Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Döngüsel ekonominin neresindeyiz?

İnsanlık tarihinin başından bu yana üretim sistemlerimiz doğrusaldı. Doğadan ham maddeyi alıyoruz, bununla bir şeyler üretiyoruz, yaptığımız şeyleri kullanıyoruz ve sonra da çöpe atıyoruz. Ancak son zamanlarda ham maddelerin azalmakta olduğunu fark ettik. Özellikle 1972’de yayımlanan “Büyümenin Sınırları” bize elimizdeki ham maddenin büyümek için sonsuza kadar yeterli olmadığını gösterdi. Bunun ardından son 50 sene içerisinde giderek artan oranda geri dönüşümü konuşmaya başladık. Yalnız bu geri dönüşüm en sonunda üretim sisteminde tüketilenlerin çöpe gitmesini engellemiyor. Bu nedenle de döngüsel ekonomi düşüncesi ortaya çıktı.

Döngüsel ekonomi kağıda çizdiğimiz bir doğruyu eğip başlangıç noktasına geri getirmek kadar kolay bir yaklaşım değil. Bu kullanım sisteminin içerisinde hiçbir şey çöpe gitmiyor ama bu sistemi oluşturmak için bizim de çok ciddi biçimde döngüsel sistemleri yeni baştan düşünmemiz gerekiyor. 

Endüstriyel üretime karşı biyolojik üretim

Döngüsel sistemleri iki farklı yarıdan oluşan şekilde düşünmemiz mümkün. Bir tarafta endüstriyel üretimde karşımıza çıkan kullanım, diğer tarafta da biyolojik üretim var. Önce endüstriyel üretime bakacak olursak en önemli problemlerden birinin planlı eskime olduğunu görüyoruz. Yani ürünler özellikle belirli bir süre sonunda eskimek üzere tasarlanıyorlar. Oysa ihtiyacımız bunun tam tersi bir tasarım. Eskiyen ya da bozulan ürünü tamir etmemiz veya ettirmemiz gerekir. Eğer kullanmak istemiyorsak başkasına kullanılmak üzere vermemiz yahut mümkünse üreticiye sisteme yeniden kazandırmalarını sağlamalıyız. Ürünlerin kullanımı tamamlandığında bu ürünlere başka bir kullanım alanı yaratmalıyız, eski yoğurt kaplarından saksı yapmak gibi bir şey olmak zorunda da değil.

Bugün teknoloji bu noktada bizlere çok daha ilginç fikirler sunmaya hazır. Bunların hiçbirini yapamıyorsak, o zaman geri dönüşüm yapmak zorunda kalacağız. Ürünümüz ham madde olarak tekrar sistemin içerisine girecek. Dolayısıyla döngüsel sistem içerisinde atık diye bir şeyin oluşması söz konusu değil. Yalnız bunun kolay olmadığını ve çoğu sistemi de en baştan buna uygun tasarlamamız gerektiğini unutmamamız gerekiyor.

Bu problemin önemli bir kısmı da kaynakların tükenmesinden oluşuyor. Mesela petrolün yaklaşık 30 senesi kaldı. Kömür biraz daha uzun süre bulunabilir ama doğal gaz 50 sene içerisinde tükenecek. Nükleer enerji için gerekli olan uranyum bile 2080’den sonra kolay bulunamaz hale gelecek. Otomobil endüstrisinde kullanılan kurşun önümüzdeki 10 sene içerisinde tükenebilir. Bakır gibi endüstrinin kullanım alanında alışılmış metallerin çıkarılması bile kısa süre içerisinde tehlikeye girebilir.

Kömür, petrol ve doğal gazı hızlıca hayatımızdan çıkartmamızda bir sorun yok ama diğer maddelerin kullanımı sürdürülebilir bir sanayi açısından son derece gerekli olacaktır. Bundan dolayı da bu metallerin kullanımında döngüsel üretim ve kullanım prensiplerini merkeze alan bir yaklaşım uygulamamız gerekiyor. Bunu bugün yapmayacak olursak kaynaklar yarın bizi bu kararları almaya mecbur bırakacak zaten.

