Köşe Yazıları

Naomi Klein: İklim değişikliğine sahte çözümler – Ali Kerem Saysel

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ali K. Saysel’in, Naomi Klein’ın yeni çıkan kitabı Bu Her Şeyi Değiştirir’i (This Changes Everything) derinlemesine inceleyen yazısının ikinci bölümünü sunuyoruz. Kitabın yayın hakları Agora Kitabevi tarafından alındı ve halihazırda dilimize çevriliyor.

İlk bölüm: İklim değişikliği ile mücadele neden önemli?

* * *

Naomi Klein, iklim değişikliği hakkında kitabı, Bu Herşeyi Değiştirir’in ikinci kısmında iklim değişiklinin sahte çözümlerini ele alıyor: Büyük şirketlerle ilişkilerini kolkola fosil yakıt arama faaliyeti yürütecek derecede ilerleten sivil toplum örgütlerini, taban faaliyetlerini bir tarafa bırakıp yüksek siyaset salonlarında politikacılarla koşturan sivil toplum teknokratlarını; çevre hareketine göz kırpıp sonra yarı yolda bırakan büyük iş adamlarını, iş adamlarının verdiği zararlı maddi teşviklerin peşinden koşan teknik yenilikçi müteşebbisleri. Son olarak da tüm bu aktörlerin birlikte, iklim değişikliğine bir çözüm (B planı) olarak ileri sürdükleri jeo-mühendislik (veya yeryüzü mühendisliği) projelerini kitabın ikinci kısmında okuyabilirsiniz.

Sahte Çözümler: Jeo-mühendislik projeleri

Jeo Mühendislik projeleri arasında uzaya yansıtıcılar yerleştirilmesi de bulunuyor

Jeo Mühendislik projeleri arasında uzaya yansıtıcılar yerleştirilmesi de bulunuyor

Jeo-mühendislik projeleri şunları içeriyor: Okyanusların demirle gübrelenmesi (böylece atmosferdeki karbonu özümseme kapasitelerinin artırılması), karbon yakalama ve depolama teknolojileri, çöl yüzeylerinin beyaz örtülerle kaplanması, bulutların parlaklığının artırılması (deniz suyu püskürtülerek), uzaya yansıtıcılar yerleştirilmesi, atmosfere parçacıklar ve sülfat bileşikleri enjekte edilmesi (yanardağ patlamaları sonrasında olduğu gibi). Bu potansiyel uygulamalar kulağa hoş gelen bir ifadeyle Güneş Işınımı Yönetimi (Solar Radiation Management, SRM) olarak da adlandırılıyor.

Kitapta bahsi geçen büyük sermaye sahiplerinden Bill Gates’e göre jeo-mühendislik “sadece bir sigorta poliçesi … bazı şeyler umduğumuzdan hızlı kötüye giderse diye, yan cebimizde saklamamız gereken alternatif”. Binalarda bulundurduğumuz yangın söndürme sistemleri gibi.

Klein’in buna yanıtı Şok Doktrini: “Şok Doktrini tam da böyle çalışır. Gerçek bir krizin yarattığı çaresizlik ortamında anlamlı tüm itirazlar buharlaşır ve her türden yüksek riskli davranış geçici bir süre için makbul görülür. Hızlı bir değişim döneminde harekete geçireceğimiz jeo-mühendislik teknolojilerini etik ve risk açsısından, ancak kriz atmosferinin dışındayken değerlendirebiliriz.” Önerilen teknolojiler öyle riskler içeriyor ki (kabuklu deniz canlıların yok olması, atmosfer kirliliği, asit yağmurları, bölgesel kuraklıklar vb.) bu bölümün ana karakterleri atom bombasıyla aşk yaşayan Dr. Strangelove’ı hatırlatıyor.

