Köşe Yazıları

Benim yolum kendime, vajinamdan sana ne? – Ulaş Sona, Eren Şahin, Gülce Doğan, Irmak Keskin

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan “Bakanlık Koltuğundaki Vajinalı Erkek” yazısı üzerine biz bir kaç “vajinalı – kadın olmayan” olarak deneyim, duygu ve düşüncemizi paylaşmak istedik. Sürç-ü lisan eylersek affola…

16

Vajinalı bir erkeğim diyemem belki ama pipisiz bir erkek olduğumu biliyorum. Ben interseksim. Ergenliğe kadar kız çocuğu olarak yetiştirilmeye çalışıldım ve sonrasında kalınlaşan sesim ve uzayan boyum ile toplumun gözünde farklı birşeye dönüştüm. Afedersiniz kız mıdır erkek midir belli değil. 11-14 yaşlarım arasında belli aralıklar ile hastanelere koşturduk ailece. Bu kız regl olmuyor, sesi neden kalın, boyu birden bire uzadı vb.. Sonra öğrendik ki bende yumurtalık, rahim falan yokmuş, aşağıya inmemiş iki testisim varmış. E tabi bu durum kabul edilebilir olmadığından (!) hemen aldılar testisleri ameliyat ile ve bedenime östrojen vermeye başladılar. Çocuktum daha, bana bu durumu danışsalar da pek cevap verecek durumda değildim. Verilen kadınlık hormonuyla memeler gelişmeye başladı ben de onları saklamaya başladım. Ve biraz daha büyüdüğümde kullanmayı bıraktım. Üniversiteden sonra istediğim gibi giyinip yaşayabiliyordum, lezbiyen olarak tanımladım kendimi. Erkektim ama butch kavramı daha kolay kabul edilebilirdi benim için. Çok uğramadığım, gitmeyi sevmediğim hastanelere 28 yaşında önce kendime sonra çevreme açıldıktan sonra cinsiyet geçiş süreciyle gitmeye başladım. Doktor sesimi duyduğunda tam olarak hangi cinsiyete geçmek istiyorsun diye sordu ilk başta. Kadından erkeğe cinsiyet geçiş sürecindeyim. Ergenlikte önce kadın yapılmaya çalışıldım, şimdi doğduğum bedene geri dönüyorum sadece. İkili cinsiyet skalası arasında bir oraya itildim bir buraya. Olduğum gibi kabul edilmek yerine başka birşeye zorlandım isteğim dışında. Ben farklılıktan keyif alıyorum.

Yani o aslında “daha iyi”olarak önümüze konmuş olan ikili cinsiyet sistemi de 2.000 bebekten biri olan “interseks” çocuklar için o kadar şahane bir durum da değil. “Kızınız/oğlunuz oldu” denemeyen çocuklar rızaları dışında kesilip biçilerek ailenin istedikleri cinsiyetlere sokulur ve sonrasında aslında ait oldukları bedenlere dönmeye çalışırken, interseks yasal olarak da tanımlanmadığı için, işleyen prosedür trans geçiş prosedüründen de zor ve sancılı olarak karşımıza çıkar. Öyle “gender studies” kitaplarındaki gibi işlemiyor gerçekler ve toplumsal cinsiyetin şiddetinden pek de queer denerek sıyrılınmıyor ne yazık ki…

Vajinam var ama kadın değilim, hatta daha ötesine gidersem vajinam var ve kadın değilim. İkili cinsiyet kalıpları içerisinde, bunu tekrar üreten heteroseksist toplum düzeninde elbette ”kadınlık” tecrübeleri yaşadım ama bunun benim hissiyatım ve pratiklerimde bir karar mekanizması olması gerekmez.

