Köşe Yazıları

Benim yolum kendime, vajinamdan sana ne? – Ulaş Sona, Eren Şahin, Gülce Doğan, Irmak Keskin

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan “Bakanlık Koltuğundaki Vajinalı Erkek” yazısı üzerine biz bir kaç “vajinalı – kadın olmayan” olarak deneyim, duygu ve düşüncemizi paylaşmak istedik. Sürç-ü lisan eylersek affola…

16

Vajinalı bir erkeğim diyemem belki ama pipisiz bir erkek olduğumu biliyorum. Ben interseksim. Ergenliğe kadar kız çocuğu olarak yetiştirilmeye çalışıldım ve sonrasında kalınlaşan sesim ve uzayan boyum ile toplumun gözünde farklı birşeye dönüştüm. Afedersiniz kız mıdır erkek midir belli değil. 11-14 yaşlarım arasında belli aralıklar ile hastanelere koşturduk ailece. Bu kız regl olmuyor, sesi neden kalın, boyu birden bire uzadı vb.. Sonra öğrendik ki bende yumurtalık, rahim falan yokmuş, aşağıya inmemiş iki testisim varmış. E tabi bu durum kabul edilebilir olmadığından (!) hemen aldılar testisleri ameliyat ile ve bedenime östrojen vermeye başladılar. Çocuktum daha, bana bu durumu danışsalar da pek cevap verecek durumda değildim. Verilen kadınlık hormonuyla memeler gelişmeye başladı ben de onları saklamaya başladım. Ve biraz daha büyüdüğümde kullanmayı bıraktım. Üniversiteden sonra istediğim gibi giyinip yaşayabiliyordum, lezbiyen olarak tanımladım kendimi. Erkektim ama butch kavramı daha kolay kabul edilebilirdi benim için. Çok uğramadığım, gitmeyi sevmediğim hastanelere 28 yaşında önce kendime sonra çevreme açıldıktan sonra cinsiyet geçiş süreciyle gitmeye başladım. Doktor sesimi duyduğunda tam olarak hangi cinsiyete geçmek istiyorsun diye sordu ilk başta. Kadından erkeğe cinsiyet geçiş sürecindeyim. Ergenlikte önce kadın yapılmaya çalışıldım, şimdi doğduğum bedene geri dönüyorum sadece. İkili cinsiyet skalası arasında bir oraya itildim bir buraya. Olduğum gibi kabul edilmek yerine başka birşeye zorlandım isteğim dışında. Ben farklılıktan keyif alıyorum.

Yani o aslında “daha iyi”olarak önümüze konmuş olan ikili cinsiyet sistemi de 2.000 bebekten biri olan “interseks” çocuklar için o kadar şahane bir durum da değil. “Kızınız/oğlunuz oldu” denemeyen çocuklar rızaları dışında kesilip biçilerek ailenin istedikleri cinsiyetlere sokulur ve sonrasında aslında ait oldukları bedenlere dönmeye çalışırken, interseks yasal olarak da tanımlanmadığı için, işleyen prosedür trans geçiş prosedüründen de zor ve sancılı olarak karşımıza çıkar. Öyle “gender studies” kitaplarındaki gibi işlemiyor gerçekler ve toplumsal cinsiyetin şiddetinden pek de queer denerek sıyrılınmıyor ne yazık ki…

Vajinam var ama kadın değilim, hatta daha ötesine gidersem vajinam var ve kadın değilim. İkili cinsiyet kalıpları içerisinde, bunu tekrar üreten heteroseksist toplum düzeninde elbette ”kadınlık” tecrübeleri yaşadım ama bunun benim hissiyatım ve pratiklerimde bir karar mekanizması olması gerekmez.

İkili cinsiyet sistemi içerisinde ya da heterosekeüel nat-trans kadın ve heteroseksüel na-trans erkek ikileminde yaşadığımız müddetçe seçemediğimiz biyolojimizde seçemeyerek barındırdığımız cinsel organlarımız üzerinden bir sürü kavram kargaşası ve ucu birçok yere çıkabilecek yanlış politik söylemlerde bulunabiliriz. Bu kimlik politikasının getirdiği bir açmaz iken buna dikkat etmemek de kendisine politik diyen insanların meselesi olarak önümüzde duruyor. Bir kadının erkekleşmesini eleştirirken gerçekten bünyesinde vajina taşıyıp da kendisini kadın olarak tanımlamayan bireylere laf atar hale gelmek anlam kaymasından öte politik bir tutarsızlıktır. Nasıl ki babannelerimizin zamanla oğlundan yana olup gelinini ezmeye başlayarak kadın dayanışması bir yana erk hale gelmesini eleştiriyorsak babannemizi erkleşti diye eleştirirken babannemizin herşeye rağmen kadın olduğunu unutup onu kadınlığından vurmuyorsak erkek söylemleriyle ve erkek bakış açısıyla yaklaşan bir kadına da kadınlığı üzerinden vurmak etik olarak bizi zor duruma düşürebilir. durum zaten zorken bir de üzerine trans gender, trans erkek, trans kadın, interseks, gender fluid, cinsiyetsiz…. ve sayamayacağımız henüz tanımlanmamış bir çok var oluşunun mücadelesine saygısızlık etmek maalesef kabul edilebilir olmuyor. Dil nasıl düşündüğümüzün kelimelere dökülen halidir. Bu yüzden “ bayan” yerine “ kadın” kullanmayı doğru bulan feminizm dil değişimi için bu kadar emek harcamıştır.

