Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kainatın en güzel mavisi – Aydan Çelik

Fransız “renk” filozofu Michel Pastoureau’nun Türkçe’ye de çevirilen Mavi/ Bir Rengin Tarihi kitabı birbirinden şaşırtıcı bilgilerle doludur.

Mavi’nin Antik Roma’da barbarların rengi sayıldığını, Antikçağ’da renk bile kabul edilmediğini, Antik Yunan’da hiçbir metinde adının geçmediğini, hatta bazı filozofların Yunanlıların maviyi görememiş olabileceklerini söylediğini, Ortaçağ’da Katoliklerin bu rengin adını bile anmadığını okuruz.

Ama sonra tarihin bir eşiği gelir, mavi bir anda açık ara en sevilen renk statüsüne kavuşur.

Bugün de, bütün anketlerde açık ara en sevilen renk seçilir mavi.

*             

Herkesin kendine göre bir mavisi var şüphesiz.

Benim için kâinatın en güzel mavisi Sivas’ın Gürün ilçesindeki Gökpınar Gölü’ndedir.

Hani şu sıralarda Change Org’da yapılaşmaya karşı kaleme alınan imza kampanyasındaki göl.

                                                                              *

Çok şahsi olmakla birlikte o göl kıyısında geçmiş bir dizi çocukluk hikayesi anlatmak isterim.

Mamili Hasan

Gökpınar deyince benim aklıma Mamili Hasan gelir.

Mamili adının kaynağı ne bilmiyorum ama yanlış hatırlamıyorsam babasının adı da Mamili Mevlüt idi. Ufak tefek, gıdısı hafif sarkmış, çok sevimli bir ihtiyar olarak hatırlıyorum.

Mamili Hasan uzun yıllar boyu Gökpınar’ın motelini ve tesislerini işletti.

1970’lerde Gökpınar’ın o kadar sevilmesi sadece eşsiz rengi, o rengin içinde “dans eden” balıkları değildi. Sıcakkanlılığıyla, dostane jestleriyle Mamili Hasan o tablonun tamamlayıcısı, eskilerin deyimiyle Gökpınar’ın mütemmim cüzü, yani ayrılmaz parçasıydı.

Doğrudan dinlemedim ama bir arkadaşım anlatmıştı.

Gölün kenarında kendilerine bir masa seçip oturanlara “Hoş geldiniz” dedikten sonra “Buralı mısınız, yabancı mısınız?” diye sorarmış.

Eğer cevap “yabancıyız” olursa  “Haşmeeeet bez getir” diye seslenir, oğlunun getirdiği bez ile masayı silermiş.

Eğer cevap “buralıyız” olursa, bez filan istemez, masayı koluyla tarar öyle temizlermiş.                                                                                       

Bu maydanozların sırrı ne?

Mamili Hasan’ın sevdiklerine yaptığı iki jesti vardı.

Eğer sizi seviyorsa, ya özenle topladığı karamuklardan yaptığı şerbetten ya da küçük gözeden bidona doldurduğu Gökpınar suyundan getirirdi.

Şükürler olsun ki biz, her ikisinden de nasiplenen şanslı insanlardık. O zamanlar babamın Şehit Mehmet Kurt Caddesi’ndeki dükkanının üstündeki evde oturuyorduk. Mamili Hasan o evin bahçesinde yetiştirdiğimiz maydanozları çok sever, giderken biraz toplar götürürdü. Bir gün “Sizin bu maydanozlar gibi hiçbir yerde yetişmiyor, ne yapıyorsunuz da böyle güzel oluyor?” diye sorunca, dilinin kemiği olmayan kız kardeşim “Senin getirdiğin sularla suluyoruz” demişti.

Babamın kızaran yüzüne, Mamili Hasan’ın eşlik eden kahkahasını dün gibi hatırlıyorum.

İkisine de Allah rahmet eylesin.

Gökpınar’ın güneşle dansı                                  

Fehmi Tuna’nın Yok Yok Büfesi’ni hatırlar mısınız? Çok güzel karakteristik bir yapıydı. Üç tarafı cam, bir tarafı maharetli bir taş ustasının elinden çıkmış duvardı.

Gürün’ün o simgesel o zarif yapısı bir yol genişletme operasyonuna kurban edildi. Yıkılan büfenin yerine kişiliksiz bir naylon büfe kondu. Adı üstünde: Naylon.

Gökpınar’daki Motel, işte o güzel büfeyle benzer bir mimariye sahiptir. En azından yukarıda sözünü ettiğim taş duvarın aynısı onun da bir cephesinde var.