İkili cinsiyet sistemi içerisinde ya da heterosekeüel nat-trans kadın ve heteroseksüel na-trans erkek ikileminde yaşadığımız müddetçe seçemediğimiz biyolojimizde seçemeyerek barındırdığımız cinsel organlarımız üzerinden bir sürü kavram kargaşası ve ucu birçok yere çıkabilecek yanlış politik söylemlerde bulunabiliriz. Bu kimlik politikasının getirdiği bir açmaz iken buna dikkat etmemek de kendisine politik diyen insanların meselesi olarak önümüzde duruyor. Bir kadının erkekleşmesini eleştirirken gerçekten bünyesinde vajina taşıyıp da kendisini kadın olarak tanımlamayan bireylere laf atar hale gelmek anlam kaymasından öte politik bir tutarsızlıktır. Nasıl ki babannelerimizin zamanla oğlundan yana olup gelinini ezmeye başlayarak kadın dayanışması bir yana erk hale gelmesini eleştiriyorsak babannemizi erkleşti diye eleştirirken babannemizin herşeye rağmen kadın olduğunu unutup onu kadınlığından vurmuyorsak erkek söylemleriyle ve erkek bakış açısıyla yaklaşan bir kadına da kadınlığı üzerinden vurmak etik olarak bizi zor duruma düşürebilir. durum zaten zorken bir de üzerine trans gender, trans erkek, trans kadın, interseks, gender fluid, cinsiyetsiz…. ve sayamayacağımız henüz tanımlanmamış bir çok var oluşunun mücadelesine saygısızlık etmek maalesef kabul edilebilir olmuyor. Dil nasıl düşündüğümüzün kelimelere dökülen halidir. Bu yüzden “ bayan” yerine “ kadın” kullanmayı doğru bulan feminizm dil değişimi için bu kadar emek harcamıştır.

Bu tarz tartışmalarda hem feminizmden hem de feminizm içinde gelişmekte olan transfeminizmin ne dediğine kulak vermek hepimize iyi gelebilir.

Transfeminist Manifesto’dan alıntılayarak:

Transfeminizmin ana ilkeleri basittir. Birinci herkes kendi kimliğini istediği gibi tanımlama ve toplumdan buna saygı göstermesini bekleme hakkı vardır. Buna ayrıca kimliğimizi şiddet ve ayrımcılık korkusundan uzak ifade etme hakkı da dahildir. İkincisi kendi bedenlerimiz üzerinde karar verme hakkı sadece bize aittir, hiçbir tıbbi, dini veya siyasi otoritenin bizim kararımız haricinde beden bütünlüğümüzü ihlal etmeye veya bedenimizle ne yapacağmızla ilgili kararlara engel olmaya hakkı yoktur.

Tabii ki hiç kimse kurumlaşmış cinsiyet sisteminin sosyal ve kültürel dinamiklerinden azade değildir. Cinsiyet kimliklerimiz veya ifadelerimiz hakkında kararlarımızı ataerkil ikili cinsiyet sistemi bağlamı içinde verdiğimiz gerçeğinden kaçamayız. Özellikle trans kadınlar kendini kimin doğal kadın olduğuna, kimin kadın olmadığına karar verme yetkisinde gören tıp cemaati tarafından tanınmak ve desteklenmek için geleneksel “kadınlık” (femininity) tanımını kabul etmek zorunda bırakılmaktadırlar. Çoğu zaman trans kadınlar kadın olarak onaylanmak ve hormonlara, tıbbi müdahalelere ulaşabilmek için kadınlıklarını toplumsal cinsiyet bamakalıplarını içselleştirerek “kanıtlamak” zorunda kalıyorlar. Bu deneyim her kadının farklı olduğunu tanımadığı için hem trans kadınlar hem de na-trans kadınlar üzerinde baskı yaratmaktadır.”

Çünkü yazı zaten seçilmiş cinsiyetlerden gönüllü ilişkilerden değil,” cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimler özür yazısında karşımıza çıkan bu cümle gibi seçilmiş, tercih edilmiş şeyler değiller. Ancak kendini hissettiği şeyi tanımlamak için kullanılan kelimeler, kavramlar, tanımlar tercih edilebilir ya da seçilebilirler.

