COP25İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Madrid Notları-1] Tamam, 1,5 derece yarın! Peki 2 dereceye kaç yıl kaldı?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin İspanya’nın başkenti Madrid’de yapılan 25. Taraflar Toplantısı’nın (COP25) ilk haftası her sene olduğu gibi bilim ve politika çevrelerinin krizin son durumuyla ilgili rapor ve yayınlarından yayılan uyarılarla başladı. COP katılımcılarının artık neredeyse bağışıklık kazandığı bu kötü haberler tufanı, bu yıl daha konferans başlamadan yayınlanan Emisyon Açığı Raporu ile başlamıştı. Rapora göre yıllık sera gazı salımı 2018’de tarihsel bir rekor kırarak 55,3 milyar tona çıktı. İkinci tatsız rapor, yeni fosil yakıt yatırımlarının iklim değişikliğiyle mücadeleye vurduğu darbeyi açıklayan Üretim Açığı Raporu idi. Yine UNEP imzası taşıyan bu resmi raporun Emisyon Açığı’na eklediği öngörüleri ve emisyon açığındaki son durumu gelecek hafta Birleşmiş Milletler’in Madrid’de raporla ilgili yapacağı etkinliği izledikten sonra yazmaya çalışacağım.

Önceki gün yapılan yan etkinlikle açıklanan Küresel Karbon Bütçesi Raporu 2019 ise, bu iki raporun çizdiği tabloyu farklı bir hesaplama yöntemiyle destekliyor. Bu raporun önemi, küresel sıcaklık artışını 1,5 ile 2 derece arasında bir yerde durdurmak için ne kadar hızlı olmamız gerektiğini bize net bir şekilde göstermesi. Bu nedenle Yeşil Gazete’deki Madrid notlarına, önümüzü daha iyi görmemizi sağlayan bu raporun açıklandığı toplantıda aldığım notları aktararak başlamak istiyorum. Sonuçlar ürkütücü olmakla birlikte, iklim kriziyle mücadele etmek için ne yapacağımızı bilemediğimiz bir durumun artık çok uzağında olduğumuzu ve ne hızla bir emisyon azaltma atağına geçmemiz gerektiğini net bir şekilde anlatıyor.

Yazıya karbon bütçesi ne demek ve nasıl hesaplanıyor, biraz bunları anlatarak başlayacağım. Ardından son durumu ve bütçeyi tamamen tüketmek için kaç yılımız kaldığını aktaracağım.

Küresel karbon bütçesi neden önemli?

En önemli sera gazı olan karbondioksit (CO2) fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere salındıktan sonra yaklaşık 100 yıl boyunca atmosferde kalıyor. Yani pratikte sanayi devriminden bu yana kömür, petrol ve doğal gaz yakarak saldığımız karbondioksitin (buna bir de yanmasına ve tahrip edilmesine neden olduğumuz ormanlar, sulak alanlar ve diğer ekosistemlerden açığa çıkan karbondioksiti ekleyebilirsiniz), yutaklar (yani okyanus ve biyosfer) tarafından yutulmayan kısmının neredeyse tamamı hâlâ atmosferde bulunuyor. Demek ki insanlığın yaptığı tarihsel emisyonların yarısına yakını bir havuzu doldurur gibi atmosferi doldurmuş durumda.

Bu nedenle 1750’de 277 ppm (milyonda parçacık) olan atmosferdeki CO2 miktarı 2019’da yani 270 yılda yüzde 50 artarak 415 ppm’i geçti. Ama bu artışın yarısı 1990’dan sonra gerçekleşti, zira fosil yakıtların atmosferdeki CO2 artışının başlıca kaynağı olması ancak 1950’den sonra gerçekleşti. Bugün artış lineer değil ve artış hızı artıyor (halen yılda yaklaşık 2,5 ppm’e varan bir hızla.) Karbon bütçesi çalışmalarında daha çok 1950’lerden itibaren yapılan fosil yakıtlara bağlı CO2 emisyonları ve bunların yutaklar tarafından yutulma düzeyi dikkate alınarak hesap yapılıyor. Aşağıdaki şekilde 2009-2018 arasındaki 10 yılda gerçekleşen küresel karbon döngüsünü, yani insan kaynaklı emisyonları ve yutaklar tarafından yutulan karbon miktarını yıllık ortalama olarak görebilirsiniz.