Gürün’de “Çerkez Aslan” diye bilinen babam bir gün, galiba yetmişli yılların ikinci yarısıydı, annemi ve bizi aldı o otele götürdü. “Benim sizi Bodrum’a Marmaris’e götürecek param yok. Buraya getirebildim ancak” dedi.

Ondan sonra hayat bana Bodrum’da da Marmaris’te de, dünyanın ta nerelerinde de tatil yapma fırsatı verdi. Ama Gökpınar’da o motelde geçirdiğim bir hafta kadar mutlu olduğum bir dönem hatırlamıyorum.

Güneşin doğarken, yükselirken, batarken Gökpınar’a yaptığı ışık oyunlarına şahit olan bir çocuktan söz ediyorum.

Mayo değil palto lazım

Bir zamanlar Gökpınar’da yüzmek serbestti. Gürün’ün cesur delikanlıları kayalardan çivi gibi suya çivileme atlar, akvaryumda balık misali süzülürlerdi.

Hiç unutmadığım bir görüntü var.

O yıllarda ODTÜ’de okuyan abimin arkadaşları Gürün’e gelmişti. İçlerinden birisi yaklaşık 2 metre boyunda bir yüzücüydü. Onu aldık Gökpınar’a götürdük. “Uzun abi” maviliğine hayran kaldığı suya girmek için hemen soyundu. Suyun kenarında bazı artistik esneme hareketler yaptıktan sonra balıklama atladı.

Atlar atlamaz “amanııınnn” diye bir ses çıkardı ve aynı belgesellerde gördüğümüz amfibi canlılar gibi gerisin geri koşmaya başladı. Evet evet yaptığı şey yüzmekten çok, koşmaktı. Karaya çıkar çıkmaz kurduğu ilk cümle: “Yahu bu nasıl bir su. Buraya mayoyla değil, paltoyla girmek lazım” oldu.

Göl mü havuz mu? 

Sonra. Yıllar geçti… Gökpınar’dan Tohma Vadisi’ne doğru çok sular aktı.

Memleketin üstünden bir 12 Eylül geçti, ardından tekrar seçimler oldu, atanmış bir belediye başkanından sonra Gürün yeniden seçilmiş bir Belediye Başkanı’na sahip oldu.

Coşkun Solak ile babam farklı partilere mensup iki iyi arkadaştı. Benim de sevdiğim iyi kalpli bir insandı. (Çocuklara iyi davranın hanımlar beyler. Sonradan hayırla anılırsınız )

Ne var ki Gökpınar’ın çevresine ördüğü o duvar bu işlerin başlangıcı oldu. Göl, tabiatın yüzlerce yılda şekillendirdiği bir tabiat mucizesi iken adeta bir havuza döndü. Ama halen o kadar güzeldi ki, o müdahale bile “altının yere düşmesiyle pul olmayacağının” ispatı gibiydi.

Coşkun Abi bir sonraki seçimde yeniden aday olduğunda, onun için hazırlanan pankartlarının birinin üstünde “Gökpınar’ın Fatihi” diye bir slogan vardı.

Ben de güler yüzlülüğüne güvendiğim için “Coşkun Abi, Gökpınar başkasının mıydı ki siz onun fatihi oldunuz?” diye patavatsız bir soru sorduğumda kahkahalarla gülmüştü. Genç yaşta hayatını kaybetti. Allah rahmet eylesin.

Bırakın Gökpınar kendisi gibi kalsın

Sonrasında Gökpınar’a müdahaleler çorap söküğü gibi geldi. Türkiye’deki beton aşkından o da nasibini aldı.

Bir de Darende’ye gönderilen suyu hesaba katınca hem mecazi hem de gerçek manada “suyu çekildi.”

Biz bugün bile o suyu çekilmiş haline hayranız.

Ama artık yeter!

Dokunmayın Gökpınar’a.

Gökpınar’ın bizzat kendisi bir değerdir. Sosa mosa, bungalova, ihtiyacı yoktur.

Hasankeyf’e baraj yapılırken Beşiktaş Çarşı grubu “Bırakın Hasan keyfine baksın” diye bir slogan üretmişti.

Bırakın Gökpınar, gök kubbenin altında kendisi gibi kalsın!

*

Ünlü su altı fotoğrafçısı Ali Ethem Keskin’in kaleminden Gökpınar’ı okumak isterseniz linki burada. 

 

Kategori: Hafta Sonu

DoğaHafta SonuHaftasonuManşet

Ya kanal ya SUSAM!

