Hafta SonuKöşe YazılarıManşet

Toprakçıların Paris İklim Zirvesi heyecanı – Duygu Kutluay

2015 yılı toprak açısından önemli bir yıl. Bunun en önemli nedenlerinden biri 2013 yılında gerçekleşen 68. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2015 yılını Uluslararası Toprak Yılı ve 5 Aralık gününü Dünya Toprak Günü olarak ilan etmesiydi.

Toprağın yanı sıra genel çevre hareketi açısından 2015 yılı birçok sona sahne olduğu için uluslararası hedef ve politikalar açısından da oldukça kritik yeni başlangıçlara gebe olması bekleniyordu.

67...

1997 yılında kabul edilip 2005 yılında uygulamaya gören Kyoto Protokolünün (evet tam 8 yıl sürüyor bu süreçler) ilk uygulama periyodu 2012’de sona ermiş ve daha çok “gönüllü” 18 ülkenin 2012’de Doha’da verdikleri ek vaatlerle ikinci uygulama periyodu 2020’ye kadar uzatılmıştı. Bu yıl Aralık ayında Paris’te gerçekleşecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Toplantısında 2020 yılından itibaren Kyoto Protokolü yerini alacak Hükümetlerarası yeni ve Kyoto Protokolü’nden daha geniş katılımlı bir azaltım ve uyum mekanizmasına karar verilmesi bekleniyor. Bunun için Türkiye’nin de aralarında olduğu 150’den fazla ülke INDC’lerini (Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkı Niyetleri) açıkladı bile.

2000 yılında düzenlenen  “Birleşmiş Milletler Binyıl Zirvesi”  neticesinde 2015 yılına kadar ulaşılması için kabul edilen “Binyıl Kalkınma Hedefleri” de bu yıl sona erdi. 2015 Sonrası için “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” ise 25-27 Eylül 2015 tarihlerinde yapılan BM Genel Kurulunda kabul edildi. Türkiye bu toplantıya Başbakan düzeyinde katılım sağladı. Küresel Hedefler (Global Goals) olarak bilinecek Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri tam 17 tane.

15 numaralı Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi

8 adet Binyıl Kalkınma Hedefi, ikiyle çarpılıp bir eklenerek Küresel Hedeflere evirildi. Bu evrimle içinde İklim Değişikliğinin yer bulması tahmin edilirken sürdürülebilir arazi yönetimi, toprak ve çölleşme ile ilgili çalışan insanları da memnun edecek şekilde bir de arazi tabanlı ekosistemlerin korunması, restorasyonu ve sürdürülebilir yönetimine odaklanan 15 numaralı hedef gündemimize oturdu. Bu hedefin alt başlıklarından 15.3, 2030’a kadar “arazi bozunumunu dengelemiş” bir dünya öngörüyor.

Burada ufak bir ara verip, bu hedefin küçük bir kitle üzerinde yarattığı coşkunun nedenleri üzerinde biraz durmak gerekiyor. 1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janerio şehrinde Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma konferansı düzenlendi. Rio Zirvesi olarak da bilinen ve sürdürülebilirlik olgusunun ön plana çıktığı Zirve’de, Biyolojik Çeşitlilik, İklim Değişikliği ve Çölleşme ile Mücadele konularında 21. yüzyıl için yol haritası niteliğinde 3 sözleşme imzaya açıldı.

Bu sözleşmeler devletler tarafından imzalanıp yürürlüğe konduktan sonra geçen yıllarda sözleşmeler arasında hem uluslararası müzakerelerde hem de ayrılan fonlarda bir ayrıma gidildi. İlgili paydaşlar arasında Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi entellerin, İklim Değişikliği Sözleşmesi zenginlerin ve Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi ise garibanların sözleşmesi olarak anılmaya başlandı.

Burada haklı bir serzeniş olabileceği bu üç sözleşmeyi fonlamak için kurulan GEF’in (Global Environment Facility- Küresel Çevre Fonu) 1991-2011 yılları arasında verdiği fonların sadece %4ü arazi bozunumuyla mücadele alanında projeleri desteklerken iklim değişikliği fonların %31, biyolojik çeşitlilik ise %37sini almaktaydı.

Bu yüzden, Küresel Hedefler arasında iklim değişikliği hakkında bir hedefe kesin gözüyle bakılırken arazi bozunumu alanında somut bir hedef görmek bu alanda çalışanlar arasında büyük bir coşkuyla karşılandı.

Bu aynı zamanda (İklim Değişikliği Sözleşmesinin Kyoto Protokolü, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinin Aichi Hedefleri gibi) yasal bir mekanizmaya sahip olmayan Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesinin de imzacısı hükümetlere somut bir hedef üzerinde anlaşmaları için elini güçlendirecekti.

Bu hedefin kararının çıkması da Türkiye’ye nasipmiş. 12-23 Ekim tarihleri arasında Ankara’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi 12. Taraflar Toplantısı (Burada ufak bir notla bu yıl Aralık ayında Paris’te İklim Değişikliği 21. Taraflar Toplantısı yapılacağını hatırlayalım. Yani aynı yılda kabul edilen iki sözleşmeden birinin tarafları her yıl buluşurken, diğerleri iki yılda bir buluşmuş) gelen hükümet yetkilileri tarafından 2030 yılına kadar Arazi Bozunumu Dengelenmesinin kabulüne karar verdi.