Bu şekildeki rakamlar Gigaton (milyar ton) Karbon (GtC) biriminden verilmiş. Karbonu karbondioksite çevirmek için 3,664 ile çarpmak gerekiyor. Örneğin fosil yakıtların yakılması sonucu son 10 yıl boyunca yılda ortalama 9,5 GtC salındığı görülüyor. Bunu karbondioksite çevirirseniz 34,8 GtCO2 yapıyor. (GtCO2: milyar ton karbondioksit.) Aynı şekilde toprak kullanımı değişikliği (başlıca ormansızlaşma) nedeniyle salınan insan kaynaklı karbon miktarı yılda 1,5 GtC, yani 5,5 GtCO2 olmuş. İkisinin toplamı yılda 11 GtC veya 40,3 GtCO2 yapıyor. Aynı şekilde atmosferde yılda biriken ortalama karbon miktarının 4,9 GtC olduğu görülüyor. Bunu ppm’e çevirmek için ise 2,124’e bölmek gerekiyor. Yani on yıl boyunca yılda ortalama 2,3 ppm artış olmuş. Biyosfer (ormanlar, toprak vb.) ile okyanus tarafından yutulan miktarlar ise karbon cinsinden söylersek sırasıyla 3,2 ve 2,5 GtC, toplam 5,7 GtC. Yani 11 GtC’nun yarısı (%52’si) yutaklar tarafından yutulmuş, yarısı ise atmosferde birikmiş. Aşağıdaki şekilde yukarıda insan kaynaklı emisyonların (gri alan fosil yakıtlardan, sarı alan toprak kullanımından), aşağıda ise yutakların yuttuğu miktarın (turkuaz alan okyanuslar, yeşil alan karalardaki biyosfer, mavi alan ise atmosferde biriken kısım) 1850’den bugüne değişimi görülüyor.

Birinci şekilde görülen ilginç birkaç rakam daha var. Fosil yakıt rezervlerinin, permafrostun (donmuş yeryüzü tabakaları) ve deniz dibi sedimentinin barındırdığı karbon depoları. Fosil yakıtlara bakıldığında özellikle gaz için geniş bir aralık verildiği görülüyor. Ancak depolara dair bu rakamların minimumunu alsak bile, kömür, petrol ve gaz rezervlerinde yakılarak atmosfere salınmayı bekleyen en az 1005 Gt karbon olduğu görülüyor. Bu miktar kalan karbon bütçesi hakkımızın 4 katına yakın, aşağıda açıklayacağım. Isınma nedeniyle erimeye başlayan permafrostun tamamen erimesi halinde 1700 GtC ve deniz dibindeki sedimentte bulunan karbonun açığa çıkması durumunda da 1750 GtC daha atmosfere eklenebilir, ki bu artık kıyamet senaryosu. Tabii bir de biyosfer var. Bitkiler en az 450 GtC, toprak ise en az 1500 GtC karbon taşıyor. Ormanları koruyup artırarak ve toprağı iyi kullanarak (onarıcı tarım gibi yöntemlerle) biyosferin karbon tutma kapasitesini artırmak ve bunları daha iyi yutaklar haline getirmek mümkün. Ama bugünkü ormansızlaştırma ve endüstriyel tarım pratikleri tam tersine bitkilerdeki ve topraktaki karbonun da atmosfere karışmasına neden oluyor. Yani yeryüzünün biyosfer ve hidrosfer bünyesinde tuttuğu karbon bizi devasa bir ısınmadan koruyor. Bunların açığa çıkması değil, yutma/tutma kapasitelerini artırarak daha fazlasının depolanması için çalışmalıyız. Oysa bir yandan ısınma nedeniyle artan orman yangınları, bir yandan okyanusun asitlenmesi, bir yandan da yanlış gıda politikaları nedeniyle sistem tam tersi yönde çalışıyor.

Sonuç olarak, karbon bütçesini küresel sıcaklık artışına neden olan insan kaynaklı karbon (veya CO2) birikimi olarak tanımlayabiliriz. Pratikte bu, “sıcaklık artışını 1,5 veya 2 dereceye gelmeden sınırlamak için en fazla ne kadar karbondioksit salabiliriz” sorusunun cevabı demek. Çalışmada karbon bütçesi hesabı fosil yakıtların yakılması (çimento sektörü dahil) ve ormansızlaşmadan kaynaklanan emisyonlar farklı kaynaklardan derlenerek yapılıyor. Karmaşık ve iyi tanımlanmış bir metodolojiyle yapılan çalışmada belirsizlik düzeyi oldukça düşük.