Yorulan ve çoraklaşan toprak canlandırılmalı

Doğadan aldıklarımız ve doğaya geri verdiklerimiz arasındaki uçurum da döngüsel sistemlerdeki eksikliğimizin diğer yarısını oluşturuyor. İnsanlık tarımla uğraşmaya başladığı zamandan bu yana topraktan aldıklarını mümkün olduğunca geri vermeye çalışıyordu. Ancak şehirleşmenin artmasıyla birlikte aldıklarımızla verdiklerimiz arasındaki uçurum açılmaya başladı. Modern tarım sistemlerinin çalışması artık ancak endüstriyel katkılarla mümkün olabiliyor. Oysa doğanın bizim ürettiğimiz kimyasallardansa bizim geri döndürdüğümüz kendi öz ham maddesine ihtiyacı var.

Özellikle ülkemiz gibi yaklaşık olarak 10000 senedir tarım yapılan bir bölgede biz artık devamlı topraktan almaya başladık. Bundan dolayı da topraklarımız her geçen gün biraz daha yoruluyor ve iklim krizinin etkisiyle çoraklaşıyor. Toprağımıza eski canlılığını kazandırabilmek için organik katkı olarak döngüsel sistemlerimizin çıktısı olacak kompostu ekleyerek biyosferimizi baştan canlandırmak yolunda adımlar atmaya başlayabiliriz.

Bilim dünyası da son yıllarda yeni bir kavram üzerinde duruyor. Bu kavram da 2009 yılında Stockholm Dirençlilik Merkezi tarafından ortaya konulan “gezegenin sınırları”dır. Gezegenin sınırlarını bir kısmını aşağıda sayacağım dokuz ana başlık altında değerlendirebiliriz. Bunların en kötüsü, başımızdaki en büyük bela olarak gördüğümüz iklim değişikliğidir. Bu problemin kaynağını da bizim her geçen gün doğadan daha fazla alarak tükettiğimiz kaynaklar ve bu kaynakların üretim yöntemleri oluşturmaktadır. İklim krizi ile birleşen üretim ve barınma yöntemlerimiz doğadaki genetik çeşitliliği de fonksiyonel çeşitliliği de azaltarak tehlike sınırına doğru sürmektedir. Üretim için her geçen gün daha fazla arazi kullanıyoruz. Özellikle yağmur ormanlarındaki doğal arazi kayıplarımız öne çıkıyor.

Aşırı su, gübre ve tarım ilacı kullanımı sınırları zorluyor 

Türkiye’de şu anda kişi başına kullandığımız temiz su senede yaklaşık 1300 metreküp ve eğer bu seviyede nüfus artışı ya da iklim değişikliğinin getirdiği kuraklıkla devam edecek olursak yakın gelecekte kişi başına düşen su miktarı bin metreküpün altına inecek ve ülkemiz su fakiri sayılmaya başlanacak. Bu, dünyanın çoğu bölgesi için de geçerli. Kullandığımız aşırı gübre ve tarım ilaçlarının tarımsal üretim sırasında ve sonrasında doğada yarattığı zararları yeni yeni anlamaya başlıyoruz.

İnsanlar, doğrusal ekonomik yapılar içerisindeki yaşamımızın ve ekonomik büyümenin uygarlığımızı gezegenin sınırlarıyla bir çarpışma rotasına soktuğunu ancak yakın zamanlarda algılamaya başladılar. Bu algının sonucu olarak da döngüsel bir üretim ve tüketim sistemi içerisinde yaşamamız gerektiği her gün biraz daha açıklıkla karşımıza çıkıyor. Oysa bizler her tanıma yaptığımız gibi bu kavrama da bir kötülük yaparak döngüsel ekonomi adını taktık. Yapılması gerekenlerin ekonomiden çok üzerinde yaşamakta olduğumuz gezegenin kaynakları ve canlılığı ile ilgili olduğunu umarım çok geçmeden fark etmeye başlarız. Yaşam döngüseldir. Ekonominin de üretim sistemlerinin de en kısa sürede ayak uydurması bu gezegen üzerinde ne derece kalıcı olacağımızı belirleyecek.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Döngüsel ekonomi

1972 yılında yayımlanan “Büyümenin Sınırları”, muhtemelen ekonomik büyümenin sonsuza kadar devam edemeyeceğini ortaya koyan ilk eser değildi ama bugünkü döngüsel ekonomiye geçiş tartışmasını başlatan çalışma olarak temel alınabilir.