Pekala, teknolojisi sınanan, fizibilitesi hazırlanan bu türden projeler gerçekten kullanılmaya ne kadar yakın? “Geçmiş bize ciddi saha deneylerinin ardından harekete geçmenin yakın olduğunu gösteriyor. Hiroşima ve Nagazaki ilk başarılı nükleer deneme Trinity’den sonra bir ay içerisinde bombalanmıştı … Manhattan projesinde çalışan bilim insanları henüz sadece caydırıcı bir bomba geliştirdiklerini düşünüyorlardı.” O halde belki de bugün, bu tür uygulamaları yasa dışı ilan edecek uluslararası antlaşmalara ihtiyaç var, 171 ülkenin taraf olduğu 1972 tarihli Biyolojik Silahların Önlenmesi Antlaşması (BWC) gibi.

Nasıl oldu da, yaygın anlatıya göre 1962’de Rachel Carson’un Sessiz Bahar’ıyla (Silent Spring) başlayan militan karakterli modern çevre hareketi (Friends of the Earth 1969’da,  Greenpeace 1971’de kurulmuştu), 1970’lerin önemli kazanımlarının ardından (kirleten öder prensibini yaşama geçiren pek çok çevre koruma yasası gibi), 2000’lere gelindiğinde ana gövdesini dilekçe ve lobi faaliyetlerinin, avukatların, vitrinini ünlüler dünyasından isimlerin oluşturduğu bir harekete dönüştü? Naomi Klein, çevre hareketinin, 1970’lerde mahkemelerde ve mecliste kazanılan başarıların adından 1980’lerle birlikte gelen neo-liberal dönüşümü kavrayamadığını, siyasetçileri hala birer yol arkadaşı gibi görmeye devam ettiğini söylüyor. 1980’leri Büyük Yeşil olarak tanımladığı, büyük şirketler tarafından satın alınmış kuruluşların doğuşu olarak değerlendiriyor. Peki, anomim şirketler ve fosil endüstrisiyle çeşitli biçimlerde alışveriş içerisinde olan (bağış almak, yatırımda bulunmak, ticari ortaklıklara girmek, yönetim kurullarında koltuk paylaşmak vb.) bu Büyük Yeşil kimdir?

Büyük Yeşil ?

5The Nature Conservancy, Environmental Defence Fund, National Wildlife Federation, Conservation International, The Nature Conservancy, Conservation Fund bunların başında geliyor.

The Nature Conservancy’nin ExxonMobil ile 1990’da başlayan ortaklığı ve petrol çıkarma faaliyetleri kitapta uzun uzadıya ele alınmış. World Wildlife Fund for Nature’ın da (WWF) Shell’le uzun yıllar devam eden ortaklığı olmuş. Bu tür ilişkilere hiçbir şekilde girmemiş olan (yeterli varlıkları olmadığı için veya prensip olarak reddettikleri için) kuruluşlar ise şöyle sıralanıyor: Friends of the Earth, Greenpeace, Rainforest Action Network, Food and Water Watch, 350.org, Earth First ve Sierra Club. (Bu arada Sierra Club’ın 2007-2010 yılları arasında bir doğa gaz şirketinden gizlice bağış aldığı ortaya çıkmış fakat örgüt bu skandalın ardından şirketle arasında mesafe koymuş.)

Büyük Yeşil, çevre koruma ve sürdürülebilirlik faaliyetlerinden hem doğanın hem de büyük şirketlerin kazançlı çıkacağı, win-win çözümler peşinde koşuyor, bunun sözcülüğünü yapıyor. İçlerindeki nüans farklarını dikkate almadan, genelleştirerek konuşacak olursak, pek çoğu nükleer enerjiyi geçerli bir alternatif olarak görüyor, doğal gaz ve kaya gazını, karbonsuz bir geleceğe doğru ara aşama, bir köprü olarak görüyor. Kirletme hakkı ticareti gibi esneklik mekanizmalarına sıcak yaklaşıyor. Koruma projelerinde yerlilerin ve yoksulların haklarını gözetmeyen, indirgemeci bir bakış açısı benimsiyor –ki Kyoto kapsamındaki bazı Temiz Kalkınma Mekanizması (CDM) projeleri de bunlara dahil. (Örneğin, karbon tutma kapasitesi geliştirilecek diye biyoüretken bir bölge şirketler tarafından satın alınıyor, karbon ofset elde ediliyor, yerliler kapı dışarı ediliyor).