2019 küresel karbon bütçesinin sonuçları

Önceki gün yayınlanan Küresel Karbon Bütçesi 2019’un öne çıkan sonuçları şöyle:

  • Son 50 yılda insan kaynaklı karbon emisyonlarının %82’si fosil yakıtların yakılmasından, %18’i toprak kullanımı değişikliğinden (baş. ormansızlaşma) kaynaklanıyor.
  • Son 50 yılda toplam emisyonların %29’u biyosfer, %24’ü okyanus tarafından yutulmuş, %45’i atmosferde birikmiş. (%2 hesaplanamayan açık var.)
  • Son 50 yılda fosil yakıt emisyonlarının büyüdüğü, torak kullanımına bağlı emisyonların nerdeyse sabit kaldığı görülüyor. 1960’larda 3 GtC olan fosil yakıtlara bağlı emisyonlar 2018’de 10 GtC’a çıkmış. Toprak kullanımı kaynaklı emisyonlar ise 1,4 GtC’dan 1,5 GtC’a.
  • 2018’de insan kaynaklı toplam karbon emisyonları 11,5 GtC, yani 42,1 GtCO2 olarak gerçekleşmiş. Bu da 1990’a göre %55 artış anlamına geliyor. Hatırlarsanız küresel ısınma tartışmaları ilk başladığında devletler 1990 emisyonlarının çok altına inileceğine dair kararlar almıştı. Oysa yaklaşık 30 yılda bir yandan iklim değişikliğiyle “mücadele ederken” bir yandan da emisyonları yarısından fazla artırmayı başardık.
  • 2010-2018 arasında küresel fosil yakıt kaynaklı karbon emisyonları yılda %1,3 artmış.
  • 2019’da fosil yakıt kaynaklı CO2 emisyonunun 36,8 GtCO2 olacağı, yani bir önceki yıla göre %0,6 artacağı öngörülüyor. Bu da yıllara göre emisyon eğrisinin yönünün hâlâ yukarıya doğru olduğu anlamına geliyor. (Bir önceki yıldaki %2,7’lik artışa göre biraz yavaşlama söz konusu. Bu da kömür emisyonlarının hafifçe azalmasından ileri geliyor.)

  • Ülkelere göre bakıldığında 2019’daki artışın en büyük sorumluları Çin ve Hindistan. Çin’in 2018-2019 arası yıllık artış hızı %2,6, Hindistan’ın %1,8. ABD ve AB, ikisi de emisyonlarını %1,7 oranında azaltmış. Tüm diğer ülkeler ise emisyonlarını %15,1 artırmış. Hindistan’ın artış hızının yavaşlamasında geçen sene yaşanan aşırı muson mevsiminde kömür santrallerinin çalışamamasının da payı olduğu söyleniyor. Oldukça ironik! Bu arada rapora göre Türkiye dünyada en fazla karbon emisyonu yapan 15. ülke. 2018’de önceki yıllara göre daha yavaş da olsa yine %0,7 arttığı tahmin edilmiş.
  • Kişi başı emisyonlardaki devasa fark ise devam ediyor. ABD’de 2018’de kişi başı emisyon bir önceki yıla göre artarak 16,6 tona çıkmış. İkinci sırada yine artış göstererek 11,7 tona çıkan Rusya var. Japonya 9,1 ton, Çin 7 ton. AB ortalaması 6,7 tona düşmüş. Hindistan hâlâ 2 tonla dünya ortalamasının (4,8 ton) altında. Türkiye ise 5,7 tonla dünya ortalamasının üzerinde seyrediyor ve AB’ye yetişmek üzere. (Bu rakamların yine sadece fosil yakıtlara bağlı CO2 emisyonlarının ortalaması olduğuna dikkat. Kişi bazı sera gazı salımları daha yüksek. Örneğin Türkiye’nin 2017 kişi başı emisyonu 6,6 tondu.)
  • 2019’da yakıtlara göre emisyonlara bakıldığında en büyük emisyon kaynağının kömür olduğu görülüyor (14,5 GtCO2). Kömür emisyonları 2019’da %0,9 azalmış. Petrol emisyonları aynı oranda artarak 12,5 GtCO2 olmuş. Doğal gaz emisyonları ise dikkat çekici oranda (%2,2) artarak ile 7,7 GtCO2’ye çıkmış. Hesaba ayrıca katılan çimento üretimi kaynaklı emisyonlar ise 2019’da %3,7 gibi ciddi bir oranda artarak 1,6 GtCO2’ye çıkmış. Demek ki betonlaşma ve mega altyapı çılgınlığı karbon emisyonlarını gerçekten etkiliyor.
  • Sektörlere göre bakıldığında en önemli emisyon kaynağı olan elektrik sektöründen kaynaklanan emisyonların birkaç yıllık bir duraklamanın ardından tekrar yükselmeye başladığı görülüyor. En dikkat çekici artış ise ulaşım sektöründe. Hem kara yolu ve yurt içi hava ulaşımı, hem de uluslararası hava ve deniz ulaşımından kaynaklanan emisyonlar büyük bir hızla ve düzenli biçimde artıyor.
  • Toprak kullanımına bağlı emisyonların yıldan yıla büyük dalgalanmalar gösterdiği, orman yangınlarının çok olduğu yıllarda büyük sıçramalar ölçüldüğü görülüyor. 2018 yılında ölçülen 5,5 GtCO2’lik toprak kullanımı kaynaklı CO2 emisyonu 2009-2018 ortalamasıyla eşit.