Bu tarz tartışmalarda hem feminizmden hem de feminizm içinde gelişmekte olan transfeminizmin ne dediğine kulak vermek hepimize iyi gelebilir.

Transfeminist Manifesto’dan alıntılayarak:

Transfeminizmin ana ilkeleri basittir. Birinci herkes kendi kimliğini istediği gibi tanımlama ve toplumdan buna saygı göstermesini bekleme hakkı vardır. Buna ayrıca kimliğimizi şiddet ve ayrımcılık korkusundan uzak ifade etme hakkı da dahildir. İkincisi kendi bedenlerimiz üzerinde karar verme hakkı sadece bize aittir, hiçbir tıbbi, dini veya siyasi otoritenin bizim kararımız haricinde beden bütünlüğümüzü ihlal etmeye veya bedenimizle ne yapacağmızla ilgili kararlara engel olmaya hakkı yoktur.

Tabii ki hiç kimse kurumlaşmış cinsiyet sisteminin sosyal ve kültürel dinamiklerinden azade değildir. Cinsiyet kimliklerimiz veya ifadelerimiz hakkında kararlarımızı ataerkil ikili cinsiyet sistemi bağlamı içinde verdiğimiz gerçeğinden kaçamayız. Özellikle trans kadınlar kendini kimin doğal kadın olduğuna, kimin kadın olmadığına karar verme yetkisinde gören tıp cemaati tarafından tanınmak ve desteklenmek için geleneksel “kadınlık” (femininity) tanımını kabul etmek zorunda bırakılmaktadırlar. Çoğu zaman trans kadınlar kadın olarak onaylanmak ve hormonlara, tıbbi müdahalelere ulaşabilmek için kadınlıklarını toplumsal cinsiyet bamakalıplarını içselleştirerek “kanıtlamak” zorunda kalıyorlar. Bu deneyim her kadının farklı olduğunu tanımadığı için hem trans kadınlar hem de na-trans kadınlar üzerinde baskı yaratmaktadır.”

Çünkü yazı zaten seçilmiş cinsiyetlerden gönüllü ilişkilerden değil,” cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimler özür yazısında karşımıza çıkan bu cümle gibi seçilmiş, tercih edilmiş şeyler değiller. Ancak kendini hissettiği şeyi tanımlamak için kullanılan kelimeler, kavramlar, tanımlar tercih edilebilir ya da seçilebilirler.

Sevgili Ali Arıkan’ın 2002’de Amargi’de bir konuşmasında söylediği gibi “ne kadar insan varsa o kadar da trans kimlik var”. Hiç birimiz trans kimliklerimizden azade değiliz. Na-trans olarak kendini tanımlayanların “daha erkek” ya da “daha kadın” olmak için uğraşları ya da bunlardan sıyrılmak için kendileriyle, fikirleriyle oynamaları da aslında trans bir noktaya tekabül ediyor.

Şimdi konuk yazarın yazdığı cevaba gelirsek, yazar ilk yazısından pek de uzağa düşmemiş gibi açıkçası. Sürekli bir yapacaktım ama yapmadım, düşündüm ama yazmadım gibi bir tavırla savunmuş kendini, bizce bu da ilk yazısını yazarken kullandığı kavramları ne kadar kolay harcayabildiğini ortaya koyuyor. Yazı ne kadar haklı ne kadar değil bilinmez ama yine başa dönecek olursak başlıkta belirtilen Vajinalı Erkek ifadesi transfobiktir. Kelimelere ne yüklediğiniz ya da ne anlamda kullandığınız bunu değiştirmez. ”Yani çoklu cinsiyet yaklaşımının birkaç yüzyıl gerisindeyiz hala!” derken ne kadar haklı olsanız da bunun değişmesi için göstereceğiniz çabanın zaten buralarda başlayacağını anlıyor olmalıydınız. Cevapta da belirtildiği üzere ”yazı zaten seçilmiş cinsiyetlerden gönüllü ilişkilerden değil, Karaman’daki tecavüzler üzerine, erkek çocuklarla cebren girilen “ilişki”lerden bahsediyor.” gibi bir tavırla aslında belirtmek istenilen ”kelimelere takılmayın ben başka birşeyden bahsediyorum” tavrıdır ve bu da zaten hali hazırda kime ne kadar saygı duyduğunuzu gösteriyor.