Dünya’nın kaynakları kısıtlıdır. Bu kısıtlılığın önemli bir bölümü maddesel yoksunluktan değil, o maddelerin ayrıştırılmasının yaratacağı ekonomik yüktendir. Yani gezegendeki tüm kobaltı kullanıp bitirmemiz söz konusu olamaz, ancak “kobalt madeni” dediğimiz bölge, kobaltın diğer elementler yanında yoğunluğunun çok daha fazla olduğu ve dolayısıyla diğer elementlerden ayrıştırma maliyetinin de en düşük olduğu yerdir. Bu tür maden yataklarını tüketmemiz artık çok yakın. Bu madenlerin önemli bir kısmının ne işe yaradığını bile çoğumuz bilmiyoruz ancak günlük hayatımızda rahatça kullandığımız çoğu ürünün fiyatı birden artmaya başlayınca fark edeceğiz bu elementlerin tükenmeye yüz tuttuğunu. Bu nedenle de çevremizdeki çoğu kaynak tükenmeye yaklaşıp fiyatları erişilemez noktaya gelmeden iş yapma şeklimizi değiştirmek zorundayız.

Doğrusal ekonomi ve geri dönüşüm

Bunu çoğunuz duymuşsunuzdur ama bugünkü ekonominin işleyişi doğrusaldır. Yani ham maddeyi doğadan alıp işleyerek ürün haline getirir, kullanır ve çöpe atarız. Bir yandan doğadan alabileceğimiz ham madde azaldığından ve/veya pahalılaştığından, öte yandan da çöpümüzü atacağımız yer kalmadığından bu doğrusal işleyişin sonuna bir ekleme yapmaya çalışıyoruz son zamanlarda. Buna geri dönüşüm diyoruz. Yani elimizden geldiğince ham madde olarak kullanılmaya uygun olan nesneleri çöpe atmak yerine geri dönüştürmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki doğrusal ekonomi anlayışımız bu çabaya hazırlıklı olmadığından geri dönüştürebildiğimiz madde miktarı son derece kısıtlı.

Şimdi sizlerden durup biraz düşünmenizi isteyeceğim çünkü birazdan okuyacağınız şeylere sizde oluşturulmuş şartlanmadan dolayı hemen itiraz edeceksiniz. Düşünmenizi isteyeceğim konu şu: Bundan 50 sene önce daha az hijyenik bir çevrede mi yaşıyorduk? Buna ek olarak, çevresel faktörlerden dolayı çok daha fazla mı hastalanıyorduk? Bu iki soruya da hayır diyeceğinizi düşünüyorum. Elbette dünyanın çoğu noktasında koşulları 50 sene öncesine oranla son derece iyileşmiş olan birçok insan var, bunu yadsımaya imkan yok. Ama kendi hayatıma baktığımda çocukken sütü kapıya gelen sütçünün güğümünden aldığımızı hatırlıyorum. O süt mutlaka kaynatılırdı ve annemin derdi sütçünün süte ne kadar su karıştırmış olduğu olurdu. Bugünse gayet hijyenik ambalajlar içerisinde süt aldığımızı düşünüyoruz ancak o sütün ne derece doğal olduğu konusunda veya o ambalaj maddesinden sütün içine neler karışmış olduğunu hayal ettiğimizde tüylerimiz diken diken olabiliyor. Kısacası, bundan 50 sene önce sütü güğümle, pirinci kese kağıdında, çekirdeği kağıt külahta satın aldığımızda bundan çok daha fazla sağlık sorunu yaşadığımızı düşünmüyorum. Ancak bugünkü ekonomik sistemimiz bizi bol ambalajlı ya da kullan-at çoğu ürünün eskiye oranla çok daha temiz ve sağlıklı olduğuna inandırdı.

Çözüm evladiyelik üretimde

Üstüne bir de satın aldığımız kalıcı nesneleri düşünün. Ben geceleri 30 sene önce kan verdiğimde hediye edilen t-shirtlerle uyuyorum, ne rengi soldu ne de yakası paçası dağıldı. Oysa 3 sene önce merkezimiz için yaptırdığımız t-shirtleri de kan merkezinin t-shirtleri ile değişimli kullanıyorum, benzer amaçla yaptırılmış olmasına rağmen yenilerin hem rengi soldu hem de dikişleri sökülmeye başladı. Annem rahmetli dedemin 1961’de aldığı buzdolabını yazlıkta kullanıyordu, ancak birkaç sene önce fazla ses yapıyor diye değiştirip yenisini aldı. Yenisi de üç sene içinde bozularak ilk tamirci temasını yaşadı. Kısacası, eskiden üretilen ürünler neredeyse evladiyelikken, şimdi aldıklarımız garanti süreleri bitince bozulacak şekilde tasarlanıyorlar.