Bizim Susam’ın varlığından haberimiz yoktu. Oralarda gezen bir öğretmen arkadaşımız ondan bahsedince öğrendik varlığını. Tanıştık. Tabi fotoğraf vermeyi pek sevmediğini söyleyince Aydan Çelik çizgileriyle onu resmetmek zorunda kaldı. Susam’ın da hoşuna gitti bu çizgiler ve bir süre sonra aramıza katıldı. Eylemlerde en önde pankartlarımızı o taşıdı.

Susam’a göre insan türü bu dünyayı kendi hâkimiyeti alına almak istiyor ve onlara da pek yaşama alanı bırakmıyordu. Röportajda “… Zannediyorsunuz ki bizi yönetebilirsiniz, su, toprak, ovalar, denizler sadece sizin hakkınız ve her şey sizin için… Oysa doğada aslında hepimizin eşit hakkı var. İnsan yüzünden iklimler değişiyor ve bundan biz de mağdur oluyoruz. Sadece ben değil tabii, bütün türler. Üstelik tek bir tür yüzünden oluyor bunlar, insan türü yüzünden…” diyordu.

Haklı. Nasıl ki biz insanlar için en değerli hak yaşama hakkıysa, bu hak onlar için de vardı: Yaşama ve türlerini sürdürme hakkı…

Bu kampanyadan çok daha önce Yeşiller, Ekolojik Anayasa çalışması başlatmış, bu ekolojik anayasada da doğa hakkı kavramı ilk kez ortaya atılmıştı. Doğanın haklarının anayasaya girmesi talebiyle bir anayasa taslağı hazırlanmış ve meclise sunulmuştu.

22 Nisan 2010’da Bolivya’da toplanan Dünya Halkları İklim Değişikliği ve Toprak Ananın Hakları Konferansı’nda kaleme alınan Toprak Ana Hakları Evrensel Bildirgesi bu gerçeğin küresel bağlamda farkına varıldığının kanıtıydı. Bolivya hükümeti tarafından Birleşmiş Milletler’e sunulan bildirge bugüne dek 122 ülkeden 125 bin kişi tarafından imzalandı fakat henüz bu haklar BM üyesi ülkelerin hükumetleri tarafından toprak anaya bir türlü teslim edilemedi!

Sazlıdere Sulak Alanı ve Altınşehir Köyü, 1963.

İçinden kanal geçen köy, Altınşehir

Kanal İstanbul projesi 2011’de ortaya atılmıştı, kısa bir süre önce bir kez daha gündeme geldi ve bu karar bu kez geniş kesimlerin tepkisini çekti. Toplantılar yapılıyor, imza kampanyaları düzenleniyor; kanalla yatıp, kanalla kalkıyoruz. Tartışmanın ivmesi de giderek yükseliyor. Sonucu merakla bekliyorum…

1962’den beri Kanal İstanbul rotasında, Küçükçekmece- Sazlıdere Sulak Alanı’nın kuzey doğusunda yer alan Altınşehir Köyü’nde yaşıyorum. Yıllar içerisinde (burada yaşayan bütün canlılarla birlikte) bölge ekosisteminin neler kaybettiğini yaşayarak gördüm. Bu canlıların çoğu bugün artık yoklar, gittiler. Bazıları biz insanlar gibi gitmemekte diretiyorlar hala, ama sayıları çok azaldı. Geçen baharda, her yıl dere boyundaki bataklıkta konaklayan leylekler yoktu örneğin…

Keşke biz de o zaman onlarla gitseymişiz!

Küçükçekmece Gölü, iki kıyısı tepelerle kaplı sulak bir vadi. Tarihte insanlığın önemli yerleşim yerlerinden birisi olmuş bu bölge. Coşkun Aral “İlk Avrupalı” belgeselinde bu yolu izlemiş ve yolun insanlık tarihi için evrensel değerde ipuçları taşıdığını anlatmaya çalışmıştı.

İlk insansı atalarımız günümüzden yüz binlerce yıl önce dünyaya yayılırken bir kısmı da Avrupa’ ya geçmek için bu vadiyi güney-kuzey istikametinde kat etmiş. Yaklaşık 400 bin yıl önce Marmara Denizi’nin doğusundan geçip, Küçükçekmece Gölü ve Sazlıdere’yi takip ederek Yarımburgaz Mağaraları’na gelmiş ve binlerce yıl bu mağaraları barınak olarak kullanmış; aletler üretmiş, avlanmış, çoğalmış ve evrimini sürdürmüş. Sonra bazıları kuzey- batı yönünde Avrupa’ya doğru yola devam etmiş. Geçen gün anneme anlatıyordum. 86 yaşında ve 1957’den beri burada yaşıyor. “Keşke biz de o zaman onlarla gitseymişiz!” deyiverdi. Komik kadın…

Atlas Tarih Dergisi, Küçükçekmece Gölü’ nü çevreleyen meralarının günümüzden bir milyon yıl önce fillere, kaplanlara, sırtlanlara, geyiklere ve daha birçok canlıya yaşam alanı olduğundan bahsediyordu. O yıllara yaşım yetmedi tabi ama Turing’ in kurucusu Çelik Gülersoy’un “İstanbul evde Yok” yazısında Altınşehir’ in bir zamanlar sahip olduğu endemik dokusunun İngiltere’ nin toplam endemik dokusuna eşit olduğunu yazdığı günlerin sonuna yetiştim.