Yani, o kadın kotaları falan var ya, onlar gözümüzü boyamamalı. Kadın bakan diye önümüze çıkardıkları, en rezilinden bir erkek çıktı işte. Birçok kadın köşeyazarından ve şimdi de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’ndan da gördüğümüz gibi vajinayla da erkek olunabiliyor.” diyerek bunun bir de arkasında durmuş olan Mustafa Alp de, kendi yazısında Ayşe Zeynep de pek çok insanın düştüğü yanılgıyla hareket etmiş, feminizm de tam bu yüzden “erkek düşmanlığı” sanılıyor işte. Erkek’le değil, erk’le asıl dert ve erkeğin erk olmasıyla. Bu erk erkekler, na-trans erkeklerde olduğu gibi toplumsal cinsiyet rollerini benimsemiş trans erkeklerde de var, hiç birimiz bu rollerden ya da kodlamalardan azade değiliz ve LGBTİ+ de bir bütün değil. Bu noktada da “Vajinalı Erkekler Burada Ayol” demek kendini o “ayol” içinde tanımlamayan pek çok trans erkeğin hem hoşuna gitmeyen, hem de LGBTİ+ kimlikleri tek tipleştirip tek bir ifadeye hapseden bir kullanıma gelmiş oluyor. Evet, büyük bir ihtimalle hareketin bu kelimeyi benimsemiş ve kullanıyor olmasından yola çıkarak atılmış bir başlık ve hareketin de özeleştiri vermesi gereken bir nokta belki de bu, ancak biraz bakıldığında trans erkeklerin açtığı pankartlarda da “ayol”un kullanılmadığını görmek mümkün. Her kimliğin kendine ait başka başka politikaları bulunuyor ve bazen bunları bütünleştirmek de mümkün olmuyor haliyle.

18

Bizler kimliklerimizin tekrar üretimi, kazanımı aşamasında yaşadıklarımızı paylaşırken okurken anlatırken her zaman yanımızda olan ve bizlerle dayanışma halinde olan insanlara, kurumlara, iletişim araçlarına ihtiyaç duyuyoruz haliyle. Bu noktada anaakım medya da yer alan cinsiyetçi, heteronormatif, militarist, provakatif vb haber yazımından sıkılmış bireyler olarak, Yeşil Gazete gibi yanımızda gördüğümüz dayanıştığımızı düşündüğümüz bir gazetede yayınlanan böyle bir haberin bizleri nasıl hissettirdiğini anlatabilmişizdir umarız.

Desteklediğimiz ya da karşısında olduğumuz kişi/kurum/görüşlerde bir “aşağılama/itibarsızlaştırma aracı olarak” bedenlerin kullanılmayacağı, LGBTİ+ varoluşların unutulmayacağı ya da nefret/öfke unsuru olarak kullanılmayacağı günler dileriz…

17

 

Ulaş Sona, Eren Şahin
Gülce Doğan, Irmak Keskin

Köşe Yazıları

Transfobik değil, olsa olsa erkekfobik – Mustafa Alp Dağıstanlı

Bakanlık koltuğundaki vajinalı erkek” başlığı transfobik, homofobik bulundu bazıları tarafından. Beni bu konuda ilk uyaran Tuna Erdem olmuştu. Tuna, Facebook’ta bir özel mesaj atarak eleştirisini ve gerekçesini söylemişti. Ben de bu eleştirisini yazının altına koymasını istedim. Facebook’ta paylaşılan yazının altına bir yorum olarak koydu. Ben de küçük bir açıklama notu koymuştum.

Bugün gördüm ki, yazıyı yayınlayan Yeşil Gazete’ye de aynı minvalde eleştiriler gitmiş. Ayşe Zeynep Pamuk da bir yazı yazıp meseleyi gayet güzel toparlamış. Yazıyı beğendiğini, ama başlığı savunamayacağını, yazarın belki birşeyler diyebileceğini söylemiş.

Öncelikle şunu söyleyeyim: Yeşil Gazete’yi hassas oldukları bir konuda zor duruma düşürmek istemezdim. Başlığı değiştirmek istediklerini söyleselerdi itiraz etmezdim, ama kabahat onların olamaz. Başlık benim. Gazeteye gelen mektup, “Hatanızdan dönmeniz dileğiyle” diye bitiyor. Bu durumda, Yeşil Gazete’nin şimdi geç de olsa başlığı değiştirebileceğini söyleyeyim. Yazıyı çöpe atmaktan başka kurtarırı yoksa, onu da yapabilirler.

Yeşil Gazete’yi zedelenmekten kurtarabildiğimizi umarak kendi tutumumla ilgili birkaç şey söyleyeyim. Ayşe Zeynep Pamuk’un çizdiği teorik çerçeveye katılıyorum. “Çoklu cinsiyet tanımları”na hiç itirazım yok. Ben, sınırları gayet belli bir şeyden bahsediyordum: erkek çocuk istismarının kökündeki tek cinsiyet paradigmasını ve bunun iki cinsiyetli modelle yıkıldığını anlatmaya çalışıyordum; Dror Ze’evi’nin kitabından aktararak.