Bu noktada çözüm garanti süresince düzgün çalışıp garantisi bitince bozulan buzdolabını geri dönüştürecek sistemler kurmaktansa bozulmayacak buzdolabı üretmektir. Elbette teknoloji ilerledikçe o buzdolabının da ilerleyen teknolojiye ayak uydurmasını isteyeceğiz. Bir düşünün, bundan 50 sene öncenin buzdolabını bugün görseniz tanıyabilir misiniz? Evet, kolayca tanırsınız, yani buzdolabının ana yapısı değişmez. Bu nedenle de buzdolabını, gelişen teknolojilere uygun biçimde parçaları değişecek şekilde tasarlamak mümkündür. Bir sonraki nesilde çok daha verimli bir motorla daha az enerji tüketen bir buzdolabı üretmek yerine bu buzdolabının sadece motorunu değiştirerek verimliliğini artıracak sistemler kurmak uzun vadede kaynaklarımızı daha verimli kullanmamız anlamına gelir.

Ayrıca eskiden hatırlarsınız, giysileri dolabın bir köşesine atmaz ve ailedeki diğer insanlarla paylaşırdık. Herkes ailede kendinden yaşça daha büyük olanların kullandıkları giysileri giyerdi. Şimdi sistem bunu aşağılar bir yapıda olduğundan gereğinden fazla kullanılıp hızla tüketilen nesneye sahibiz. Çocukluğumuzun en kıymetli oyuncaklarından LEGO bile artık hayal gücünü geliştirmek yerine kutunun üzerinde gösterilen bir tek nesneyi yapacak şekilde satılıyor çoğunlukta. Bir parçası kaybolduğunda da işe yaramaz bir parçalar yığını halini alıyor.

Doğrusal ekonominin çevremizdeki çoğu sorunun kaynağı olduğunu kolayca görüyoruz ve bu sorunların çözümü başka bir düşünce yapısına geçmekte bulunabilir ancak. Bu sistem içerisinde devam edip aldığımız poşet çayın beş parça ambalajını geri dönüşüme atarak sıfır atık ürettiğimizi düşünüp mutlu oluyoruz. Oysa sıfır atık, sıfır atık demektir. Ambalajını geri dönüşüme atıp başına ileride ne geldiğini bilmediğimiz, posasını da çöpe döktüğümüz anda bu sıfır atık demek değildir.

‘Doğrusal’ yerine ‘döngüsel’

Peki nasıl yapacağız bu sıfır atıklı döngüsel ekonomiyi? Elinizde çay kavanozuyla markete gideceksiniz ve “bunu şu çaydan doldurun lütfen” diyeceksiniz. Sonra aldığınız çayı eve getirip demleyeceksiniz, artan çayın posasını da kompost makinenize atacaksınız. Belediye organik kompost çöplerini toplamaya geldiğinde de diğer çöplerden ayrı olarak bu kompost çöpünü de vereceksiniz ve bu kompost, ilin çevresindeki tarım arazilerini zenginleştirmek için kullanılacak. Tüm bunları yaparken rahatımız biraz bozulacak mı? Evet, ama doğrusal ekonomi bizim ve doğamızın aleyhine çalışırken döngüsel sistemler sürdürülebilirdir. Unutmayın, bundan 50 yıl önce büyükleriniz çayı aynı böyle satın alıyorlardı. Belki kavanozu götürmek yerine kese kağıdı içinde alınıyordu çay. Posası da balkondaki çiçeklerin altına dökülüyordu. Hayatımız da bundan daha sağlıksız ve mutsuz değildi. Arada bir şeyler oldu ve bizi doğrusal sistemin tek doğru olduğuna inandırdı.

Tek doğru, doğrusal ekonomi değil, hatta doğrusal ekonomi şu anda içinde yaşadığımız kaynak ve çevre sorunlarının da temelinde yatıyor. Sürdürülebilir bir hayat yaşamak istiyorsak göstermelik değil gerçek döngüsel sistemler tek çözümümüzdür. Yalnız bunlar da rahatımızdan biraz uzaklaşmamızı gerektiriyor. Eh, sürdürülebilir bir yaşam için de o kadar olsun artık.

