Köşe YazılarıManşet

Bağdat nasıl fethedildi? GDO’lu “Demokrasi” tohumları

“Irak neden işgal edildi?” sorusuna verilen ilk cevap genelde “petrol” oluyor. Fakat petrolün Amerikan-İngiliz şirketlerine geçmesi, işgalle beraber gelen soygunun sadece bir yüzü. Irak’ta şu an farklı sektörlerde pekçok ticari girişim var: inşaat, silah, askeri eğitim ve belki en önemlisi tarım.

Bu yazıda Irak tarımında işgalle beraber gelen değişikliklerden bahsedeceğim. Koca bir ülkenin tarım şirketleri tarafından nasıl kıskıvrak esir edildiğini anlatmaya çalışacağım.

İşgalin hemen ertesinde, George W. Bush Irak’ta bulunma sebeplerinin “demokrasi tohumlarını ekmek” olduğunu söylemişti. Demokrasi tohumları Irak’ta ne derece tuttu tartışılır; ama Irak topraklarına artık Monsanto markalı genetiği değiştirilmiş tohumlar ekiliyor, bu başarıldı.

Geçici Koalisyon Güçleri’nin başına geçirilen Paul Bremer III, 2004 yılında Irak’ta bir dizi yasayı yürürlüğe soktu. Yasaların asli görevi, Irak’ı serbest piyasa şartlarında (ve elbette Amerikan himayesinde) yeniden yapılandırmaktı. İlk olarak ülkenin sınırları kısıtlamasız bir şekilde ithalata açıldı. Her türlü denetim, tarife, gümrük kaldırıldı. Türkiyeli şirketlerin Irak pazarına hücumu da bu sayede gerçekleşti.

Bu esnada çimento, kağıt, hatta çamaşır makinesi üreten 200 adet devlete bağlı endüstri büyük bir hızla özelleştirildi. Gerekçe tanıdık: “Devletin verimsiz işletmelerini özel sektörün eline vermek, Irak’ı istikrarlı bir piyasa ekonomisi haline getirmek”. Bremer Kanunları ile özel şirketler Irak’a vergi vermekten muaf tutuldu. Amaç, güya yatırımı özendirmek.

En verimli araziler, doğal kaynaklar, kırk yıla varan kontratlarla şirketlere devredildi. Sonuç olarak, bir ülkenin bütün üretim kaynakları şirketlere peşkeş çekildi.

Türk gazeteleri ve şirketleri ise bu olanlardan gurur vesilesi çıkaracak kadar alçalabiliyorlardı. Star gazetesinde çıkmış bir haberin (reklam demek daha doğru herhalde) metni şöyle:

“Kuzey Irak’ta Türk mallarının kapış kapış gittiğini biliyorduk… ama Bağdat pazarını ele geçirdiğimize ilk kez şahit oluyoruz… “Bizim Yağ[Ülker] marketlerin en gözde ürünü. Peki satılan mallardan sadece yağ mı bizim? Hayır… Şampuan bizim, beyaz eşya bizim, küçük ev aletleri bizim, kasetler bizim, gösterimdeki filmler bizim… İşte fethettiğimiz Bağdat Pazarı’ndan görüntüler…”


“Zenginleşen Türkiye”nin ihracatında 2010’la beraber Irak ilk 5’e giriyor. İşgal sonrası bu ülkeye ihracat büyük bir hızla artmış. Star gazetesinde belirtildiği gibi işgal altındaki bir ülkeyi “fethetme” arzusunda Türkiye hiç kimseden geri değil.

O sırada (ve bugün hâlâ) Irak’ta bombalar patlıyor. Medyada bize anlatılan hikaye, birtakım “dini-etnik gruplar”ın, sokak ortasında bomba patlatıp onlarca kişiyi öldürerek ülkeyi “teröre” sürüklediği idi. Irak’taki şiddet, bir grubun diğerine duyduğu  intikam duygularıyla açıklanıyordu. Hüküm hazırdı: Demokrasi karşıtı geri kalmış unsurlar!

Anaarter medya her zamanki görevini ifa ederken asıl büyük ihaleler, işgalci devletler arasında pay edildi. Bunlardan önemli bir kalemi de tarım oluşturuyor.

William Engdahl’ın “Ölüm Tohumları: Genetik Biliminin Arkasındaki Karanlık Oyunlar” isimli kitabında Irak’taki yeni tarım rejimi hakkında önemli bilgiler veriliyor. Bunlardan en önemlisi Bremer Kanunları diye geçen 100 maddenin 81.’si. “Patent, Endüstriyel Tasarım, Gizli Bilgi, Bileşik Devreler ve Bitki Çeşitleri Kanunu” olarak geçiyor. Özetle yasanın öngördüğü durum şu: Tohumlar patentleniyor (bir şirketin ürünü haline geliyor), sadece patentlenen tohumlar koruma altına alınıyor (Irak’ın yerli tohumları ticari anlamda dezavantajlı hale getiriliyor), bu tohumların tekrar tekrar ekilmesi yasaklanıyor ve çiftçilerden yıllık lisans parası alınıyor (Engdahl 2009).