Sevgili Ali Arıkan’ın 2002’de Amargi’de bir konuşmasında söylediği gibi “ne kadar insan varsa o kadar da trans kimlik var”. Hiç birimiz trans kimliklerimizden azade değiliz. Na-trans olarak kendini tanımlayanların “daha erkek” ya da “daha kadın” olmak için uğraşları ya da bunlardan sıyrılmak için kendileriyle, fikirleriyle oynamaları da aslında trans bir noktaya tekabül ediyor.

Şimdi konuk yazarın yazdığı cevaba gelirsek, yazar ilk yazısından pek de uzağa düşmemiş gibi açıkçası. Sürekli bir yapacaktım ama yapmadım, düşündüm ama yazmadım gibi bir tavırla savunmuş kendini, bizce bu da ilk yazısını yazarken kullandığı kavramları ne kadar kolay harcayabildiğini ortaya koyuyor. Yazı ne kadar haklı ne kadar değil bilinmez ama yine başa dönecek olursak başlıkta belirtilen Vajinalı Erkek ifadesi transfobiktir. Kelimelere ne yüklediğiniz ya da ne anlamda kullandığınız bunu değiştirmez. ”Yani çoklu cinsiyet yaklaşımının birkaç yüzyıl gerisindeyiz hala!” derken ne kadar haklı olsanız da bunun değişmesi için göstereceğiniz çabanın zaten buralarda başlayacağını anlıyor olmalıydınız. Cevapta da belirtildiği üzere ”yazı zaten seçilmiş cinsiyetlerden gönüllü ilişkilerden değil, Karaman’daki tecavüzler üzerine, erkek çocuklarla cebren girilen “ilişki”lerden bahsediyor.” gibi bir tavırla aslında belirtmek istenilen ”kelimelere takılmayın ben başka birşeyden bahsediyorum” tavrıdır ve bu da zaten hali hazırda kime ne kadar saygı duyduğunuzu gösteriyor.

Yani, o kadın kotaları falan var ya, onlar gözümüzü boyamamalı. Kadın bakan diye önümüze çıkardıkları, en rezilinden bir erkek çıktı işte. Birçok kadın köşeyazarından ve şimdi de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’ndan da gördüğümüz gibi vajinayla da erkek olunabiliyor.” diyerek bunun bir de arkasında durmuş olan Mustafa Alp de, kendi yazısında Ayşe Zeynep de pek çok insanın düştüğü yanılgıyla hareket etmiş, feminizm de tam bu yüzden “erkek düşmanlığı” sanılıyor işte. Erkek’le değil, erk’le asıl dert ve erkeğin erk olmasıyla. Bu erk erkekler, na-trans erkeklerde olduğu gibi toplumsal cinsiyet rollerini benimsemiş trans erkeklerde de var, hiç birimiz bu rollerden ya da kodlamalardan azade değiliz ve LGBTİ+ de bir bütün değil. Bu noktada da “Vajinalı Erkekler Burada Ayol” demek kendini o “ayol” içinde tanımlamayan pek çok trans erkeğin hem hoşuna gitmeyen, hem de LGBTİ+ kimlikleri tek tipleştirip tek bir ifadeye hapseden bir kullanıma gelmiş oluyor. Evet, büyük bir ihtimalle hareketin bu kelimeyi benimsemiş ve kullanıyor olmasından yola çıkarak atılmış bir başlık ve hareketin de özeleştiri vermesi gereken bir nokta belki de bu, ancak biraz bakıldığında trans erkeklerin açtığı pankartlarda da “ayol”un kullanılmadığını görmek mümkün. Her kimliğin kendine ait başka başka politikaları bulunuyor ve bazen bunları bütünleştirmek de mümkün olmuyor haliyle.