40-50 yıl önce bu bölgede 140 çeşit kuş türü yaşıyordu. Uzun bacak, saz delicesi, karabatak ve dik kuyruk dünyada sadece bu bölgede bulunuyordu, artık yoklar. Yine sadece bu bölgede yaşayan Beyaz Kesici Dişli Kör Fare, Benekli Kaplumbağa, Barius Kelebeği ve Yalancı Apollon Kelebeği de artık yok.

Leylek ve diğer göçmen kuşlar için önemli bir konaklama alanı olan sazlıklara bu sürüler artık uğramıyorlar. Tek tük gelenler var, ama sadece o kadar. Su yılanları ve su kaplumbağaları da yoklar.

Sazlıdere Sulak Alanı ve Küçükçekmece Gölü, 2016.

Sazlıdere’ de ve gölde yaşayan Turna Balığı, Kızılkanat ve Sazan balığı artık yok. Kefal sadece Marmara Denizi’ ne yakın bölgede tutulabiliyor, ama o da göldeki metal kirliliğinden payına düşeni almış. İşin uzmanları “…bu gölden çıkan balıkları sakın yemeyin” diyorlar. Balık türlerinin tükenmesinin bir başka nedeni de uzun yıllar dinamitle yapılan avlanmalar. Dinamiti yüzeyde patlatıyorsun, basınç dipteki balıkları parçalamadan öldürüyor ve cesetler yüzeye çıkıyor. Tek yapacağın iş onları kayığa almak. Bir de gece balıkçılığı vardı. Fenerin ışığına gelen balıkları avlamak da çok kolay oluyordu! Gece atılan ağlar da balıklar için tehlikeliydi. Balıkçılık kooperatifi kurularak bunlar engellenmeye çalışıldı. Ama artık bugün hepsi masal oldu. Yüzmeyi, kürek çekmeyi, hayal kurmayı öğrendiğim, çocukluğumun en büyük su parçası, benim küçük okyanusum artık, çamurla, ağır metallerle, azotla, fosforla yüklü bir acıgöl!

1980’ li yıllara kadar sahip olduğu biyoçeşitlilikle binlerce canlı için bir yaşam alanı, can suyu olan; zaman zaman yağışlarla taşan, deli gibi göle, oradan da denize ulaşmaya çalışan, ama 1996’da kurulan baraj nedeniyle suyu kesilen; bugün sadece kurbağaların ve tek tük diğer bazı canlıların yaşadığı ölü bir bataklığa dönüşen, üzeri adeta koyu yeşil bir kefenle örtülmüş gibi duran Sazlıdere yaz sıcağında çürük yumurta gibi kokuyor artık…

Sulak alandaki canlılarla beslenen ve mağaranın dış duvarlarındaki kayalıklarda yaşayan şahin, atmaca ve kartal yuvaları da artık boş. Yine bu canlılarla beslenen sansarların sesini de geceleri artık duyamıyoruz. Gelincikler de aç kaldılar ve başka yerlere göçtüler. Yabani tavşan ve kaplumbağalara da epey zamandan beri rastlayamıyoruz. Doğanın dengesini sağlayan yılanlar da artık yoklar.

1970’lerde çoğu zaman arkadaşım Ateş ile (köpeğim diyemiyorum, arkadaşımdı ve karlı bir kış gününde trenin altında kalarak hayatını kaybetmişti) bir başıma dolaştığım; her bahar gümrah açan sarı renkli-çılgın kokulu katır tırnaklarla, ormanlarla, meralarla, bereketli tarım arazileriyle, topraktan adeta fışkıran tatlı su kaynaklarıyla, Sazlıdere boyunca göğe yükselen sazlıklarıyla, suda balıklarla, havada kuşlarla ve bin bir türlü börtü-böcekle bezeli bu güzelim doğa parçası, bugün beton adalarıyla çevrelenmiş bir çöle dönüştü adeta. Özellikle son 40 yıl içerisinde Sazlıdere Sulak Alanı’nı çevreleyen bölgenin geçirdiği toplumsal ve fiziksel morfolojiye, ekosistemin çöküşüne canım acıyarak şahit oldum.