Buralarda trans/homofobik bir şey olmadığında anlaşabildiğimizi sanıyorum, umuyorum. Çünkü yazı zaten seçilmiş cinsiyetlerden gönüllü ilişkilerden değil, Karaman’daki tecavüzler üzerine, erkek çocuklarla cebren girilen “ilişki”lerden bahsediyor. Bu ilişkilerin normal karşılanmasını sağlayan şey de, Osmanlı’dan bahsediyoruz asıl olarak, o tek cinsiyetli model; kadın ile erkeği bir bütünün iki parçası ve kadını erkeğin kusurlu hali olarak kabul eden model. Üstelik, yazıda, bu modelde vajina ile penis arasında da pek fark olmadığı söyleniyor. Tek cinsiyet modeline gayet uygun olarak. İşte bu zihniyet, tehlikeli, saldırgan bir “erkek” üretiyor gibi görünüyor. En azından bana. Ve bu zihniyetin mensuplarının hala mevcut olduğunu söylüyorum. Yani çoklu cinsiyet yaklaşımının birkaç yüzyıl gerisindeyiz hala!

10

Başlıktaki ifade, yazının sonunda bağlamına daha iyi oturtulmuş olarak var, başlığa kızıp okumayanlar görememiştir. Şunu diyordum:

“Yani, o kadın kotaları falan var ya, onlar gözümüzü boyamamalı. Kadın bakan diye önümüze çıkardıkları, en rezilinden bir erkek çıktı işte. Birçok kadın köşeyazarından ve şimdi de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’ndan da gördüğümüz gibi vajinayla da erkek olunabiliyor.”

Yani asıl olarak bir cinsiyetten değil, zihniyetten bahsettiğim aşikar. Bunlar, yazının ve yazarının da Yeşil Gazete gibi trans/homofobikten ziyade erkekfobik olduğunu göstermez mi?

Peki ya başlık? Çünkü orada bağlamından koparılıp yukarı konulmuş bir ifade var. Doğrusunu isterseniz, bu gibi sorunlar aklıma gelmedi değil; hermafroditleri de düşündüm. Fakat yazının ne dediğinin net olarak belli olmasına sığındım. Bu yazıdan başka türlü bir şey anlayan kimse çıkmayacağına eminim. Ayrıca, benim yazı boyunca tarif ettiğim ve başlığa çıkardığım anlamda bir trans birey yoktur nasıl olsa ve yazıyı okuyan biri için alınacak bir şey olmadığı sonucuna vardım. (Yani, ay sizden bahsetmiyorum ben ayol!) Dolayısıyla onlara dokunacak bir şey söylemediğimden emindim. Ben dokunmadığımı düşünsem bile bu ifade onlara dokunduysa özür dilemekten başka yapacak şey yok. Hormonlu Domates Ödülü’nü Yeşil Gazete değil, ben haketmişim demektir. Üzgünüm.

9-Mustafa Alp Dağıstanlı

 

Mustafa Alp Dağıstanlı

Köşe Yazıları

Vajinalı erkekler burada ayol!

Yeşil Gazete tebrikler! Bu seneki Hormonlu Domates Homofobi Transfobi Ödülleri’ne mutlaka sizi de aday göstereceğim. Sizi doğa üzerindeki tahakküm gibi öbür tahakküm çeşitlerine de karşı saymıştık. Hatanızdan geri dönmeniz dileğiyle.

Dış köşe bölümümüzde yer verdiğimiz Mustafa Alp Dağıstanlı’ya ait “Bakanlık koltuğundaki vajinalı erkek” yazısı yayınlandıktan sonra yukarıdaki mesajla birlikte transfobik bir gazete olduğumuza dair bunun gibi bir çok eleştiri ile karşılaştık.

Bu eleştirilere üzüldüm. Gazete olarak hiçbir ayrımcı ve nefret dolu söylemi desteklemiyoruz ve bugün (dün – 27 Mart Cumartesi) ekip olarak bu yorumlar üzerine uzun uzun aramızda konuştuk, tartıştık.

Yeşil Gazete yayın ekibinde yer almamın yanı sıra, yazının yayınlanmasını öneren kişilerden biri olduğum için ve sanırım gender studies alanında doktora yaptığımdan dolayı cinsiyet tartışmalarından sorumlu fahri bakan “gender’cı abla” olarak ekip arkadaşlarımın “Sen ne diyorsun Zeynep?” demeleri üzerine bu konuya dair bir şeyler yazmak ve aynı zamanda Yeşil Gazete olarak bu eleştirilere dair duruşumuzu belirtmek istedim.

20

Toplumsal cinsiyet tartışmalarıyla haşır neşir olmaya başladığım andan itibaren kelimelerin gücünün ne kadar büyük olduğunu, kelimelerin aslında güç demek olduğunu, sözlerle tanımladığımız şeylere atfettiğimiz davranış ve özelliklerle nasıl kimlikler, toplumlar yaratabileceğimizi farketmeye başladım. Bu da beni “kirli” dilimi arındırmaya yöneltti. Ama bu öyle bir şey ki, doğduğumuz andan itibaren içimize işlemiş, toplum tarafından empoze edilmiş, ayıkladıkça soğan kabuğu gibi yeni bir tabakasını sözlerimizde, davranışlarımızda, beden dilimizde gösteren bir katmanlar dizisini tek tek sıyırmamız gereken uzun soluklu bir süreç.