18

Bizler kimliklerimizin tekrar üretimi, kazanımı aşamasında yaşadıklarımızı paylaşırken okurken anlatırken her zaman yanımızda olan ve bizlerle dayanışma halinde olan insanlara, kurumlara, iletişim araçlarına ihtiyaç duyuyoruz haliyle. Bu noktada anaakım medya da yer alan cinsiyetçi, heteronormatif, militarist, provakatif vb haber yazımından sıkılmış bireyler olarak, Yeşil Gazete gibi yanımızda gördüğümüz dayanıştığımızı düşündüğümüz bir gazetede yayınlanan böyle bir haberin bizleri nasıl hissettirdiğini anlatabilmişizdir umarız.

Desteklediğimiz ya da karşısında olduğumuz kişi/kurum/görüşlerde bir “aşağılama/itibarsızlaştırma aracı olarak” bedenlerin kullanılmayacağı, LGBTİ+ varoluşların unutulmayacağı ya da nefret/öfke unsuru olarak kullanılmayacağı günler dileriz…

17

 

Ulaş Sona, Eren Şahin
Gülce Doğan, Irmak Keskin

Köşe Yazıları

Transfobik değil, olsa olsa erkekfobik – Mustafa Alp Dağıstanlı

Bakanlık koltuğundaki vajinalı erkek” başlığı transfobik, homofobik bulundu bazıları tarafından. Beni bu konuda ilk uyaran Tuna Erdem olmuştu. Tuna, Facebook’ta bir özel mesaj atarak eleştirisini ve gerekçesini söylemişti. Ben de bu eleştirisini yazının altına koymasını istedim. Facebook’ta paylaşılan yazının altına bir yorum olarak koydu. Ben de küçük bir açıklama notu koymuştum.

Bugün gördüm ki, yazıyı yayınlayan Yeşil Gazete’ye de aynı minvalde eleştiriler gitmiş. Ayşe Zeynep Pamuk da bir yazı yazıp meseleyi gayet güzel toparlamış. Yazıyı beğendiğini, ama başlığı savunamayacağını, yazarın belki birşeyler diyebileceğini söylemiş.

Öncelikle şunu söyleyeyim: Yeşil Gazete’yi hassas oldukları bir konuda zor duruma düşürmek istemezdim. Başlığı değiştirmek istediklerini söyleselerdi itiraz etmezdim, ama kabahat onların olamaz. Başlık benim. Gazeteye gelen mektup, “Hatanızdan dönmeniz dileğiyle” diye bitiyor. Bu durumda, Yeşil Gazete’nin şimdi geç de olsa başlığı değiştirebileceğini söyleyeyim. Yazıyı çöpe atmaktan başka kurtarırı yoksa, onu da yapabilirler.

Yeşil Gazete’yi zedelenmekten kurtarabildiğimizi umarak kendi tutumumla ilgili birkaç şey söyleyeyim. Ayşe Zeynep Pamuk’un çizdiği teorik çerçeveye katılıyorum. “Çoklu cinsiyet tanımları”na hiç itirazım yok. Ben, sınırları gayet belli bir şeyden bahsediyordum: erkek çocuk istismarının kökündeki tek cinsiyet paradigmasını ve bunun iki cinsiyetli modelle yıkıldığını anlatmaya çalışıyordum; Dror Ze’evi’nin kitabından aktararak.

Buralarda trans/homofobik bir şey olmadığında anlaşabildiğimizi sanıyorum, umuyorum. Çünkü yazı zaten seçilmiş cinsiyetlerden gönüllü ilişkilerden değil, Karaman’daki tecavüzler üzerine, erkek çocuklarla cebren girilen “ilişki”lerden bahsediyor. Bu ilişkilerin normal karşılanmasını sağlayan şey de, Osmanlı’dan bahsediyoruz asıl olarak, o tek cinsiyetli model; kadın ile erkeği bir bütünün iki parçası ve kadını erkeğin kusurlu hali olarak kabul eden model. Üstelik, yazıda, bu modelde vajina ile penis arasında da pek fark olmadığı söyleniyor. Tek cinsiyet modeline gayet uygun olarak. İşte bu zihniyet, tehlikeli, saldırgan bir “erkek” üretiyor gibi görünüyor. En azından bana. Ve bu zihniyetin mensuplarının hala mevcut olduğunu söylüyorum. Yani çoklu cinsiyet yaklaşımının birkaç yüzyıl gerisindeyiz hala!