2 derece için bütçenin tükenmesine kaç yıl kaldı?

Karbon bütçesinin tükenmesi, 2 derece ısınmaya neden olacak küresel toplam ve tarihsel karbon emisyonu hakkımızın tamamını salmamız anlamına geliyor. (Aynı hesap 1,5 derece için de yapılıyor.) Kalan karbon bütçesi olarak verilen rakam ısınmayı 2 dereceye çıkarmamak için bugünden sonra salabileceğimiz, daha doğrusu mutlaka altında kalmamız gereken maksimum karbondioksit miktarı. Yani bu rakama ulaştığımız an, küresel sıcaklıkların sanayi devrimi öncesi normalin 2 derece üzerine çıkacağı kesinleşmiş oluyor. Elbette 2 derece sıcaklık artışı sınırı bütçe dolduğu yıl aşılmayabilir. Ama birkaç yıl içinde bu emisyona denk düşen ısınmanın gerçekleşeceği kesin oluyor.

Bu rakamlar elbette farklı olasılıklara göre hesaplanıyor. Burada vereceğimiz rakamlar %66 veya %50 olasılığa göre hesaplanmış. Bu da şu demek: %50 olasılıkla, “Bu miktar emisyon yaparsak ısınmayı %50 olasılıkla 2 derecenin altında tutabiliriz”, anlamına geliyor. Yani %50 olasılıkla bu emisyon miktarı bile bizi 2 derecenin üzerine taşıyabilir. Bu pek sağlam bir öngörü değil ve işi yarı yarıya şansa bırakmış oluyoruz. %66 olasılıkla deniyorsa, bu miktar emisyon yaparsak hala 2 dereceyi geçme ihtimalimiz var ama daha az, sadece %34. Yine biraz şansa bırakmış oluyoruz, ama %50 kadar değil. O nedenle genellikle %66 olasılık için olan rakamlar dikkate alınıyor, %50 rakamlarına bakmak geleceğimizle fazlasıyla kumar oynamak anlamına geliyor. İşi garantiye almak ve %90-95 olasılıkla ısınmayı 2 derecenin altında tutmak istiyorsanız bu rakamların çok daha küçüleceğini unutmayın.

Şimdi de Küresel Karbon Bütçesi 2019 Raporu’nun verdiği son rakamlara ve 2 dereceyi/ 1,5 dereceyi aşmayı garanti edecek emisyon sınırına ne zaman ulaşacağımıza bakalım:

  • 1875-2019 arasında atmosfere yaklaşık 2300 GtCO2 emisyonu yapmışız. Bu da küresel sıcaklıkları 19. yüzyılın ikinci yarısına göre ortalama 1 derece artırdı.
  • 2020’den başlamak üzere kalan bütçeler şöyle: 1- %50 olasılıkla ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmak için 395 GtCO2, 2 derecenin altında tutmak için 1315 GtCO2 2- %66 olasılıkla ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmak için 235 GtCO2, 2 derecenin altında tutmak için 985 GtCO2.