Burada kısaca özetlemek kesinlikle çok zor ama yeni doğan bir bebeği düşünelim. “Kız” ya da “erkek” olarak adlandırdığımız bu bebeğe, bu tanımlara uygun kıyafetler giydirip, ona bu tanımlara uygun oyuncaklar alacak, onunla gene bu tanımlara göre konuşacak, ona bu şekilde hitap edecek, büyütürken bu tanımlara göre davranmasını öğretecek ve onu kafamızdaki bu tanımlar sonucunda bu “kız” ve “erkek”lere dönüştüreceğiz.

Peki ya bu tanımların dışına çıkarsak? Ya bu tanımlardan daha fazlasıysak ve bunun farkına varırsak? Erkek ve kadından oluşan ikili cinsiyet söylemleri zaten doğal bir varoluş olmamalarının yanısıra (bknz. Judith Butler) en geç 1990’lardan itibaren tüm dünyada sesini duyurmaya başlayan kuir hareket ve tartışmalarla yerini çoklu cinsiyet tanımlarına bıraktı. Çoklu cinsiyet tanımı ne derseniz, kısaca, “Kendini nasıl hissediyorsan ve nasıl tanımlıyorsan o’sun“. Seçenekler, toplumun üremesi ve düzenin devam etmesi yönünde heteroseksist eril düzenin dayattığı, insanları vajina ve penislerden yola çıkarak biyolojik tanımlarla kategorize eden kadın ve erkekten çok daha fazlası. Ve bu şekilde kadın ve erkek tanımları da kendi içinde biyolojik, toplumsal vb. sınırlarını kaldırıyor. Yani konumuza istinaden kadın olmanın koşulu vajina sahibi olmaktan geçmiyor.

Bugün Mustafa Alp Dağıstanlı’nın yazısına eleştiri getirenlerin bazılarının “E be kardeşim biz zaten bunu biliyoruz” o zaman niye bu yazıyı koydunuz dediğini tahmin edebiliyorum.

Yazı, öneri olarak geldiğinde başlığa baktım ve sanırım cinsiyetçi söylemlerle dolu bir yazı diye düşündüm. Daha sonra yazıyı okuduğumda erkek diye başlıkta belirtilenin eril davranış biçimi olarak kastedildiğini görünce yazının yayınlanmasına destek verdim.

Merak edenler için yazının içeriğini beğendim ama şu an yazmakta olduklarım gazete olarak eleştirilere maruz kaldığımız yazının başlığı üzerinedir. Yazının içeriğine dair eleştirilere ise en doğru cevabı yazarın kendisi verecektir. Yeşil Gazete olarak dış köşe bölümümüzde dışarıdan aldığımız, farklı düşüncelerde yazılara yer veriyoruz. Bu nedenle yazıların içeriğini savunmak gibi bir kaygım yok ama ayrımcı bir söylem belirtildiğine dair eleştirileri de tabii ki ciddi bir şekilde değerlendiriyoruz.

Başlığa geri dönüyorum. Bugünkü eleştirileri göz önünde bulundurduğumda evet, başlık yazının içeriğine ters düşen bir şekilde ne yazık ki transfobik bir karakter gösteriyor. Çünkü yazı eril davranışı kastetmek ve onu eleştirmek istese de aslında vajinalı erkeklerin varlığını görmezden geliyor, onları olumsuzlama olarak kullanarak transfobik bir söyleme dönüşüyor.

Kelimelerin güç olduğunu yeniden hatırlayalım. Kazara söylenen ya da zararsız görülen bir söylem bile bir kimliğin, bir politikanın içinin doldurulmasına hizmet ediyor, varolan yapıları bilinçsiz bile olsa onaylamaya devam ediyor. Bilerek ya da bilmeyerek aynı söylemleri kullanarak, aynı düşünce kalıpları içinde hareket etmeye devam ediyoruz, çünkü aynı şekilde konuşmaya, aynı şekilde tanımlamaya ve aynı şekilde davranmaya devam ediyoruz. Kısaca hiçbir şeyi değiştirmiyoruz. Ve en kötüsü bunu çoğu zaman farketmiyoruz. Bu nedenle bir kaç harf bile olsa ne söylediğimiz çok önemli. Ve belki de bu nedenle bu başlık içeriğinde farklı şeyler söylemek istese bile bu yazıyı transfobik bir söyleme çeviriyor.

Kadın olmak için vajina sahibi olmak gerekmiyorsa, erkek olmak için de illa penis sahibi olmak gerekmiyor. Vajinası olan bir birey kendini erkek olarak tanımlıyorsa erkektir ve vajinalı erkekler, penisli kadınlar vardır, hatta hem vajinalı hem penisli insanlar da vardır, var olmuşlardır ve var olacaklardır. Bakanlık koltuğunda eleştiri oklarının ucunda olması gereken ne vajinalar, ne penisler ne de erkek ve kadınlardır. Eleştirilmesi gereken heteroseksist eril düzen ve bu düzen anlayışında bizi yönetenlerdir.