İklim problemine gönül vermiş “kaygılı”, “sorumlu” iş adamlarının öyküleri (Richard Bronson, Warren Buffett, Michael Bloomberg, Bill Gates kitapta ismi geçenler), önce vaat edilen sonra geri çekilen fonlar, nükleer start-up şirketlere, kaya gazına, jeo-mühendislik projelerine yatırılan paralar şu gerçeği teyit ediyor: Bu işler gönüllülük esasına göre, veya zenginlerin sorumluluk duygusu gereği olmayacak!

Bu kapanış bana küresel iklim görüşmelerinde gelinen noktayı hatırlatıyor. Bağlayıcı taahhüt ve yaptırımların değil, gönüllülüğün esas alınacağı bir iklim rejimine doğru sürükleniyoruz. ABD-Çin, Avrupa ve diğerlerinin verdiği sözler ne kadar umut verici olursa olsun, yasalaştırılmadığı müddetçe atılması beklenen adımların güvencesi ne olacak? Artık böyle bir umut kalmadığına göre, ülkeler bazında indirimlerin değil, iklim mücadelesinin içerdiği tüm dönüşümlerin yasalaşması için mücadele vereceğiz.

İlk bölüm: İklim değişikliği ile mücadele neden önemli?

Ali Kerem Saysel

 

 

Ali Kerem Saysel

İklim KriziManşet

Naomi Klein: “İklim değişikliğine yol açanlara karşı insanlar öfkeli olmalılar”

Gazetemizde, Naomi Klein’in son kitabı “Bu Her Şeyi Değiştirir (This Changes Everything)” üzerine inceleme yazı dizisi kaleme alan Prof. Dr. Ali K. Saysel, The Big Issue‘da Klein ile iklim değişikliği üzerine yapılan söyleşiyi de dilimize çevirdi. Lima İklim Zirvesi‘nin hemen ardından iklim felaketi artık geri dönülemez noktaya hızla yaklaşırken bu söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz

* * *

 

Serbest piyasa ekonomisinin yeryüzünü tehdit ettiğini ne zamandan beri düşünüyorsun?

İklim değişikliği inkârcılarıyla takılmaya başladıktan sonra gördüm ki onlar, iklim değişikliği gerçekse mevcut ekonomik sistemin devam edemeyeceğini biliyorlar. Kolektif eylem ve kuvvetli regülasyon gerektiren iklim değişikliği gibi bir krizle karşı karşıyaysan, “piyasaları regüle etmeyelim”, “istediğim kadar kâr edeyim” gibi fikirlere sarılamazsın. Salımları o kadar derin azaltmamız gerekiyor ki, bu serbest piyasa kapitalizminin tüm büyüme modelini tehdit ediyor.

6...

 Seçici Küçülme

Bazı iktisatçılar şimdilerde büyüme fikrinin ötesine geçmemiz, GSYH saplantısından vazgeçmemiz gerektiğini söylüyorlar. Bu sence iyi bir şey mi?

İnsanların bunları konuşmaları heyecan verici. Sonsuz büyüme peşinde koşmanın ekonomik iyilik veya istikrar getirmediğini, artan gelir adaletsizlikleri yarattığını biliyoruz. Demek ki buna karşı çıkmak şimdi daha kolay. Sorun, ekonominin hangi kısımlarını genişletmeye hangi kısımlarını daraltmaya çalıştığımıza odaklanan stratejik bir ekonomiye sahip olmak.

 

“Seçici küçülme” hakkında yazıyorsun ve kısa çalışma sürelerinden, “boktan işler” için caydırıcı olacak evrensel temel gelir ödemelerinden bahsediyorsun. İnsanlar sence bu fikirler için hazır mı?

