İtiraz hakkı varoluşun güvencesidir. İtirazlara kulak asılmazsa çıkar çelişkileri uzlaşmaz çelişkiler haline gelir, felaketlerin, yıkımın önü açılır. Kulak verilirse çelişkilere rağmen işbirliği başlayabilir. Onun için önümüzü ancak itiraz ederek, itirazımızı sürdürerek, derinleştirerek, çeşitlendirerek açabiliriz.

***

2008-2009 finansal krizinin ardından 2011’de Arap Baharı ile başlayan süreç neoliberal kapitalizmin istilacılığına karşı itirazların aralıklarla da olsa yükseldiği bir dönem oldu. 2019’un ikinci yarısı Hong Kong’ta başlayıp birçok ülkeye yayılan şehir isyanlarıyla geçti. Şimdi de Çin yönetiminin dünya korona salgınıyla meşgulken Hong Kong’u boğuntuya getirmeye çalışmasına karşı oradan yükselen itiraza Amerikan kentlerine yayılan ve dünyanın birçok yerinde yankılanan “Nefes alamıyorum!” haykırışı katılıyor.

Umalım ki şimdi yükselen bu itirazlar giderek doğanın ve insanlığın selameti, rahatça nefes alabilmeleri için her düzeyde kararlı ve güçlü bir işbirliğinin temellerini atmanın başlangıcı olsun.

(Bu yazı ilk kez Zülfü Dicleli’nin ‘Yeniden Düşünürken’ adlı blogunda yayımlamıştır.)

Kategori: Dış Köşe