10

Başlıktaki ifade, yazının sonunda bağlamına daha iyi oturtulmuş olarak var, başlığa kızıp okumayanlar görememiştir. Şunu diyordum:

“Yani, o kadın kotaları falan var ya, onlar gözümüzü boyamamalı. Kadın bakan diye önümüze çıkardıkları, en rezilinden bir erkek çıktı işte. Birçok kadın köşeyazarından ve şimdi de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’ndan da gördüğümüz gibi vajinayla da erkek olunabiliyor.”

Yani asıl olarak bir cinsiyetten değil, zihniyetten bahsettiğim aşikar. Bunlar, yazının ve yazarının da Yeşil Gazete gibi trans/homofobikten ziyade erkekfobik olduğunu göstermez mi?

Peki ya başlık? Çünkü orada bağlamından koparılıp yukarı konulmuş bir ifade var. Doğrusunu isterseniz, bu gibi sorunlar aklıma gelmedi değil; hermafroditleri de düşündüm. Fakat yazının ne dediğinin net olarak belli olmasına sığındım. Bu yazıdan başka türlü bir şey anlayan kimse çıkmayacağına eminim. Ayrıca, benim yazı boyunca tarif ettiğim ve başlığa çıkardığım anlamda bir trans birey yoktur nasıl olsa ve yazıyı okuyan biri için alınacak bir şey olmadığı sonucuna vardım. (Yani, ay sizden bahsetmiyorum ben ayol!) Dolayısıyla onlara dokunacak bir şey söylemediğimden emindim. Ben dokunmadığımı düşünsem bile bu ifade onlara dokunduysa özür dilemekten başka yapacak şey yok. Hormonlu Domates Ödülü’nü Yeşil Gazete değil, ben haketmişim demektir. Üzgünüm.

9-Mustafa Alp Dağıstanlı

 

Mustafa Alp Dağıstanlı

EnerjiManşet

The Guardian yazarından yerinde soru: Türkiye’deki kömür atağını durdurmak için artık çok mu geç?

Zonguldak yakınlarındaki termik santral. Fotoğraf: Sean Smith, The Guardian için

6 Ağustos’da The Guardian’da Damian Carrington imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete’den Ayşe Zeynep Pamuk‘un çevirisi ile paylaşıyoruz

* * *

Türkiye, çok yakında dünyanın en büyük Kömürlü Termik Santraline sahip olacak. Bu yapılması planlanan 80 yeni santralden sadece biri. Kömür piyasasındaki bu patlamaya karşılık büyüyen direnişte ise çözüm olarak göz ardı edilen büyük güneş enerjisi potansiyeline dikkat çekiliyor.

Afşin-Elbistan’daki uçsuz bucaksız açık kömür ocakları ve dünyanın en büyük kömürle işleyen santraline dönüştürülmesi planlanan devlete ait termik santraller. Fotoğraf: Sean Smith, The Guardian için

Afşin-Elbistan’daki uçsuz bucaksız açık kömür ocakları ve dünyanın en büyük kömürle işleyen santraline dönüştürülmesi planlanan devlete ait termik santraller. Fotoğraf: Sean Smith, The Guardian için

İngiliz The Guardian gazetesi 6 Ağustos tarihinde Damian Carrington imzasıyla Türkiye’deki Kömür Santralleri üzerine geniş bir dosyaya yer verdi. Dosyaya Türkiye’de kömür endüstrisi başlıklı bir foto galerisi de eşlik ediyor.