Bence insanlar aşırı çalıştıklarının farkındalar. Aşırı çalışma müsrif bir tüketim modeline bağlı. İşten sonra paket yemek sipariş etmekten başka şansın kalmıyor, yemek pişirmek gibi az tüketici faaliyetlere zaman ayıramıyorsun.

 

Sence çevre hareketi daha mı radikal olmalı?

Çevre hareketinin seçkinci bir tarihi var. Tüm hareket değil –dışarıda doğrudan eylem biçimleri geliştiren taban hareketleri de oldu. Fakat doğa koruma ve avcılık kulüplerinin, hareket içerisinde seçkinlerin uzun bir tarihi var. Çevre hareketi hiçbir zaman solun tam parçası olmadı, o nedenle ilerici siyasi hareketlerle çevre hareketi birbirlerine hep şüpheyle baktılar. Oysa doğal müttefiklerin birlikte yapması gereken pek çok şey var.

 

Öyleyse şimdi büyük şirketler her şeyi değiştirecekmiş gibi beklemeye son vermemiz gerekiyor.

Pek çok büyük çevre kuruluşu diğer seçkin gruplarla koalisyon geliştirmeye eğilimli oldu. ABD’deki yeşil grupların Pentagon’u yeşil enerji kullanmaya nasıl ikna edebiliriz diye ne kadar zaman harcadıklarına inanamazsın. Böyle mi olmalı? Elimizden gelenin en iyisi bu mu? “Hepimiz suçluyuz” gibi fikirler insanları pasifleştiriyor, çünkü öfkemizi esas sorumlu organizasyonlara yöneltmemizi engelliyor.

 Hayır efendim, sen, ben ve Exxon, hepimiz bu işin içinde değiliz

O halde şimdi öfke zamanı!

Evet –bence insanlar öfkeli olmalılar. Bir sürü çevre söylemi sorumluluğun üstünü örtmeye hizmet ediyor: “Hepimiz bunun parçasıyız …. Hepimiz eşit sorumluluk sahibiyiz”. Hayır efendim, sen, ben ve Exxon, hepimiz bu işin içinde değiliz.

 

Sence çalışan insanlar kendi yakıcı mücadeleleriyle iklim değişikliği arasındaki bağlantıyı görebilecekler mi?

Pek çok insan iyi seçeneklere sahip değil. Fosil yakıt kullanıyorlar çünkü zorundalar, Exxon’a veya Shell’e bayıldıkları için öyle yapmıyorlar. Yakıt yoksulluğu etrafında önemli bir tartışma dönüyor. Eğer bu ülke vatandaşlarının dörtte biri, faturaları ödeyemedikleri için kaloriferlerini yakmıyorsa, fosil yakıt insanlara ucuz ısınma sağlamıyor demektir. Bence insanlar, iklim değişikliğiyle mücadelenin yakıcı problemlere eğilebileceğini görecekler.

 

Resim bu kadar karanlıkken iyimserliğini nasıl koruyabiliyorsun?

Duygusal gelgitler yaşamadan bu işlerle uğraşamazsın. Seçkinler iklim değişikliğini hiçbir zaman gerçek bir kriz olarak görmediler, daima riyayla yaklaştılar. Ama geniş bir toplumsal hareket bunu değiştirebilir. Kalın kafalı seçkinler buna yanıt üretmek durumunda kalabilirler.