Şimdi bu güzelim toprak parçasına son darbe kanalla vurulacak. Kanal projesinden Küçükçekmece, Avcılar, Başakşehir ve Arnavutköy ilçelerinde 37 mahallede, 373 bin hanede yaşayan 996 bin insanın olumsuz etkileneceğinden söz ediliyor. Peki ya Susam ve arkadaşlarının nasıl etkileneceği bugün kaç kişinin umurunda? Benim umurumda…

Susam aslında bizden daha eski bir İstanbul sakini ama onunla aynı havayı soluduğumuzu bilen insan sayısı henüz pek az. Susam, Gözde Kazaz’a verdiği röportajda “Hâlâ Anadolu köylerinde var, bundan yıllar önce çiftçiler ‘kurda, kuşa, aşa’ diye tohum ekerlermiş. Kendi gıdaları için tohum ekerken bizi de düşünürlermiş. Şimdi insanların çoğu kentlerde yaşıyor ve doğadan koptukları için bizim nerede ve ne şartlarda yaşadığımızı pek bilmiyorlar. Bizim de kendi haklarımız olduğunu onlara yeniden hatırlatmamız gerekiyor” diyordu.

Susam 2014 kampanyasından beri ortada yok. Hala Terkos Gölü’nün oralarda mı; yaşıyor mu, bilemiyorum. Umarım daha önce yaptığı gibi bir gün elinde pankartları, bu kez arkadaşlarıyla birlikte çıkıp geliverirler ve biz kentlileri (!) bir kez daha varlıklarıyla onurlandırırlar.

Bu arada Susam ve arkadaşlarının yeni yılını da kutluyorum. Umarım yeni yılda hep beraber, daha güzel, daha yaşanabilir bir dünyaya uyanırız…

 

 

Kategori: Doğa

Hafta SonuHaftasonuManşet

[Babil’den Sonra] Bağlama ve bisiklet, ikisi de şeytan icadı!

Aydan Çelik’e göre bağlamayla bisiklet arasında üç benzerlik var: İkisi de tellidir, ikisi de akortsuz olmaz, ikisi de “Şeytan” icadıdır!

Çocukluğum bir köyde geçti. Saçtan yapılmış baraka ilkokulunda, topu topu 25-30 öğrencinin eğitim gördüğü bir köydü Altınşehir Köyü. Bugün de orda yaşıyorum.

Hepimizin bisikletle ilgili bir hikâyesi vardır. Çocukluğumda benim için bisiklet “ulaşılmaz” olandı. 1970’li yılların başlarında köyde bisikleti olan tek bir çocuk vardı, yaşıtımızdı: Emlakçi İbrahim beyin oğlu Birol. Toprak yolda hızla yanımızdan gelip geçerken bisikletine imrenerek bakardık. “Bi tur versene” onun pek de sevmediği bir cümleydi. Biz de ısrarcı olmazdık.

Bana ait bir bisikletimin olmasını hayal ederken, babam bir hafta sonu yanında bir bisikletle çıktı geldi. İncecik lastikleri, koçboynuzu gidonuyla, kim bilir kaçıncı el, mavi renkli bir yarış bisikletiydi. Üstüne çıktığımda bacaklarım yere değmiyordu. O yaz düşe kalka onu kullanmayı öğrendim. Köydeki en mutlu çocuk ben olmuştum. İlk günlerde onu evin içine alıyordum. Hatta ilk birkaç gece yatağımın hemen yanına yerleştirivermiştim (John Lennon çok daha ileri gider, çocukken hep bisikletiyle birlikte yatarmış!) Sonra sadece ben değil, köydeki diğer çocuklar da bisiklete binmeyi onda öğrendiler. Lastiği patlar, zinciri atar, tam giderken selesi yan döner, aynası bir türlü durduğu yerde durmaz, zili takılır kalır, çalmaz, frenlerinin ayarı bir türlü tutmaz, ayak freni yapmayı mecburen öğrenmiştik… Bela bir şeydi, ama her şeye rağmen bir yaz tatili boyunca bizi mutluluktan uçurmuştu. Daha sonra da bisiklet hayatımın önemli bir parçası oldu. Sonra hep bisikletim oldu, bugün de bir bisikletim var.