Burada yazar hangi niyetle hareket etti onu en iyi kendisi cevaplayacaktır ama bu başlık isteyerek ya da istemeyerek nasıl vajinalı erkeklerin varlıklarını görmezden geldiyse biz de gazete ekibi olarak yazı yayınlanırken görmezden geldik, farkedemedik. Bu konuda yeterli hassasiyeti gösteremediğimden dolayı üzgünüm ve özür diliyorum.

Yazımın başında belirttiğim “kirli” dilimin yanında, algımın, değer yargılarımın, düşüncelerimin, bakan gözlerimin arınması gerçekten çok aşamalı bir süreç. Bugün bazı şeyleri kendi içimizde deneyimlemeden belli farkındalıklara ulaşmamızın ne kadar zor olduğunu, algımızın ne kadar kısıtlı ve kendi deneyimlerimizin duvarları içinde sıkışmış olduğunu yeniden gördüm. Fakat bu, değişimin gerçekleşmediğini göstermiyor. Aksine bugün bu yazı çevresinde gerçekleşen tartışmalar gibi tartışmaların da bu değişimi desteklediğini düşünüyorum.

İçinde bulunduğumuz dünya belki de en karanlık ve nefret dolu zamanlarını yaşıyor. Ve ihtiyacımız olan yok etmek, yok saymak, ayırmak değil; aksine karşındakinin gözlerine bakabilmek, onu olduğu gibi görebilmek, kabul etmek ve çok çok sevmek.

Herkesin hissettiği şekilde varolabilmesi ve mutlu olabilmesi dileği ile.

9-Ayse-Zeynep-Pamuk

 

 

Ayşe Zeynep Pamuk

Dış Köşe

Bakanlık koltuğundaki vajinalı erkek – Mustafa Alp Dağıstanlı

Bu yazı 5ne1kim.wordpress.com/ dan alınmıştır

Bir fetvayla başlayalım.

“Soru: On beş ya da on altı yaşındaki bir oğlan iyiniyetle namazda ön safta durmayı ister, imamsa şöyle der: ‘Arkanda namaz kılanların namazı geçersiz olur’ ve [ön safta durmasını] engellemek ister; imamın hukuken böyle bir yetkisi var mıdır?

“El cevap: Evet, adı geçen oğlan müşteha [iştah uyandıran] ise.” (Leslie P. Peirce, “Ekberiyet, cinsellik ve toplum düzeni: Modern dönemin başlangıcında toplumsal cinsiyetle ilgili Osmanlı söz dağarcığı”, Modernleşmenin Eşiğinde Osmanlı Kadınlarıiçinde)

Fetvayı veren Şeyhülislam Kemalpaşazade’ydi (ölümü 1534); aynı zamanda tarihçi ve hekimdi. Şimdi de daha önemli başka bir şahsiyete kulak verelim:

Peygamber Muhammed’e bir gün bir kabile heyeti gelir. Muhammed, bu heyetin içinde göz kamaştırıcı güzellikte genç bir oğlan olduğunu farkeder. Derhal çocuğun önünden kalkıp arkasında bir yerde oturmasını ister. Bunun nedenini soran müridlerine şu cevabı verir: “Davud’un isyanına yol açan, gözüyle gördüğünden başka bir şey değildi.”

Peygamber Davud ne yapmıştı peki? Bütün kumandanlarını ve tüm İsrail ordusunu savaşa gönderdiği ilkbaharın güzel bir gününde akşamüstü sarayının terasında volta atarken aşağılarda biryerlerde yıkanan bir kadın gördü. Kadın çok güzeldi, evliydi … sonra onu çağırttı … sonra onunla sevişti … (Hikayenin tamamını şurada okuyabilirsiniz; merak etmeyin, kısa: http://incil.info/kitap/sa2/11)

Dikkatinizi çekmiştir, peygamberlerden birini bir kadın cezbediyor, öbürü bir oğlan çocuğunun cazibesine kapılıp yoldan çıkmaktan endişe ediyor. Bize şimdi pek önemli görünüyor bu kadın-erkek ayrımı, fakat birzamanlar o kadar da belirgin bir ayrım değilmiş. Muhammed’in yukarıda andığım hadisini aktaran Dror Ze’evi’den (Müslüman Osmanlı Toplumunda Arzu ve Aşk 1500-1900) fena halde özetliyorum. Biz bugün çift cinsiyet modelinin yerleştiği bir dünyada yaşıyoruz. Halbuki eski zamanlarda tek cinsiyet vardı! O da erkekti. Bu durum, Avrupa’da da 18. yy ortalarına kadar böyleydi, daha doğrusu, böyle olduğu sanılıyordu. Kadın ve erkek, bu anlayışa göre, aynı cinsel organların farklı versiyonlarına sahipti. Bu tek cinsiyette kadın, erkeğin kusurlu haliydi. 17. yy’a ait bir tıp risalesinden şu paragraf durumu anlatıyor:

“Rahim bebeği üreten organdır. Şekli bir erkeğin penisine ve hayalarına benzer. Ama penis dışarı doğru dönüktür ve tamdır. Rahim ise tam değildir. Kadının içindedir. Bununla birlikte şekli hemen hemen penisin aynısıdır. Bazı hekimler donmuş bir penise benzediğini söyler. Bu nedenle, penis rahmin kalıbı gibidir, rahim ise penisin gömleği gibidir. Kadının hayaları erkeğinki gibidir, ama erkeğin hayaları daha büyük ve yuvarlaktır; hafifçe elips biçimindedir ve dışarıda yer alır. Kadının hayaları daha küçüktür ve hafifçe yumurta biçimindedir; vulvanın her iki tarafında yer alır.”