 

Naomi Klein ve/veya “Bu Herşeyi Değiştirir” kitabı üzerine Yeşil Gazete’den okumalar

Bu Her Şeyi Değiştirir — Naomi Klein

Naomi Klein: “İklim değişikliği zamanımızın insan hakları mücadelesidir ve sadece çevrecilere bırakılamayacak kadar önemlidir”

İklim değişikliği ile mücadele neden önemli? (1) – Ali Kerem Saysel

İlginç zamanlar – Ömer Madra

Vaziyet ve Manzara-i Umumiye – Ömer Madra

 Bu söyleşi politikekoloji.org/ dan alınmıştır

Söyleşinin İngilizce Orjinali

Çeviren: Ali Kerem Saysel

(Yeşil Gazete, The Big Issue)

 

Kategori: İklim Krizi

Köşe Yazıları

İklim değişikliği ile mücadele neden önemli? (1) – Ali Kerem Saysel

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ali K. Saysel, Naomi Klein’ın yeni çıkan kitabı Bu Her Şeyi Değiştirir’i (This Changes Everything) derinlemesine inceleyen yazısının ilk bölümüyle bizlerle. Kitabın yayın haklarının Agora Kitabevi tarafından alınıp hızla çevrilmeye başlanmış olduğunu da hatırlatalım.

* * *

Naomi Klein: Bu Her Şeyi Değiştirir (This Changes Everything)

Naomi Klein son kitabında iklim değişikliğinin toplumsal hareketler için birleştirici gücüne vurgu yapıyor. “Sorunlar arasındaki bağlantılar daha iyi anlaşıldığında, iklim krizinin güçlü bir kitle hareketinin temelini oluşturacağına inanıyorum”.

İlk çıktığı günden beri Naomi Klein’in iklim değişikliği hakkındaki yeni kitabını okuyorum. İklim bilimi, politikası ve aktivizm üzerine inanılmaz sayıda veri içeren, titizlikle hazırlanmış ve ustalıkla yazılmış bir kitap. Belki de daha doğru bir adlandırmayla, bir kitaptan ziyade, başında Naomi Klein’in bulunduğu bir proje.

52...

İklim değişikliği problemine aşina olmama karşın, kitabı okurken bir hayli zorlandığımı söylemeliyim. Bu, benim akademik yazın alışkanlığımla ilgili olabilir. Edebi değer taşıyan ustalıklı gazeteci dili ve peşi sıra aktarılan yüzlerce olgu işimi son derece zorlaştırdı. Kitap, içinden bir şeyleri çekip almaya çalışmadığınızda su gibi akıyor; bazı fikirleri not etmeye kalktığınızda ise bu akış kesiliyor, okuma son derece yorucu bir hal alıyor.

Kitabın temel organizasyonunu çözebilmek için defalarca içindekiler bölümüne ve baş kısımlara döndüğümü itiraf etmeliyim. Araştırma inceleme çevirisinde az buçuk deneyim sahibi olmama karşın defalarca durup, “bu başlık, bu ifade Türkçe’ye nasıl çevrilebilir?” diye düşündüğümü de…

Söylediklerimin kitabın içeriği hakkında fikir vermediğini biliyorum. Onun için, şimdi notlarımdan yararlanarak kitabın argümanlarını tanıtmaya, kendimce düzenlemeye çalışacağım. Kitabın içerdiği kaynak ve veri zenginliğinden yararlanmak isteyenlerin, kitaba ve projenin web sayfasına başvurmaları gerekiyor: thischangeseverything.org.

Klein, son otuz beş yıla hakim olan neoliberal politikanın üç temel ayak üzerinde kurulduğunu söylüyor: Kamusal alanın özelleştirilmesi, anonim şirket sektörünün deregülasyonu ve düşük vergiler (gelir ve şirket vergileri) –ki bunun yarattığı açık düşük kamu harcamaları ve kemer sıkma politikalarıyla telafi ediliyor. Bunların tümü birden, iklim değişikliğiyle mücadele için on yıllardır yapılması gerekenlerle temelden uyumsuz; ayrıca, yapılması gerekenler karşısında ideolojik bir duvar. Felaketlere yol açabilecek iklim değişikliğini önlemek için yapmamız gereken şeyler, ekonomik modelimizin temelinde yatan “büyü veya öl” mecburiyetiyle çelişki içerisinde. “Ya iklim değişikliğinin neden olduğu hasarlar yeryüzündeki her şeyi değiştirecek, veya bu kaderi önlemek için, ekonomiyle ilgili hemen her şeyi değiştireceğiz.