İşgalin hemen ardından, Irak tarımını “ıslah etmek” için Cargill’in eski başkan yardımcısı ve Amerikan Tarım Bakanlığı yetkilisi Daniel Amstutz görevlendirildi. Irak Tarım Bakanlığı’nın ve USAID isimli dev Amerikan yardım (!) örgütünün yoğun teşvikiyle koca ülke bir genetik laboratuara dönüştürüldü, dönüştürülüyor. Bremer kanunlarının çıkmasından kısa bir süre sonra çiftçiye binlerce ton “yüksek kalite”, sertifikalı (GDO’lu) buğday tohumu dağıtıldı (Engdahl 2009). Bilindiği gibi, bu da sık sık uygulanan bir yöntem. Piyasaya ucuz, hatta bedava mal sokulur; yerli üretim bitirilir; ülke belirli grupların ürünlerine bağımlı hale getirilir.

Çiftçilerin eğitilmesi de programa dahildi. Teksas Uluslararası Tarım Ofisi tarafından yürütülen bir proje ile Kuzey Irak’ta 500 hektarlık bir arazide, Iraklı çiftçilere yüksek verimli mercimek, buğday, arpa ve nohut türlerinin nasıl ekileceği gösteriliyordu. Temel düşünce, kuşkucu Irak çiftçilerini bu “mucize” tohumlarla daha fazla mahsul alacaklarına ikna edebilmekti. Söylenmeyen ise, açlıkla boğuşan bir ülkenin serbest piyasa ortamında gıda ürünlerini ihraç etmek zorunda kalacağı idi.

Bu yapılanlar milyonlarca insanın geleceğini ipotek altına alıyor. Çiftçi tohumunu kendi üretemez hale gelince tarım, birkaç şirketin kontrolüne geçmiş olur. Oysa gıda politikaları hiçbir şekilde şirketlerin insafına devredilemez. Bir coğrafyanın tarihi-kültürel birikimi, nesiller boyunca geliştirilmiş tohumları, bu şekilde yok edilemez.

Görünen o ki Amerika bu işgali, Ortadoğu coğrafyasını tümden dönüştürmek için gerçekleştirmiş. İşgal öncesi bombalanan yerler arasında Irak’ın ve bütün bölgenin çok değerli tohumlarının saklandığı tohum bankası da vardı. Bu çok önemli hazine yerle bir edildi. Amaç, çiftçiyi dünya pazarına üreten, Amerikan şirketlerine göbeğinden bağlı bir piyasa unsuruna çevirmek. Çiftçiler tohumunu-gübresini-ilacını DuPond, Monsanto, Dow gibi şirketlerden alsın, ürettiklerini de serbest piyasanın öngördüğü gibi satsın, mümkünse ihraç etsin. Sözün özü: İnsanlar kendi topraklarında köle olsun.

Sömürge tarihinde bu tarz üretim “plantasyon” olarak geçer; ama sonradan Amerika’da okumuş kalkınma uzmanları bunu “ihracata dayalı büyüme” olarak makyajlamayı başardılar. Kısaca sistemi şu: Bir coğrafyanın doğal kaynakları o toprakta yaşayanların elinden alınır. Yerli halk ya ucuz işgücüne dönüşür ya da göç etmek zorunda kalır. Yarın yokmuşçasına üretilen “çok kârlı” mallar dünya pazarına satılır. Dağı, suyu, madeni, ağacı, insanı harap eden bu üretim sayesinde zenginlik yaratılır. Bu zenginlik de çikolata, plastik masa örtüsü, füze, araba, futbolcu, iphone’a harcanır, buna “büyüme” adı verilir.

Sonuçta ortaya çıkan manzara şu: Irak “başarıyla” borçlandırıldı, borçlarının yeniden yapılandırılması karşılığında çeşitli sektörler itinayla şirketlere devredildi. Tarımı ve gelecek on yılları, şirketler tarafından esir alındı. Birtakım Türkiyeli şirketler de bundan nemalanmayı başaran leş kargası payesine erdi, afiyet olsun!

Konuyla ilgili daha fazla bilgi için: F. William Engdahl, Ölüm Tohumları: Genetik Biliminin Arkasındaki Karanlık Oyunlar, Bilim+Gönül Yayınları, 2009.

William Engdahl 12-15 Nisan tarihlerinde İstanbul’a gelecek. 14 Nisan Cumartesi öğleden sonra Yeşilev’de kendisiyle bir ufak toplantı olacak.

*Son olarak kafamdaki ufak bir şüpheyi paylaşmak istiyorum. Yukardaki Star Gazetesi haberini 6 ay önce internette bulmuş, kendi blogumda kullanmıştım. Şu an ne fotoğraf ne de haber internette yok; tamamen kaybolmuş, sanki hiç olmamış gibi. Bir blog yazısına fazla önem atfetmek de istemiyorum bir yandan; ama şirketler kendileri hakkındaki her türlü medyayı takip ediyor, bunu biliyoruz. Acaba aldıkları önlemler arasında bu tarz bazı haberleri silmek de mi var?

 

 

Sezai Ozan Zeybek

http://ozanoyunbozan.blogspot.com/