Bu rakamlara bakarak kaç yıl kaldığını hesaplamak için önümüzdeki yıllarda emisyonların nasıl bir seyir izleyeceğini tahmin etmek gerekiyor. Bunun için Emisyon Açığı Raporu’ndaki gibi Paris taahhütlerinden yola çıkılabilir. Ancak burada ben izninizle keyfi (ama oldukça mantıklı olduğunu tahmin ettiğim) bir öngörüde bulunacağım. Önereceğim senaryo kesinlikle aşırı kötümser veya alarmist olmayacak. Ama radikal değişiklikler yapılacağını da öngörmeyeceğim. Zaten amacımız o değil. Amacımız radikal önlemler alınmadan, Paris Anlaşması ve enerji dönüşümü nedeniyle yavaş yavaş bir emisyon azaltımı olacağını varsayarak kaç yılımız kaldığını bulmak. Zaten bu basit bir aritmetik hesap, herkes kendi öngörüsüne göre basit bir çarpma ve bölme işlemi yapabilir.

Yukarıda belirttiğim gibi emisyonlar artmaya devam ediyor ve 2019’da CO2 emisyonları 40,2 GtCO2 idi. Son 3 yıldır yıllık artış hızları sırasıyla %1,6, %2,7 ve %0,6 oldu. Ondan önceki 3 yıl ise emisyon artışı durmuştu. Buradan yola çıkarak önümüzdeki 10 yıl boyunca artışın bir süre daha devam edeceğini, ama 2020’lerin ortalarından sonra sabit kalacağını veya biraz düşeceğini öngörebiliriz. Böyle olacağını ve önümüzdeki 11 yıl (2020-2030) yılda ortalama 40 GtCO2 emisyon yapılacağını varsayalım: 2030’a kadar 440 GtCO2 emisyon yapmış olduk. Bu durumda 6 yıl içinde (yani 2025’te) 1,5 derece sınırının geçileceği anlaşılıyor. Sonraki 10 yıl boyunca emisyonların %20 düşeceğini ve 2031-2040 ortalamasının yılda 32 GtCO2 olacağını varsayalım. Bu durumda da 2040’a kadar on yılda 320 GtCo2 daha salmış ve kalan bütçenin 760 GtCO2’sini bitirmiş oluyoruz. 2040’tan sonraki yıllarda emisyonların bir %20 daha azaldığını ve yıllık ortalamanın 25 GtCO2 olduğunu varsayarsak 2 derece için maksimum sınır olan 985 GtCO2’nin 2050’de aşıldığını buluruz. Tamamen keyfi olan (on yılda ortalama %20 azaltım öngören) bu azaltım senaryosu eminim mesela Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) hoşuna gidecektir. Onların iyi senaryoları aşağı yukarı buna benziyor.

Eğer benden daha kötümserseniz ve uzun yıllar emisyonların düşmeyeceğini (nüfus artışı vb.’nin de etkisiyle) düşünüyorsanız 985’i doğrudan 42’ye bölün. Bu durumda 2 derece bütçesi 2042’de doluyor. Eğer artış hızlanırsa 2040 bile olabilir. 1,5 derecenin ise iyi-kötü ihtimallerle bir ilgisinin kalmadığı ve her durumda ısınmayı 1,5 derecede sınırlama şansımızı sonsuza kadar kaybettiğimiz ortada.

Üstelik burada pozitif geri besleme mekanizmalarının ve CO2 dışındaki sera gazlarının pek hesaba katılmadığını unutmayın. Yani bu tahminler en iyi ihtimalleri gösteriyor ve büyük olasılıkla hesaba katılmayan ısıtıcı faktörler nedeniyle tahmin ettiğimizden birkaç sene önce 2 dereceyle karşılaşacağız.

Sonuç

Mevcut iklim değişikliğiyle mücadele stratejileri (Paris Anlaşması, ılımlı enerji dönüşümü politikaları, eylem planları vb.) küresel ısınmayı tehlikeli 2 derece sınırının altında tutamıyor ve bundan en geç 30 yıl sonra, yani bugünün genç kuşaklarının yetişkinlik döneminde, felaketlerle çalkalanan normalden ortalama 2 derece sıcak bir dünyanın ortaya çıkacağı kesin.