Klein’in alıntı yaptığı pek çok analiz, sera gazı salım azaltma hedefleriyle ekonomik büyüme arasındaki çelişkiye işaret ediyor. ABD, AB ve diğer gelişmiş ekonomiler için planlı küçülme stratejileri vurgulayan çalışmalara referans veriliyor. Yeşil teknolojilerin, ekonomik büyümeyle çevresel etki arasındaki korelasyonu kırmaya dönük teknik çabaların soruna köklü bir çözüm getirmeyeceği ifade ediliyor. Klein’in ifadesiyle “Yeşil tüketmeyin, az tüketin!”

İnsanları kemer sıkma /doğa talanı, yoksulluk /toksik kirlilik gibi ikilemlere mahkum eden büyüme odaklı ekonomileri zayıflatabilmek için, “kâr” güdüsüyle hareket etmeyen sektörlerin, kamu sektörünün, kooperatiflerin (emek ve sermaye katılımlı kuruluşların), yerel işletmelerin ve kâr amacı gütmeyen yapıların (non-profits) tüm ekonomik aktivite içindeki paylarının artacağı, yeni bir ekonomi öneriliyor.

Klein, iklim değişikliğinin günümüzde, pozitif toplumsal değişim için birleştirici ve kolaylaştırıcı bir kuvvet olacağını söylüyor. Çünkü iklim değişikliğiyle mücadele aslında kapitalizmle bir mücadele ve şu sorunların tümüne eğilmek durumunda:

* Yerel ekonomilerin inşası ve canlandırılması

* Demokrasinin anonim şirketlerin yıkıcı etkilerinden arındırılması

* Yıkıcı serbest ticaret anlaşmalarının iptal edilmesi

* Kamu altyapısı için yatırım yapılması

* Enerji ve su gibi temel hizmetlerin mülkiyetinin geri alınması

* Hastalıklı tarım sisteminin ıslah edilmesi

* İklim mültecilerinin sorunlarına çözüm bulunması

* Yerlilerin arazi haklarının tanınması

Bunun gibi çeşitli sorunlar arasındaki bağlantılar daha iyi anlaşıldığında, iklim krizinin güçlü bir kitle hareketinin temelini oluşturacağına işaret eden yeni koalisyonlar, taze argümanlar görmeye başladım.  İklim mücadelesinin bunu başarabilecek tek hareket olduğu sonucuna vardığım için bu kitabı yazdım.”

53Aşağıda bu mücadele alanlarından bir kısmına, kitaba başvurarak değineceğim. Klein’in önerdiği şekilde, aralarındaki bağlantıların araştırılması, yerelleştirilmesi ve daha iyi kurgulanması, ayrıca yaratıcı tartışma ve çalışma gerektiriyor.

Demokrasilerin yok edici anonim şirket etkisinden arındırılması: Fosil yakıt ekonomisinin temelleri birkaç rötuş yapılarak düzeltilemez. Bunun için ciddi müdahaleler gerekiyor. Örneğin, kirletici faaliyetlerin tümüyle yasaklanması, yeşil alternatifler için çok güçlü teşvikler verilmesi, ihlaller karşısında parasal yaptırım uygulanması, yeni vergiler, yeni kamu istihdam programları tesis edilmesi, özelleştirmelerin tersine çevrilmesi gerekiyor. Anonim şirketler, acil ihtiyaç duyulan bu politikaların önünde birer engel.

Anonim şirketler iklim koalisyonunun içindeymiş gibi görünmekle birlikte, dünyanın en büyük beş petrol şirketi (ExxonMobil, Chevron, BP, Shell ve Total) yılda 100 milyar dolar kar elde etmelerine karşın bunun sadece %4’ünü alternatif enerji kaynaklarına yatırıyorlar. Demek ki, mecbur olmadıkları müddetçe, iklim mücadelesine katılmayacaklar.