Bugün geriye dönüp baktığımda, bisikletin, şu an edindiğim, yavaş yaşama, az tüketme, sahip olmama arzularımı o günlerden başlayarak besleyen; basit, mekanik ve sempatik bir yol arkadaşım olduğunu düşünüyorum. Bisiklet üzerinde bugün de kendimi tam anlamıyla özgür hissediyorum. Bisiklet bana hiçlik duygusunu yaşatıyor, benlik kavramından uzaklaştırıyor, zihnimi açıyor…

Bugün yaşadığımız ekolojik yıkımı durdurabilmek için öncelikle “yavaş ilerle, sade yaşa ve az tüket” mottosunu içselleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bana göre bisiklet fosil yakıt tüketmeyen, kas gücüyle yol alan, doğa dostu yapısıyla, sürdürülebilir, sağlıklı bir ekosisteme hizmet edebilecek yegâne ulaşım aracıdır. Bir de yelkenli tekneler var tabi. O da ayrı bir keyif.

Bisikletin yaygınlaşması için çaba gösteren insanların bendeki yeri başkadır. 1970’li yılların ortalarında köy odasına bir kadastro memuru gelmişti. Halkalı’da oturur, köye bisikletle gelir, giderdi. İkinci bisikletimi de o bana vermişti. Sadece bana değil, köyün diğer çocuklarına da bir yerlerden bulur, getirir, bisiklet hediye ederdi.

Bu hafta Açık Radyo’da Babil’den Sonra programıma bisiklet tutkunu bir arkadaşımı, Aydan Çelik’i konuk ettim.

Aydan Çelik’i 2007 seçimlerinde İstanbul 1. Bölge’den milletvekili seçilen Ufuk Uras’la, Haydarpaşa’dan Ankara’ya kadar yaptığımız tren yolculuğunda tanıdım. Sonra 2012-2015’de Açık Radyo’da Esra Artan ile yaptıkları “Şeytan Arabası” programının müdavimi oldum.

Aydan Çelik’in yazılarını, usta işi çizgilerini de beğenerek takip ediyordum. 2014 yılında İstanbul’un kuzey ormanlarındaki doğa katliamına  karşı başlattığımız Doğa Hakları kampanyasının maskotu SUSAM da onun çizgileriyle yaşam bulmuştu. Susam, İstanbul’un kuzey ormanlarında yaşayan bir su samuruydu ve olan bitene karşı söyleyecekleri vardı. Hatta Susam bir defasında Yeşil Gazete’den Gözde Kazaz’a bir de röportaj vermişti.

Aydan Çelik otuz yıldır bisikletiyle arşınladığı İstanbul’a da sevdalı bir insan. 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti için Sedona İstanbul adında bir bisiklet tasarladı. Sonra devamı geldi. Başka başka tasarımlar da yaptı.

On yıl önce kaleme aldığı Bisiklet Manifestosu bisikletçilerden, Şiir Sokakta hareketine kadar birçok yerde yaşam buldu. 2013’te bisiklet kitabı “Bi Tur Versene” yi yazdı. 2014 yılında Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu’nun 50. Yılı için maskot Pardos’u tasarladı. Hasankeyf Yok Olmasın, Barışa Pedal, İşçi Filmleri Festivali vb. gibi çeşitli sosyal projelere çizgileriyle destek verdi. 2017 yılında İstanbul Bisiklet Rehberi’ni hazırladı. Çeşitli gazete ve dergilerde bisiklet yazıları yazdı. Hala Cyclist Türkiye dergisinde yazılar yazıyor. Cyclist Türkiye, Socrates ve Toplumsal Tarih dergilerinin yayın kurulu üyesi.  Aydan Çelik’in bazı yazılarına ve çizgilerine şuradan ulaşabilirsiniz.

Hep yolcuyuz, böyle gelir gideriz

Aydan Çelik usta bir çizer- yazar ve bir bisiklet sevdalısı olduğu kadar aynı zamanda bir halk müziği sevdalısı. Bağlama da çalıyor.

Geçen günlerde, bisikleti ve bağlamasıyla 70’den fazla ülkede 250 bin kilometre yol yapan; Aydan Çelik’in deyimiyle “Evliya Çelebi’nin bisikletli torunu” olan Ahmet Mumcu ile Orta Anadolu bozkırında birlikte pedal çevirdiler. Hacıbektaş’tan başlayan, Seyfe Gölü’nden geçip, Kırşehir’e, oradan Keskin’e uzanan bir yolculuk yaptılar.  Bu coğrafyanın yetiştirdiği büyük halk ozanlarına, Muharrem Ertaş’a, Neşet Ertaş’a, Mahzuni Şerif’e, Hacı Taşan’a, Çekiç Ali’ye türkülerle saygılarını ve sevgilerini ifade ettiler. Aydan Çelik yolculuktan sonra oturdu ve bu geziyi Cyclist Türkiye dergisi için kaleme aldı. Bu geziye ilham veren Neşet Ertaş’ın Yolcu türküsünde geçen “ Hep yolcuyuz, böyle gelir gideriz” dizesi yazısının da başlığıydı.