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Büyümenin sınırları – Ahmet İnsel

Bundan tam kırk yıl önce, kapitalizmin altın çağına ulaşıldığına inanıldığı bir dönemde, bu pembe gelecek tablosunun tam tersini öngören bir rapor yayımlandı. Başlığı “Büyümenin Sınırları” olan raporu, 1968’de kurulan Roma Kulübü adlı bir düşünce topluluğu sipariş vermişti. Roma Kulübü’nün kuruluş amacı, “yerkürenin ve insanlığın geleceği üzerine öngörülerde” bulunmaktı. Çalışma, MIT’de bilgisayar ve sistem kuramları profesörü olan J. W. Forrester’e önerilmişti. O da, o zaman doktora öğrencisi olan Dennis Meadows’u bu işe koştu. Üç yıl sonra rapor, Meadows’un yönettiği bir araştırmacı grubu tarafından kamuoyuna sunuldu. 

Kaynaklar sınırlı
Rapor ilk yayımlandığında, daha birinci petrol krizi ortaya çıkmamıştı. Ekonomik büyümenin altın 30 yılı olarak adlandırılan dönem sona ermemişti. Kapitalizmin sonsuza kadar ve krizsiz sürüp gideceği fikrini savunan ideolojiye karşı, sol bu büyümenin ürünlerinin eşit paylaşılmadığı eleştirisini dile getiriyordu. Kaynakların sınırlı olduğu bir dünyada, üslü çarpan etkisiyle sürdürülen büyümeyi sorun olarak ele almak daha solun ana akımlarının gündeminde değildi. Hatta rapor yayımlandığında, Batı’da birçok komünist ve sosyalist parti, bunun yükselen toplumsal mücadeleleri dizginlemek için hazırlanmış olduğunu iddia etti. Yeşiller hareketi o dönemde filizlenme aşamasındaydı, ortaya çıkmamıştı. 

Tükenme tarihleri
Meadows raporu, büyüme bu hızda ve bu biçimde devam ederse, yerkürede kaynakların tükeneceğini ilk kez açık biçimde ortaya koyuyor, hatta bazı kaynakların olası tükenme tarihlerinde öngörülerde bulunuyordu. Bu öngörüler, beş ana değişkenin birbiriyle ilişkilerini betimleyen bir modele dayanıyordu. Bunlar, nüfus, sanayi üretimi, gıda üretimi, çevre kirletme seviyesi ve yenilenmeyen kaynak stoku idi. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki büyüme devam ederse, 21. yüzyıl başında küresel bir iktisadi çöküş ve 2030’dan itibaren bu çöküşle bağlantılı olarak dünya nüfusunda yüzyıl sürecek bir düşüş öngörüyordu model.
Elbette, farklı senaryolarla bu öngörülerin takviminin değişebileceği belirtiliyordu. Örneğin yeni kaynakların bulunması sayesinde büyümenin aynı hız ve biçimde sürdürülmesi, çöküşü daha geciktirecek ama daha da büyük olmasına neden olacaktı. Meadows modeli, değişkenler arasındaki karşılıklı etkileşim ilişkilerini ve özellikle bunun yarattığı kartopu etkisini dikkate alarak, bir değişkende sorunun çözülmesinin başka bir yerde açığın büyümesine neden olduğunu gösteriyordu. Örneğin tek başına nüfus planlaması yapmak veya sanayi üretimini sınırlamak, sonucun beş aşağı beş yukarı aynı olmasını engellemiyordu. Modelin ortaya çıkardığı temel sonuç, var olan iktisadi-toplumsal sistemin son derece dengesiz olduğuydu. Ancak bütün değişkenleri aynı anda ve bir an önce etkileyecek önlemler alınması durumunda sistem bir ölçüde istikrarlı bir dengede tutulabilirdi.
Sonuçta, Büyümenin Sınırları raporu, Marx’ın kapitalizmin esas niteliğinin devasa bir “meta birikimi” olduğunu ve bu birikim dinamiğinin motorunun da hep daha fazla birikim olduğunu ortaya koyan çözümlemesini farklı bir açıdan doğruluyordu. Sermaye birikimi dinamiği, herkesi, sadece emekçileri değil sermayedarları da, o büyük dişlinin bir parçası haline getiren ve ancak hızının sürekli artması veya etki alanının sürekli genişlemesiyle dengede duruyordu. Her şeyi metaya, dolayısıyla sermaye birikimi nesnesine dönüştürerek, büyüyordu.
Meadows raporundaki bazı öngörüler, örneğin petrol rezervlerinin 20. yüzyıl sonunda tükeneceği öngörüsü gerçekleşmedi. Yeni yataklar bulundu, petrol yerine başka enerji kaynakları kısmen kullanılmaya başlandı. Ama raporda bu öngörülüyordu. Esas vurgu, kapitalizmle birlikte yerleşen sistemin ve onunla ilişkili medeniyetin büyük bir dengesizliğe sahip olmasıydı. Uzun vadede sürdürülemeyecek olan bir medeniyetti bu ve aynı zamanda bugüne kadarki gelişim patikasına da bağımlıydı. Rapor ilk yayımlandığında, öngörülen küresel çöküşü engelleyecek elli yıl olduğunu gösteriyordu. Kartopu etkisi nedeniyle, belli bir seviyeyi geçtikten sonra, istense de çöküşü durdurmak mümkün değildi. Meadows raporu daha sonra, çok daha güçlü bilgisayar yazılımları desteğinde güncellendi, denendi. 