BM’ye göre iklim değişikliğiyle mücadele için önümüzdeki 40 yıl boyunca yer yıl 1.9 trilyon dolar kaynak gerekiyor. Bu kaynak pekala “kirleten öder” prensibiyle tesis edilebilir. Gerekli para mali işlem vergileri, vergi cennetlerinin kapatılması, askeri harcamaların kesilmesi, karbon vergileri, fosil yakıt teşviklerinin kaldırılması gibi yollardan toplanabilir. Acaba şirketler buna razı olacaklar mı?

Yıkıcı serbest ticaret anlaşmalarının iptal edilmesi: Aslında üzerinde pek durulmayan fakat iklim değişikliği politikaları açısından olumsuz sonuçları olan bir talihsizlik, 1990’lardan itibaren iklim değişikliğiyle ilgili adımlarla (IPCC’nin kuruluşu, UNFCCC’nin imzalanması gibi), WTO ve NAFTA gibi anlaşmaların (neo-liberal düzenin kalelerinin) zamansal olarak çakışması. İkisi arasındaki ilişkinin görülmesi, serbest ticaretin iklim mücadelesinin altını nasıl oyduğunun iyi anlaşılması gerekiyor.

Yeşil iş yaratacağı argümanıyla yenilenebilir enerji programlarına verilen kamu teşvikleri, WTO kurallarına takılabiliyor. Benzer şekilde, kirletici teknolojilere karşı getirilen hükümet regülasyonları da. Örneğin Avrupa, Alberta (Kanada) katranlı kumundan elde edilen petrol benzeri yüksek karbon içerikli yakıtlara karşı standartlar getirmeye hazırlanıyor.  Bir petrol şirketi Quebec (Kanada) eyaletini, uyguladığı kaya gazı moratoryumu nedeniyle NAFTA anlaşmaları uyarınca dava etti. Joseph Stiglitz’in ifadesiyle, “gezegeni ne dediğini bilmeyen birkaç budala avukatın insafına mı bırakacağız?”

Uluslararası gıda ticareti son 20 yılda, her yıl yaklaşık yüzde 7 büyüdü ve dört misline yükseldi. 2014-2050 yılları arasında bir kez daha ikiye veya üçe katlanması bekleniyor. 2002-2008 yılları arasında Çin’in salımlarının yüzde 48’i ihraç malların üretimiyle ilgiliydi. İhraç edilen mallar için sera gazı salımları üretici ülkelere yazılıyor. Gelişmiş ülke ekonomilerin ithal tüketiminin neden olduğu salımlar, bu ülkelerin tasarruf ettikleri salımların 6 katı büyüklüğünde.

Kamu altyapısına yatırım yapılması: Bunaltıcı “kemer sıkma” mantığı, hükümetlerin düşük-karbon altyapıya yeterli yatırım yapmalarını engelliyor. Oysa, örneğin Danimarka bugün elektriğinin %40’ını yenilenebilir kaynaklardan üretiyor ve bunlar serbest piyasada değil, hükümet desteği altında gelişiyor. Kemer sıkma, iklim değişikliğine uyum için yapılması gereken yatırımları da engelliyor. 2013 New York Sandy fırtınası, ve 2014’te İngiltere’de yaşanan taşkınlar, gelişmiş ekonomilerin dahi uyum için gerekli altyapıya yeterli yatırım yapmadığını, aşırı iklim olaylarına karşı hazırlıksız olduklarını ortaya koydu.

Kamu kaynaklarıyla erken uyarı, su depolama, yangınla ve taşkınla mücadele sistemleri kurulabilir; bunun yanı sıra akıllı şebekeler, hafif raylı taşımacılık, bina yalıtımı, kompost tesisleri gibi altyapılar kurulabilir. Bunlar kamu tarafından yerine getirilmediğinde iklim sigortaları, sağlık sigortaları gibi hastalıklı bir hal alacaktır.