Bu hafta Açık Radyo’da Babil’den Sonra programımda bu yolculuğun hikâyesini ondan dinledik. Çocukluğundan beri hiç bırakmadığı bisiklete, yazmaya, çizmeye ve türkülere olan tutkusunu konuştuk. Yol arkadaşı olan bisikletin 200 yılı geçen hikâyesine ve bugününe şöyle bir göz attık. Keyifli bir muhabbet oldu; Neşet Ertaş’tan, Muharrem Ertaş’tan, Âşık Veysel’den, Çekiç Ali’den, Şemsi Yastıman’dan, Feryal Öney’den türküler dinledik. Yves Montand da bir şarkıyla programda yer aldı… Programı kaçıranlar şuradan dinleyebilirler.

Çok sevdiğim Anadolu kökenli Amerikalı yazar William Saroyan “Bisiklet, insanlığın en asil icadıdır.” diyordu. Keşke icatlar, ilerleme o an dursaydı da, bencil tercihlerimizle, tüketim alışkanlıklarımızla yarattığımız, bugün insanlığı ve tüm canlıları tehdit eden yeni bir yok oluş tehlikesini konuşmuyor olsaydık. Olan olmuş. Diyecek pek bir şey de yok aslında, ama yapabileceğimiz şeyler hala var: Şeytan arabasına atlayıp, pedal çevirmek gibi…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Bisiklet: Emek ve direnişin simgesi – Olcay Boynudelik

Don Kişot Bisiklet Kolektifi olarak ikinci kez organize ettiğimiz “Bisiklet ve Kent Çalıştayı” ardından yine tatlı bir yorgunluk, biraz gurur, müthiş bir coşku ve çokça umutla doluyuz. İki gün boyunca farklı başlıkları bisiklet teması ile birleştiren konuşmacılar havası temiz bir şehirde; daha sağlıklı ve keyifli bir şekilde yaşamak için bisikletin önemini vurgularken bisiklet kullanıcılarının yaşadığı zorluklara değinerek çözüm önerilerinden de bahsettiler.

Örneğin, Ali Cenk Algün Bursaʼda Nilüfer belediyesi bünyesi içinde gerçekleştirdikleri bisiklet kullanımına özendirici uygulamaları anlatırken,şehrin geneline yayılamadığı için istenen düzeydeki etkiye ulaşamamalarından da dert yandı.

Güneş Uyanıker yollar, kaldırımlar ve toplu taşıma bağlamında erişilebilirliğin yaşlı, hamile ve engellilerin yanı sıra bisikletliler için de hayati bir mesele olduğunu vurguladı.

Semih Özdemir hava kirliliğinin tehlikeli boyutlarda, yeşil alanların ise yok denecek kadar az olduğu kentte hareketsizliğin hastalıklara davetiye çıkardığından ve doğru  kullanıldığında bisikletin sağlığımıza nasıl olumlu etki yapabileceğinden söz etti.

Don Kişot Bisiklet Kolektifi üyelerini “Savunmanın mekanize tugayı, zifiri karanlık zamanların ateş böcekleri; doğayı cansız, şehri nefessiz bırakan otomobilci düzene kafa tutan zamane Don Kişotları” olarak tanımlayan Kuzey Ormanları Savunması sincaplarından Başar Toros da doğa talanlarının ve orman kıyımlarının dünyayı nasıl etkilediğini, arabaların içinde esir kaldığımız sistemde Don Kişotlarla beraber “İsyan, devrim, bisiklet” demekten başka yol olmadığını söyledi.

Aydan Çelikʼin İstanbulʼun dört bir yanında gezerken çektiği resimlerde, bisikletin yer aldığı her fotoğraf karesinde kenti ne kadar güzelleştirdiğini düşündüm. “Sana bir seleden baktım İstanbul,” diyordu esprili üslubu ile Aydan Çelik. Selenin üzerindeyken, ben de kendimi nasıl bir ağacın
tepesinden denize bakıyormuşum gibi hissettiğimi hatırladım. Bisiklet özgürlüğün simgesi gibi bir şey gerçekten.

Sarper Günsal konuşmasında bisikletin icadı ile kadınların özgürleşmesi arasında bir bağlantı olduğunu ileri sürerken, İrem Çağıl bisikletli bir kadın olarak cinsiyetçilikten toplumun hiç bir alanında kurtulamadığımıza dikkat çekti.