Tabii kendimizi kandırmaya devam etmenin başka yolları da yok değil. Örneğin şimdiden 2 derecenin o kadar da büyük bir felaket olmadığını dillendirenler ortaya çıkmaya başladı. Üstelik iklim inkarcısı olmayan Roger Pielke Jr. geçenlerde Forbes’te IPCC’nin 2100 senaryolarını abartılı buluyor ve bunun alarmizme neden olduğundan yakınıyordu. Demek istediği şuydu: 4,5 derece olmayacak merak etmeyin, 3-3,5 derece için de o kadar patırtı koparmaya gerek yok! 2 dereceyi hafif bir ısınma sanan bu akıl tutulmasına cevap vermek için binlerce bilimsel çalışma ortaya dökülebilir. Ama biz 2 derecenin ne anlama geldiğine dair sadece IPCC’nin 2018’deki 1,5 derece özel raporundan sadece iki nokta hatırlayalım: Küresel sıcaklıklar ortalama 2 derece artarsa;

1-Kuzey Kutbu 10 yılda bir açık deniz haline gelecek. (Bu kalıcı buzulun tamamen yok olacağı ve mevsimsel donmanın belki bir süre daha devam edeceği anlamına geliyor. Isınmayı çığırından çıkaracak albedo etkisi nedeniyle bu felaket demek.)

2- Okyanuslardaki mercan yataklarının %99’u yok olacak. Denizlerdeki canlı yaşamı yıkıma uğratacak bu gelişme de bir başka felaket demek.

İşte bütün bunlar, neden iklim krizini durdurmak için acilen ve çok radikal harekete geçmemiz gerekiyor sorusunun yanıtları. Karbon bütçesini hesaba katmadan konuşanları dikkate almamak gerekiyor. Can sıkıcı da olsa gerçek tam burada.

 

Kategori: COP25

İklim KriziManşet

Akdeniz’de doğal gaz arayışları, doğa ve iklime büyük zarar verebilir

‘Doğu Akdeniz’deki ‘doğalgaz arama’ savaşı, fosil yakıtlara bağımlılığı daha da artıracak; yeni petrol ve doğal gaz arama çalışmalarının küresel iklim ve biyosfer üzerindeki etkileri katlanarak artacaktır’

Doğu Akdeniz’de doğal gaz arama çalışmaları devletler arasında siyasi gerilimlere neden olurken, bir fosil bir yakıt olan doğal gazın çıkarılması ve üretiminin çevreye olası zararları üzerinde yeterince durulmuyor.

Kıbrıs, Mısır, İsrail ve İtalya gibi ülkeler, bölgeyi enerji üretim merkezlerinden biri haline getirmek için iş birliği yaptı. Bölgede yalnız kalan Türkiye’nin doğal gaz arama çalışmalarına başlayacağını duyurması uluslararası alanda tepki yarattı.

Tamar ve Leviathan ile 2011’de keşfedilen Afrodit sahası, Doğu Akdeniz’de doğal gaz üretimi yapılacak alanlardan bazıları. Güney Kıbrıs Yönetimi, Afrodit sahasında 2024 itibariyle doğal gaz üretimine başlanacağını açıkladı. İlk aşamada sahadan günde yaklaşık 22 milyon 656 bin metreküp gaz üretilmesi bekleniyor. Çıkarılan gaz Mısır üzerinden boru hattıyla Avrupa’ya gönderilecek.

Euronews Türkçe Doğu Akdeniz’de doğal gaz faaliyetlerinin çevre ve canlı hayatına maliyetini Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli ile konuştu.

Doğal gaz sanıldığı gibi ‘temiz’ değil

Doğal gazın çevreye zararı olmayan, temiz bir yakıt olduğu düşünülüyor. Ancak bu tam olarak sanıldığı gibi değil. Doğal gaz, kömür ve petrol gibi fosit yakıt; çevreye zararı kömür ve petrole oranla daha az fakat bu doğaya ve insana zararı olmayan bir enerji kaynağı olduğu anlamına gelmiyor.

Aslı Pasinli, “Fosil yakıtlar iklim değişikliğine neden olan sera gazlarının atmosferde birikmesine bu da iklim değişikliğine yol açar.” diyerek fosil yakıtların iklim değişikliğine olan etkisine dikkat çekiyor. Pasinli, ülkemizin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası ve fosil yakıtların olası tehlikelerinden biri olan iklim değişikliği ve bunun sonuçlarıyla ilgili şu değerlendirmelerde bulunuyor:

“Akdeniz Havzası, küresel iklim değişikliğine karşı yerkürenin en hassas bölgelerinden birisidir. Akdeniz Havzası’nda gerçekleşecek 2°C’lik bir sıcaklık artışı, beklenmeyen hava olayları, sıcak hava dalgaları, kuraklık ve bunların sonucunda doğal afetler ile orman yangınlarının sıklığı ve etkisinde artış, tarımsal verim kaybı, turizm gelirlerinde azalma, biyolojik çeşitlilik kaybı gibi çeşitli şekillerde etkilerini hissettirecektir.”