Yerel ekonomilerin yeniden inşası ve canlandırılması: Toplulukların iklim değişikliğinin etkilerine karşı dirençli olabilmeleri için ekonomik olarak güçlendirilmeleri gerekiyor. Kentsel gecekondu alanlarına sıkıştırılmış işsiz ve yarı işsizlerin sıcak, sel ve fırtına gibi aşırı iklim olaylarına karşı dayanıklı olabilmeleri çok zor. Tarım sistemlerinin yerel ve ademi merkezi bir yapıya kavuşturulmaları gerekiyor.

Enerji ve su gibi temel hizmetlerin mülkiyetinin geri alınması: Hamburg’da elektrik hizmetleri kamu tarafından tekrar devralındı. Almanya’nın üzerinde çokça konuşulan enerji dönüşümünde (2035 yılında enerjisinin yüzde 55 ila 60’ını yenilenebilir kaynaklardan karşılamayı planlıyor) kilit rol oynayan bir faktörden yeterince bahsedilmiyor: Almanya’nın yüzlerce kentinde yurttaşlar enerji şebekelerinin özel şirketlerden geri alınması için oy kullandılar. Kamu hizmet sektörü üzerinde yurttaş baskısı kurmak, kâr amacı güden şirketler üzerinde baskı kurmaktan çok daha kolay. ABD’nin Austin, TX ve Sacramento, CA kentlerinde yüksek indirim hedeflerinin ilan edilmesi de (2050 yılına kadar salımlarını yüzde 90 azaltmayı planlıyorlar) aynı faktöre bağlı.

Neoliberal düzene karşı küresel hoşnutsuzluk çok yüksek düzeyde. Picetty’nin “Kapital”i ve İngiliz komedyen Russell Brand’in “Devrim”i bu nedenle milyonların ilgisini çekiyor. Fakat iklim değişikliği sol için hala bir dipnot olarak kalmaya devam ediyor. Yaşayan, yaşayabilir, halkçı bir iklim hareketi henüz ortaya çıkmadı. Sosyal medya ve iletişim olanaklarının çokluğuna karşın, geçmişte hareketleri yaşatan ve bir arada tutan araçların pek çoğundan yoksunuz. Oysa iklim için sesimizi yükseltebilmek –özellikle ekonomik büyümeye karşı koyabilmek için– geçmişimizi daha iyi araştırmamız, yepyeni bir politik mecraya girmemiz gerekiyor.

Latin Amerika’daki ilerici yönetimler bile bunu yapamadılar. Ekvador, Bolivya, Arjantin, Brezilya, Venezüela, bunların tümü yoksullukla mücadelede önemli başarılar elde etmiş olmalarına karşın, hiçbirisi “ekstraktif” ekonomilere alternatif yeni modeller ortaya koyamadı. Yunanistan’da Sryza dahi, iklim değişikliğinden bahsetmeyi bir kenara bıraktı.

Sonuç olarak şimdilik, iklim reddiyecileri birinci muharebeyi kazandılar. Değerler üzerindeki savaşı onlar, yani piyasa köktenciliği kazandı. TINA (There is No Alternative – başka bir alternatif yok) neoliberalizmin en kötü mirası olarak varlığını koruyor. Sol hiçbir zaman iklim meselesini esastan gündemine almadı, çevre hareketi ise iklim sağı da solu da bir araya getirir diye beklemekle fena yanıldı.

Yukarıdaki özet, kitabın ilk üçte birlik bölümüne ait. İklim mücadelesinin neden aslında kapitalizmle bir mücadele olduğunu, fakat solun ve çevre hareketinin bunu anlamakta zorlandığını, neoliberal ideolojiye yenik düştüğünü anlatıyor. İlerleyen bölümler, “sahte çözümler” ve “yapısal, gerçek çözümlerle” alakalı.

Ali Kerem Saysel

 

 

Ali Kerem Saysel