Taraflar Toplantısı esnasında TEMA Vakfı’nın odak noktası olarak görev yaptığı Sivil Toplum Kuruluşları ile bir araya gelen Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Genel Sekreteri Monique Barbut, Arazi Bozunumu Dengelenmesi ve Rio Sözleşmeleri arasındaki sinerji hakkında şöyle dedi: “2050 yılına kadar 2,7 milyar olacak insan nüfusunun beslenebilmesi için her yıl 4 milyon hektar alanın tarıma açılması gerekiyor. Günümüzde, tarım alanları orman ve doğa koruma alanlarından temin edildiği için biyolojik çeşitlilik zarar görüyor. Bunun yerine, yeni tarım arazilerinin bozunmuş arazilerin restore edilerek tarımsal kullanıma geri kazandırılması mümkün. Bu tarz kullanımdan kazanılacak 5 gigaton karbon, Aralık ayında Paris’te gerçekleşecek İklim Konferansı öncesi hükümetlerin iklim değişikliğiyle mücadele için açıkladığı ulusal katkıları niyetleri (INDC) ve iklim değişikliğini 2 santigrat derece ile sınırlamak için gereken emisyon azaltımının arasında kalan farkın yarısına eşit.

Arazi Bozunumu Dengelenmesi (LDN- Land Degradation Neutrality)

Sözleşmeler arasında sinerji yıllardır üzerinde konuşulan bir konu. Her bir sözleşmeye imzacı olarak hükümetler ulusal eylem planlarını hazırlıyorlar. Bu eylem planları arasında bir sinerji veya en azından bir koordinasyonun sağlanması gerekli. Sözleşmelerin odak noktalarının farklı Genel Müdürlükler ve hatta farklı Bakanlıklara bağlı olması ülkemize özel bir durum değil ve genel olarak bu sinerjinin küresel olarak yakalanmasında da büyük engel.

67

İdeal Dünya’ya ulaşana kadar elimizdeki küçük kazanımlarla yetinmek gerekiyor. Ancak, Arazi Bozunumu Dengelenmesi (LDN- Land Degradation Neutrality) henüz tanımı ve kapsamı tam oturmamış ve birçok açıdan uygulamada özellikle gözlemci paydaşları endişelendiren noktalara sahip.

Kapsam konusunda başta Brezilya’dan gelen delegasyonun itirazları ile dengelenmenin sadece kurak alanları içereceği ve gönüllü olacağı konusunda Ankara’da net bir karar verildi. Brezilya’nın itiraz etmesinin nedeninin ise özellikle tropik yağmur ormanlarının hızlı tahribatının ülke üzerinde yaratacağı dengeleme yükünden kaynaklandığı tahmin ediliyordu.

Peki, tam olarak hangi sınırlar ve hangi zaman içinde bir dengelenme hedeflenmekte? Asıl sorun bu sorunun net bir şekilde cevaplanması. Eğer dengeleme sınırlarını bir ülke içinde belirleyeceksek, yine ülkemizden örnek verecek olursak, bu Konya’da ağaçlandırma yaparak Longoz Ormanlarına kurulacak bir nükleer santralin etkilerini dengeleyecek mi? Eğer Konya’daki ağaçlandırma sahası daha sonra bir termik santral alanında kalıp yok edildiğinde, iki santral fazlamız ve bir eski orman bir ağaçlandırma sahası eksiğimizin başka bir yerde dengelenmesi yapılabilecek mi? Yani bu tarz mekanizmalarda karşılaşılan en büyük sorun, bu dengelenme hesabı devletlere ve kurumlara bozma hakkı tanıyacak mı?

Hangi yıl, hangi toprak verimi temel olarak alınacak? Bozunmuş ve iyileşmiş toprak nasıl tanımlanacak?

Eğer küresel bir hedef olarak belirlenirse, sizin meranız bozuldu diye gelişmekte olan ülkelerde yerel halkların elinden geçim kaynakları alınıp, gelişmiş ülkelerin şirketlerine konvansiyonel tarım veya endüstriyel ormancılık yapsınlar diye devredilerek arazi kapmalarının yolu açılacak mı?

Bu sorular Taraflar Konferansı süresince birçok yetkili ile paylaşıldı. Devletlerin düşük katkılarından dolayı ve Sözleşmenin yeni Genel Sekreterinin eski GEF Genel Sekreteri Monique Barbut olması ve Barbut’nun en güçlü yönünün fon yaratma yetisi olması nedeniyle, bir hedef de bütün bu dengelenme hedefinin bir kısmının da iş dünyası tarafından bir fonla karşılanması oldu (bir yılda 2 milyar dolar olmak üzere, 15 yılda 30 milyar dolar). Bu fonun örnek projeleri başlamış bile. Fon yetkilileri tarafından paylaşılan iyi örnek, yukarıdaki birçok sorunun vücut bulmuş haliydi. Nikaragua’da bir mera alanı, alanı kullanan yerel halka belli bir kira karşılığında Danimarkalı bir endüstriyel ormancılık şirketinin kullanımına devredilmiş. Bir Alman şirketi olan Volkswagen’den bile darbe yemiş sivil toplum, Monsanto gibi Syngenta gibi dev şirketlerin dahil olabileceği mekanizmaya nasıl güvenebileceği, sınırların nasıl çizileceği konusunda endişeli.

Bu Arazi Bozunumu Dengelenmesi hedefinin kötü ve engellenmesi gereken bir hedef olduğu anlamına tabi ki gelmiyor. Ama toprak alanında çalışan kurumların rahat bir nefes alıp, arkalarına yaslanamayacakları, süreci yakından takip ederek, mümkün olan her türlü yoldan sürece dahil olmaları büyük önem taşıyor.

 

66-Duygu-Kutluay

 

Duygu Kutluay

Kategori: Hafta Sonu