Fotoğraf Galerisinin Ayşe Zeynep Pamuk tarafından Türkçe’ye çevrilmiş versiyonuna buradan ulaşabilirsiniz

Türkiye, tamamı Büyük Britanya’daki toplam enerji sektörünün kapasitesine eşdeğer 80 yeni termik santral yapımını planlıyor. Afşin-Elbistan’da planlanan santral ise dünyanın en büyük kömürlü termik santrali olmaya aday. Kömür alanındaki bu büyük atağın ölçeği Çin ya da Hindistan gibi büyük ülkelerdekinden, hatta dünyadaki herhangi bir ülkedekinden çok daha büyük. Dünya milletlerinin iklim değişikliğine karşı önlemler almak üzere aralık ayında Paris’te gerçekleşecek Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi‘nde bir araya gelmeleri öncesinde, bilim insanları tarafından %80’nin yeraltında bırakılması gerektiği belirtilen kömür rezervlerine dair Türkiye’nin bu hücumu ise oldukça düşündürücü.

Türkiye, hızlı büyüyen ekonomisini sıcak tutmak ve Rusya’dan gelen doğalgaza olan bağımlılığından kurtulmak konusunda çaresiz görünüyor. Bu konuda kömür çare olabilir mi sorusuna karşılık ise muhalifler, kömürün Türkiye’de insan sağlığı üzerindeki şimdiden yıllık milyarlarca liraya mal olan ağır bedeline dikkat çekiyor. Kömürlü termik santrallerle oluşan hava kirliliği çevre halkının sağlığını çok ciddi şekilde tehdit ederken, artan solunum yolu hastalıkları ve kanser vakaları yüksek bütçelerde tıbbi tedaviye neden oluyor.

Kömür santrallerine karşın önerilen çözüm ise güneşli bir ülke olan Türkiye’nin büyük güneş ve rüzgar enerjisi potansiyeli. Elbistan yakınlarındaki bir devlet hastanesinin yöneticisi olan Hüseyin Alp Aslan, kömürün yarattığı sağlık tehlikesine karşılık rüzgar enerjisinin yerleşimden uzak alanlarda kurulan rüzgar türbinleriyle sağlanabileceğinin altını çiziyor.

Zonguldak yakınlarındaki termik santral. Fotoğraf: Sean Smith, The Guardian için

Zonguldak yakınlarındaki termik santral. Fotoğraf: Sean Smith, The Guardian için

Hükümet, kömür santralleri atağını yerli kaynakların kullanılmasıyla açıklarken, son 5 yılda santrallerin yapımında kullanılan yakıtların %95’i yurtdışından ithal edildi. Kömür ithaline hem maden işçileri hem de Zonguldak’ta yeni santral yapımını protesto eden yerli gruplar karşı çıkıyor.

Türkiye’nin 2023 için güneşten üretilecek elektrik hedefi sadece 5%

18

Türkiye’deki yeni kömürlü termik santraller
(grafik  – 250MW ve üstü enerji üreten santraller
turuncu: aktif mavi: yapım aşamasında beyaz: planlanan)

Yüksek potansiyeline rağmen güneş enerjisi Türkiye’de halen çok tercih edilmiyor. Neredeyse her çatıya konan güneş enerjili su ısıtma sistemlerine karşın elektrik üreten fotovoltaik paneller çok seyrek. Devlet güneş panellerine kısıtlı bir ölçekte izin veriyor. 10 katı fazla arza karşın Türkiye, 2023 için güneşten üreteceği elektrik hedefini %5 olarak belirlemiş durumda.

Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi’nden (EDAM) ekonomist Pelin Yenigün Dilek, bu hedefin çok düşük olduğunu belirtiyor. “Hükümet kısa vadede ekonomiyi kömürle hızlı büyüteceğini düşünüyor. Fakat kısa vadeli bu refah çok hızlı tükenecek ve düşük bir yaşam standardına yol açacak. Güneş enerjisiyle yüksek değerli iş ve üretim olanakları yaratabilirken, neden kömüre ihtiyaç duymalıyız?” diye ekliyor.

Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ‘nın yetkilendirmesiyle hazırlanan ve kısa süre önce yayınlanan Bloomberg yeni enerji finans raporuna göre rüzgar, güneş ve hidroelektrik Türkiye’nin enerji ihtiyacını kömür girişimleriyle aynı maliyetle karşılayabilirken, karbon emisyonu oranını da düşük tutabilir.

Eğer Türkiye’nin kömür atağı devam ederse yeni santraller Amasra gibi, 3000 yıllık tarihe sahip tarihi ve turistik yerleşim alanlarını tehdit edecek. Burada planlanan ve bölgede ilk olacak dört büyük santralin yapımına maden işçileri de dahil halktan büyük bir direniş söz konusu. Karadeniz’in en eski dağlarının ve 2400 senelik antik Tios şehrinin yakınlarındaki bu alanda halk, 7 km’lik bir zincir oluşturarak ve bölge nüfusunun 4’te birine denk gelen 42000 imzalık bir protesto mektubuyla santral projelerini protesto ediyor.

Yerel direnişin önde gelen isimlerinden biri olan Bartın Üniversitesi Orman Mühendisliği Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Atmış, aralık ayında bölge ormanlarında 36 km’lik bir şerit halinde gerçekleştirilen ağaç kesimini işaret ederek, Amasra’da kömürlü termik santral yapımı için emrivaki yapılmaya çalışıldığını öne sürüyor.

Bu bölgede, 2012 yılındaki mahkeme kararıyla santral yapımı engellenmişti. Fakat dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın gerektiği gibi yasal kararı onaylamaması sonucunda santral tehdidi halen devam etmekte ve yerli halk olası hava kirliliğinin etkilerinden endişe etmekte.

Türkiye’nin farklı yerlerinde birçok başka santral projesi ise ilerlemeye devam ediyor. The Guardian dosyasında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve ilgili bir çok kuruluşla görüşme taleplerinin reddedildiğini belirtiyor.

Kömür santrali girişimleri zengin devlet yardımları alırken özel sektördeki yeni projeler finansmana ihtiyaç duyuyor. Garanti Bankası, Türkiye’deki yeni kömürlü termik santralleri projelerinin en büyük destekçilerinden. Garanti Bankası Proje Finansmanı Genel Müdür Yardımdıcı Ebru Dildar Edin, bu tip projelere düşük kömür maliyetlerinden dolayı cazip krediler sunulduğunu belirtirken, kömürün getirdiği kirlilik ve iklim değişikliği endişelerini de kabul ediyor. Kredi başvurularına daha sıkı çevresel ve sosyal koşullar uyguladıklarını belirten Edin, bu koşulları kabul etmeyen kurumların kredi taleplerini geri çevirdiklerini söylüyor. Bu durum ne yazık ki, geri çevrilen projelerin başka bankalar tarafından finanse edilmesini engelleyemiyor. Edin ayrıca, verdikleri enerji kredilerinin yarısının rüzgar ve hidroelektrik projelerinin finansmanına gittiğinin altını çiziyor. Türkiye 3.5GW rüzgar enerjisi üretiyor, bu rakam Büyük Britanya’nın 13GW’lık üretiminin neredeyse sadece dörtte biri.

Uluslararası kamuoyunun ilgisi Kasım ayında, Paris İklim Zirvesi’nden sadece birkaç hafta önce gerçekleşecek olan G20 zirvesi ile Türkiye’ye çevrilecek. Ele alınacak önemli maddelerden biri, Edin’in yabancı finansmana ihtiyacı olduklarının altını çizdiği ithal yakıta bağımlı büyük kömür projeleri olabilir. Edin, bu projelere, Türk bankalarının büyük ilgi göstereceğini düşünmüyor. Bu durum, Afşin-Elbistan kompleksi için verilen 12 milyar dolarlık tekliflere ise bir engel teşkil etmiyor.

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazar: Damian Carrington

Yeşil Gazete için çeviren: Ayşe Zeynep Pamuk

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Kategori: Enerji