Akdeniz binlerce canlı türüne ev sahipliği yapıyor.

‘Akdeniz kuşatma altında’  

WWF, Akdeniz’de yaklaşık 350 endemik denizel canlı türü olduğunu ve yüzde 28’lik endemizm (yerel, yalnızca o yere ait olan tür) oranıyla küresel biyolojik bir çeşitlilik sıcak noktası olduğunu vurguluyor. Öte yandan Akdeniz’de ekosistemler üzerindeki baskıları değerlendiren son çalışmalar, karasal ve denizcilik sektörü faaliyetlerinin etkilerinin yüksek oranda arttığını gösteriyor.

Pasinli, “Yarı kapalı bir deniz olması ve su yenileme süresinin 80 yıla ulaşması kırılganlığını artmaktadır. Bu nedenle Akdeniz, ‘kuşatma altında’ bir deniz olarak nitelendirilmektedir.” diyor.

Çevre örgütlerini endişelendiren bir başka nokta da Akdeniz’de, 2010’da Meksika Körfezi’nde meydana gelen kazanın bir benzerinin yaşanması.

Aslı Pasinli bununla ilgili “Olası bir kaza türler ve ekosistemler üzerinde yıkıcı etkiler yaratarak, gıda güvenliği ve Akdeniz ekonomisinin bağlı olduğu turizm, balıkçılık gibi ekonomik faaliyetler üzerinde geri dönüşü olmayan sonuçlar doğuracaktır. Bununla birlikte, fosil yakıtlara bağımlılığı daha da artıracak yeni petrol ve doğal gaz arama çalışmalarının küresel iklim ve biyosfer (yaşamküre) üzerindeki etkileri katlanarak artacaktır.” değerlendirmesi yapıyor.

Pasinli’ye göre doğal gaz çalışmaları sadece fosil yakıt çıkarılması yönüyle değil, bu çalışmalar sırasında oluşan gürültü kirliliği açısından da Akdeniz’de canlı yaşamını tehdit ediyor: yen”Denizlerdeki gürültü kirliliğinin en çarpıcı sonuçlarından biri, balinaların ve yunusların kıyıya vurmasıdır. İnsanlarda olduğu gibi, denizlerdeki gürültü kirliği deniz canlılarında işitme hasarına neden olabilmekte, hatta yaşam alanlarından kaçmalarına ve buraları terk etmelerine yol açabilmektedir.”

‘Yenilenebilir kaynaklara yönelmeli’

Türkiye rüzgar, jeotermal ve güneş enerjisi açısından önemli bir potansiyele sahip. Tıpkı diğer Akdeniz ülkeleri gibi. Ancak bu potansiyeli kullanma girişimlerinden çok, doğal gaz çıkarma ve taşıma faaliyetleri ön planda.

“Fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerjinin kullanımı ve enerji verimliliği politikalarının geliştirilmesi, iklim değişikliğinin ülkemiz için geri dönülemez sonuçlara yol açmasını önlemek ve sıcaklık artışlarını sınırlandırmak için çok kritiktir.” diyen Aslı Pasinli, yenilenebilir kaynakların önemini vurguluyor.

Yenilenebilir kaynaklardan faydalanmanın ne derece mümkün olduğu sorusuna ise “Yenilenebilir enerjinin teknolojik gelişmeler sayesinde azalan maliyeti iklim değişikliğinin önüne geçmek için ekonomik olarak müthiş bir fırsat alanı yaratıyor. Günümüz teknolojisi ile de bu hedefi gerçekleştirmek mümkündür ve inovatif çözümler sayesinde maliyetler her geçen gün düşmektedir.” cevabını veriyor.

WWF’in hedefi 2050 yılında küresel ölçekte %100 yenilenebilir enerjiye geçişin sağlanması. Vakfa göre bu hedefe giden yol enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının yaygınlaştırılmasından geçiyor

 

Kategori: İklim Krizi