Sınırların ötesinde
Her defasında, modelin sağlamlığı kanıtlandı. 1992’de Rio’da toplanan Dünya Çevre Zirvesi vesilesiyle raporun güncellenmiş hali, bu kez “Sınırların Ötesinde” başlığıyla sundu. 20 yıl önceki sınırlar aşılmıştı. Aynı ekip, 2004’de, “Büyümenin Sınırları: 30 Yıl Sonra” başlıklı ve çok daha karamsar sonuçlar ortaya çıkaran bir çalışma yayımladı. Geri dönüşü mümkün olmayan kritik eşiği aşmaya on yıl bile kalmamıştı. Son elli yılda dünya sanayi üretimi yılda ortalama yüzde 2,9 büyümüştü. Bu hız, 24 yılda iki misli olmak demek. Sadece kaynakların ve özellikle enerji kaynaklarının sınırları nedeniyle değil, yerkürenin bu üretim hacminin yarattığı çevre baskısını kaldırma kapasitesinin kalmamasıyla da, önümüzdeki dönemde büyümenin maliyetinin de artan bir hızda büyüyeceğini artık kesinlikle biliyoruz.
Şimdi emekli bir profesör olan Meadows, eski büyümenin geri gelmeyeceğini, maliyet duvarına çarpacağını ve kaçınılmaz olarak enerji tüketimi seviyesinin azalacağını öngörüyor. Gelişmiş ülkelerin ortalama hayat seviyesinin artık küresel bir pazarlık konusu olacağını belirtiyor. Bu nedenle, gelecekte büyürüz umuduyla bugün alınan bir dizi kararın sonuçlarının boş çıkacağına işaret ediyor. Örneğin sıfıra yakın bir büyüme patikasında bugünkü borçlar nasıl ödenecek? Refah nasıl paylaşılacak? Amerikalıların refah seviyesini korumak için, Çinlilerin tüketim artışına bir sınır mı getirilecek? Bunun kabul edilemez bir karar olduğu bir kenara, uygulanabilirliği de ancak büyük bir savaşla mümkün.
Son büyük savaş sonrası yerleşen sermaye birikimi modelinin tükenmesi değil içine giderek girdiğimiz kriz. Sermaye birikiminin iktisadi dinamiğin kalbi, motoru ve asli amacı olduğu kapitalizmin kendini yeniden üretme krizi gündemde. Bu büyük çatışmalar, kanlı savaşlara yol açabilir. İşte tam bu noktada, “sosyalizm ya da barbarlık” fikri yeniden anlamını buluyor. Dönemin anaakım sol hareketleri, 1972’deki öngörüleri, paylaşım mücadelesinden emekçi kesimleri dışlama amaçlı bir kapitalist propaganda olarak görmüştü. Eğer solda olmanın, sosyalist olmanın amacı sadece üretilenin paylaşılması mücadelesi vermek değilse, bugün solun dünyayı bekleyen bu barbarlığa karşı bu öngörüleri ciddiye alan, bu sorunlara yeni toplumsal yanıtlar üreten bir yeni medeniyet projesi ortaya koyması gerekiyor. Evet, sınırsız büyümenin tüm toplumsal sorunları bir şekilde çözdüğüne, çözeceğine inanan medeniyetin sonuna doğru geliyoruz. Sosyalizm aynı zamanda yeni bir medeniyettir.