Evet, anlayış işte buydu. Kadın ile erkek arasında fazla bir fark yoktu, bir bütünün parçalarıydılar ve kadın kusurlu parçaydı. Cinsel arzu uyandırma konusunda da bu ‘benzerlik’ hükmünü sürdürüyordu. Ze’evi, bu meselenin nasıl derinlere (din, tasavvuf, edebiyat, gündelik kültür, rüyalar, siyasi yapı) gittiğini gayet güzel sergiliyor kitabında.

Osmanlı toplumunda erişkin erkekler arasında cinsel beraberlik sapkınlık sayılabiliyorsa da erişkin erkeklerle erkek çocuklar arasındaki cinsel ilişki normal kabul ediliyordu. Ze’evi, 17. yy Kudüs alimlerinden Deccani’nin bir risalesinden hareketle, onun ve çağdaşı alimlerin eserlerinde hem kadınların hem genç erkeklerin cazibesine kapılma konusunda bir kınamaya rastlanmadığını söylüyor. Tersine, “Genç erkeklerin cazibesine kapılmak gayet normaldi, hatta normdu” diyor. Ama Deccani bu cazibeyi tehlikeli buluyordu. Muhammed’in hadisini hatırlatıp şunu diyordu:

22

“Eğer Allah’ın hiçbir bozukluğu, kabahati ya da uygunsuz davranışı olmayan yanılmaz resulü sakalsız bir oğlanın varlığından rahatsız olup ona bakmamak için arkasına oturtuyorsa, böyle bağışıklığı olmayan bütün o insanlara ne demeli?”

Haklıydı. Şeriat’ta ve kanunlarda da kısıtlayıcı, cezalandırıcı hükümler vardı ama oğlancılık ve çocuk tecavüzleri önü alınabilen bir şey de değildi. Kanunnameler “Eğer oğlan veya kız çeken kimesnelerin…” diyerek bu suça cezalar öngörüyordu. Demek ki, oğlan kaçırmak da kanunannameye girmeyi gerektirecek kadar yaygındı. Peirce’ın dediği gibi, bir ergenlik, erkekliğe geçme konusunda önemli bir aşama olan sakal en önemli göstergeydi. “Sakalı bitmemiş genç”, cinsel cazibenin odağındaydı; sakal çıkınca artık çekiciliğini yitiriyordu erkek. Bu ‘genç erkek’ler 15-16 yaşında olabileceği gibi daha küçük de olabiliyordu tabii. Yine Peirce’ın bu sefer Harem-i Hümayun kitabında söylediği gibi, tüyü bitmemiş erkek çocukların erkeklerin oğlancılık tutkusundan korunması gerekiyordu. Babalar ve erkek çocukların varisleri çocuklarını korumaları için uyarılırdı. Küçük erkek çocuklara musallat olmanın ne kadar normal olduğunu ve normal karşılandığını 1570’lerin başında geçen şu örnek gösteriyor:

İstanbul’da oğlancılığıyla nam salmış biri tehlikeli bir hastalığa yakalanmış ve eğer iyileşirse oğlanlardan vazgeçeceğine resmen yemin etmişti. İyileşti ve yemini başına bela oldu! İstanbul ulemasına danıştı, yeminle nedamet getirdikten sonra yeminden dönmenin meşru yolu olmadığı cevabını aldı. Bunun üzerine Selanik’teki arkadaşına yalvardı, hahamlardan öğrenseydi oğlancılığa dönmesi için için bir yol olup olmadığını. Ama Yahudi din adamları da böyle bir yol olmadığını söyledi. Tarihçi Mustafa Ali’den de Katolik ve Ortodoks papazların görüşlerini alması istendi. Âli bir mektup yazıp Venedikli, Sırp ve Hırvat din adamlarına danıştığını, yeminin bozulamayacağını söylediklerini iletti. Sonra da kadınları denemesini, daha zevkli ve sağlıklı ve erkekçe olduğunu söyledi. (Tarihçi Mustafa Âli, Cornell H. Fleischer)

Bu ‘kusurlu erkek olarak kadın’ modeli yüzyıllar içinde dinle de içiçe geçti. Ze’evi, Osmanlı ulemasının beden, kadın-erkek ilişkisi ve toplumsal alan hakkındaki yorumlarının bu köhne öğretiyle uyum içinde olduğuna işaret ediyor. Ama artık 19. yy’da o modelin pabucu tıbbi olarak dama atılmıştı ve Osmanlı hekimleri de yeni paradigmayı benimsedi, erkekler ve kadınlar farklı, cinsel organ bağlantıları olmayan mahluklardı. Ama tıbbın benimsemesiyle iş bitmiyordu. Kültürel ve politik alanlar büyük ölçüde eski modele bağlılıklarını sürdürdü. Godfrey Goodwin (Osmanlı Kadınının Özel Dünyası), 19. yy’ın ikinci yarısında bile annelerin güzel yüzlü oğlanlarını, tıpkı kızkardeşleri gibi, peçeli olarak okula gönderdiklerini söylüyor. Böylece tıp ile öbür alanlar arasında gerilimli bir ilişki ortaya çıktı.