Ahmet İnsel- Radikal 2

Kategori: Dış Köşe

Ekoloji

Roma Kulübü, Büyümenin Sınırları’nın 40. yılı sempozyumunu sunar

Roma Kulübü, Büyümenin Sınırları’nın (Limits to Growth) yayımlanışının 40. yılını, bugün ABD’nin başkenti Washington DC’de düzenlediği bir sempozyumla kutluyor. Bugün Türkiye saatiyle 16:00’da başlayacak olan sempozyum internetten canlı olarak yayımlanacak (BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ).

Sempozyum, raporun yazarları Donella Meadows ve Jørgen Randers’in yapacakları konuşmayla başlayacak. Diğer konuşmacılar arasında Roma Kulübü üyesi ekonomist Herman Daly ve Yeryüzü Politikaları Enstitüsü’nün kurucusu Lester Brown da bulunuyor.

Roma Kulübü’nün MIT’den bir grup araştırmacıya ısmarladığı Büyümenin Sınırları, sürdürülebilirlik tartışmaları, ekoloji hareketleri ve yeşil politika için bir dönüm noktası oluşturmuştu. Raporun ve Türkçe çevirisinin hikayesini daha önce Yeşil Gazete’nin Kitap ekinde yazdığım yazıdan okuyabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekoloji

Kitap

[Yeşil Sahaf] 40. yılında Büyümenin Sınırları

Roma Kulübü raporu diye de bilinen, “Büyümenin Sınırları”nı bilirsiniz. Peki 1972’de basılan ve yeşil hareketin tarihinde belki de en önemli dönüm noktalarından biri olan bu kitabın Türkçeye çevrildiğini biliyor muydunuz?

Kitabı bazı üniversite kütüphanelerinin kataloglarında gördüm. Dolayısıyla bazı araştırmacılar biliyordur. Ama maalesef bu önemli klasik Türkçeye çevrilip yayımlandığı 1978’den sonra bir ikinci baskı yapmadığı için, birkaç sene önce bir sahafta tesadüfen karşıma çıkana tek, ben de Büyümenin Sınırları’nın Türkçesinden haberdar değildim.

Benim sahaftan aldığım kitabın ilk üç sayfası kopuk olduğu için de, Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi Kataloğu’na bakan dek, 1978’de İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Yayınları’ndan, Kemal Tosun’un çevirisyle ve 81 sıra numarasıyla yayımlandığını bilmiyordum. Eğer yeşil klasiklere meraklı bir yayınevi çıkıp da yeniden basmazsa, sizlerin de bir kütüphanenin yolunu tutmanız, ya da sahaflarda şansınızı denemeniz gerekecek.

Peki bu kitap neden önemli? Büyümenin Sınırları (Limits to Growth), bir grup sanayici ve entelektüel tarafından 1968 yılında dünyanın en saygın üniversitelerinden biri olan ABD’deki Massachusetts Institute of Technology’de (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) çalışan araştırmacılara ısmarlanmıştı. Donella H. Meadows, Dennis L. Meadows, Jorgen Randers ve Williams W. Behrens III tarafından birkaç yılda tamamlanan çalışma 1972’de Universe Books’tan yayımlandı.

Ve ortalık karıştı.

Roma Kulübü’nün sorduğu soru bugün basit gibi görünse de, o yıllarda alışılmış bir soru değildi: Bugün hakim hale gelen 5 değişken, hızlı nüfus artışı, şu anki gıda üretimi paterni, sanayileşme hızı, çevre kirlenmesi düzeyi ve yenilenemez doğal kaynakların tükenme hızı bugünkü seyrinde ilerlerse, önümüzdeki yüzyıl içinde ekonomimizi nasıl bir gelecek bekliyor? Bugün olsa bu soruyu “mevcut ekonomik düzen ve uygarlığımız sürdürülebilir mi?” diye sorarlardı kuşkusuz. Ama 1968 yılında henüz sürdürülebilir sözcüğü bu anlamda kullanılmıyordu.