Bu arada kadınlar da toplumsal alana daha çok çıkmaya, kamusal alanda hak ettikleri yeri almaya başladı. Cumhuriyetle bu süreç hızlandı. Bugün yaşananları, çocuklara tecavüz edilmesini, bunun üstünün örtülmesini ve hala geçiştirilmeye çalışılmasını yukarıda aktardığım Osmanlı zihniyetine otomatik bir şekilde bağlamak değil amacım. Ama “Acaba?” diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Ze’evi’nin sözünü ettiği, tıp ile kültürel-politik alan arasındaki gerilim bazı bakımlardan ve bazı kollardan devam ediyor olamaz mı? Aynen değil ama belki biraz kılık değiştirerek, yeni şartlara ve zamana uyum sağlayarak…

23

AKP içinde bir damarın da dahil olduğu, tarikat şeyhinden ilköğretim öğretmenine, vakıflara, derneklere, fertlere uzanan bir yelpazede ‘kusurlu erkek olarak kadın’, bir bütünün iki parçası olarak kadın-erkek modeli hükmünü bir şekilde sürdürüyor gibi görünüyor. Başta Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan olmak üzere AKP ekibinden ve tabandan çıkan kadınla ilgili sesler bunu çağrıştırıyor çünkü. Bu sesler kadının anne olduğunu, evinin hanımı olmasının tercihe şayan olduğunu söyleyip duruyor, bu konumları yüceltiyor. Kadını cinselliğinden soyuyor, erkekten ayrı ve bağımsız bir varlık olarak göremiyor. Tıp ne derse desin! Kadının ne olması gerektiğine de, başka bir sürü şeyde olduğu gibi, bizzat Sultan Recep karar vermek istiyor, veriyor.

Tam da bu noktada Ze’evi’nin işaret ettiği, (erkekler için diyorum) ‘G noktası’ndan çok çok daha önemli bir noktaya dikkat kesilmek gerek. İki cinsiyetli model Avrupa’da da yavaş gelişti. Üstelik, temeli büyük ölçüde tıbba dayanmıyordu. Tıpla da ilişki içinde olan siyasi ve toplumsal değişimler yolu açtı, itici güç olarak rol oynadı. İki cinsiyetli model, kadınların politik ve kamusal alana katılması, toplumsal varlıklarını pekiştirmesi için verilen mücadeleden doğdu. Kusurlu erkek olarak tek cinsiyet modeli kadının özgürleşmesi önünde bir engeldi. İki cinsiyetli model, bu mücadele zemini üstünde tutundu, kök saldı.

Osmanlı’nın son dönemlerinde kadınlar daha çok görünmeye başladı, Cumhuriyet’le birlikte de bir atılım oldu, ama dinin içine işlemiş o tek cinsiyet zihniyeti öyle kolayca yokolacak bir şey de değil. Bir de bu zihniyeti sahiplenen, dindar nesiller yetiştirmeyi şiar edinmiş bir siyasi ekibin güçlü bir şekilde uzun süre iktidarda kaldığı dönemlerde o eski kusurlu model biraz daha canlanıyor muhtemelen.

Böyle olmasa bir bakan, kadın olsun olmasın, nasıl “Bir kereden bir şey olmaz” diyebilirdi tecavüze uğrayan çocuklar karşısında? O Ensar Vakfı’ndakiler böylesine normal nasıl karşılayabilirdi? Ancak türkişi olabilecek bir pişkinlikle olayın üstü nasıl örtülmeye, böyle feci ve zincirleme bir eylem nasıl azımsanmaya çalışılırdı? Bunların ‘kadim’ Türkiye rezillikleriyle, bozukluklarıyla ilgisi var tabii, ama galiba o cinsel paradigmayla da bağlantısı var.

Yani, o kadın kotaları falan var ya, onlar gözümüzü boyamamalı. Kadın bakan diye önümüze çıkardıkları, en rezilinden bir erkek çıktı işte. Birçok kadın köşeyazarından ve şimdi de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’ndan da gördüğümüz gibi vajinayla da erkek olunabiliyor.

Bu yazı 5ne1kim.wordpress.com/ dan alınmıştır

Bu yazı başlığına gelen eleştiriler ile ilgili gazetemizde yayınlanan diğer yazılara buradan ulaşabilirsiniz

21

 

Mustafa Alp Dağıstanlı

Kategori: Dış Köşe