Araştırmacıların verdiği yanıt karmaşık bazı matematik modellere daytanıyordu. Metodolojilerini açıklarken öncelikle yaptıkları hesapların uzun vadeli olduğunu, kısa vadeli projeksiyonlar yapmadıklarını vurguluyorlardı. Verdikleri yanıtın özeti şuydu (Türkçe çevirinin 10. sayfasından aktarıyorum):

“1- Dünya nüfusunda, sanayileşmede, çevre kirlenmesinde, gıda üretiminde ve doğal kaynakların tükenmesinde bugünkü büyüme eğilimi süregelecek olursa, gezegenimizde ekonomik büyüme gelecek yüzyıl içinde sınırına dayanacaktır. Olasılığı en fazla sonuç gerek nüfusta, gerekse sinai kapasitede oldukça ani ve kontrol altına alınmayan bir düşüşün ortaya çıkmasıdır.

2- Bu büyüme eğilimini değiştirme ve gelecekte uzun süre devam edebilecek ekolojik ve ekonomik bir denge kurma olanağı vardır. Dünya çapında bir denge, dünya yüzeyindeki her bireyin temel maddi ihtiyaçlarına doyumunu sağlayacak ve her bireyin beşeri potansiyelinin geliştirilmesi için eşit fırsata sahip olmasına olanak verecek biçimde tasarlanabilir.

3- İnsanlar, birinci sonuç yerine ikinci sonucu elde etmek için çaba harcamaya karar vermeleri halinde, ne kadar çabuk harekete geçerlerse, başarı olasılıkları o ölçüde artacaktır.”

Bu yanıtın politik dile tercümesi, “hemen şimdi” ve “sıfır büyüme” oldu. 1972’yi takiben sadece 10 yıl içinde pek çok Batı ülkesinde birbiri ardınca kurulan yeşil partiler ekonomik büyüme paradigmasını çok daha cesaretle eleştirmeye ve sıfır büyümeyi savunmaya başladılar.

Büyümenin Sınırları, bugün aradan tam 40 yıl geçtikten sonra, modası geçmiş gibi mi görünüyor? Belki bazı veriler evet, ama temel soru ve cevaplar bugün 40 yıl öncekinden çok daha yaşamsal. Tabii kitabın temel sonucu olan “kaynaklar tükenecek” öngörüsünün yanlış çıktığına ilk 10 yıl içinde o kadar çok insan inanmış (daha doğrusu inanmak istemiş)  ki, bu rapora bakarak yeşil hareketin yanlış bilimsel varsayımlara dayandığını öne sürenler çok olmuş. Oysa Büyümenin Sınırları’na saldıranlar, raporun ekonomik büyümenin sınırlarına “önümüzdeki yüz yıl içinde gelineceği” uyarısını görmezden geliyorlar. Onlara 10 yıllık vadeler yetiyor.

Üstelik 1972’de henüz küresel ısınma bilinmiyordu. O zamandan beri köprülerin altından çok sular aktı. Evet, fosil kaynaklar (zift kumulları gibi) ikincil rezervler devreye sokulduğu ve doğal gaza yönelim hızlandığı için beklenenden daha uzun süre dayanıyor. Ancak gezegenin taşıma kapasitesinin yüz yıl daha dayanamayacağını küresel ısınma tahminlerinden de gayet iyi biliyoruz.

Yani Büyümenin Sınırları, maalesef haklıydı. Üstelik eğer yazarların koyduğu vadeye bakarsak, haklı olduklarını ispatlamaları için daha en az 60 yılları var.

Büyümenin Sınırları’nın bulabilirseniz okumanızı öneririm. Yeşil hareketi belki de en çok etkileyen, yeşil ekonominin çıkış noktalarından biri olan, hatta hatta bir noktaya kadar yeşil partilerin sebebi sayılabilecek tarihsel belgelerden biridir.

Bir de merakım var: 1978’de bu kitap Türkçeye çevrildiğinde o dönem kimlerin okuduğunu, akademide, ama daha çok da politik çevrelerde ne gibi tartışmalar yarattığını merak ediyorum. Hatırlayan, bilen varsa bana yazabilir mi?

İyi okumalar!

Ekonomik Büyümenin Sınırları
Donella H. Meadows, Dennis L. Meadows,
Jorgen Randers ve Williams W. Behrens III
Çeviren: Kemal Tosun
İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Yayınları
1978

Ümit Şahin
twitter.com/#!/umitsahin

Kategori: Kitap