Bisiklet deyince akla gelen ilk şeylerden biri spor ve sağlıklı yaşam elbette, ama biz Don Kişotlar için olmazsa olmaz bir anlamı da aktivizm. Bisiklet, Pride gününde LGBTİ dostlarımızı yalnız bırakmamaktır, 1 Mayısʼta emekçilerle alanlarda olmaktır. Engelli hakları için ses vermektir. Trafikteki azınlık olarak azınlıkları anlamaktır. Ali İsmail Korkmaz Vakfı yararına ya da elimizden kayıp giden Kuzey Ormanları için tur düzenlemektir. Bisiklet bizim için direnmek demektir, başlı başına devrimci bir eylemdir. Çünkü trafikte bizi sıkıştıran motorlu araçların arasında, bisiklet yolumuza park eden şehir eşkıyalarına rağmen ve egzoz dumanları içinde bisiklet sürmek büyük mücadele ve emek ister

Sonuç olarak, bisikletin ülkemizde gezi ve spor dışında ulaşım aracı olarak da yaygınlaştırılması için ciddi kafa yormak gerekiyor. Bisiklet yalnızca hafta sonlarında kentten kaçmak için değil, her gün işe, alışverişe, sinemaya vs gitmek için kullandığımız bir araç haline geldiğinde hem çevre için ciddi anlamda bir adım atmış olacağız; hem de trafikte ve sokaklardaki bisikletçi sayısı arttıkça görünürlüğümüz sayesinde taleplerimizi dayatmamız da mümkün olabilecek diye umuyorum.

Ve son olarak en sevdiğim sloganlarımızdan birini tekrarlamadan edemeyeceğim:

ARABADAN İN, BİSİKLETE BİN :))

.

2. Bisiklet ve Kent Çalıştayı: “Gezegeni kurtarmak istiyor olamaz mıyız?”

.

Olcay Boynudelik

Kategori: Hafta Sonu

Günün ManşetiManşetUlaşım

2. Bisiklet ve Kent Çalıştayı: “Gezegeni kurtarmak istiyor olamaz mıyız?”

Don Kişot Bisiklet Kolektifi tarafından KOS’un paydaşlığında 12-13 Ocak 2019 tarihlerinde Bisiklet ve Kent Çalıştayı’nın ikincisi TMMOB Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi’nde gerçekleştirildi.

Farklı konu başlıkları ve konuşmacıların yer aldığı Kent ve Bisiklet Çalıştayı’na farklı illerden bu sene de yüksek katılım oldu. Sekiz başlıkta yapılan sunuşlara ek olarak, ilk günün devamında forum da gerçekleştirildi. 

Çalıştayın ilk günü liseler arası düzenlenen 10. Kısa Film Yarışması’nda ödül alan ve yönetmenliğini Orkun Özcan’ın üstlendiği “İki Teker Bir Zil” belgeseli ile başladı. Devamında Don Kişot Bisiklet Kolektifi’nden Merve Vardar “Gezegeni kurtarmak istiyor olamaz mıyız?” sloganı ile çalıştayın açılış konuşmasını gerçekleştirdi.

Bisiklet ve Spor konu başlığında Sarper Günsal bisikletin tarihsel gelişiminin yanı sıra şimdiye kadar düzenlenen bisiklet turları ve bisikletin bir spor dalı haline gelmesi süreci hakkındaki bilgilerini dinleyiciler ile paylaştı. Bisikletin icadı ile kadınların özgürleşmesi arasında bir bağlantı olduğunu da ifade eden Sarper Günsal “çocukken bisiklete bindiyseniz eski günleri hatırlamak, o havayı bisiklet üzerinde tekrar hissetmek paylaşılmaz bir zevk” sözleriyle sunumunu tamamladı.

Aydan Çelik

Aydan Çelik, Bisiklet ve İstanbul başlığı ile İstanbul’a bisiklet selesinden bakılmasını sağlarken, bisikletle gezerken edindiği görsellerle ezber bozucu olan bu şehri bir kez daha katılımcılara yaşattı. İstanbul’u tanımak için en ideal şey bisiklet diyen Aydan Çelik, yedi tepesi olan bu şehrin bisiklet kullanmayı teşvik ettiğini de belirtti.

Çalıştayın ilk günü Nilüfer Belediyesi’nden Ali Cenk Algün’ün Bisiklet ve Yerel Yönetimler başlığı ile devam etti. 15 senedir aktif bir şekilde bisikletle ilgilenen Ali Cenk Algün, bir şehrin bisiklet dostu olabilmesi için gerekli başlıkların neler olduğundan bahsetti. Dünya’dan verdiği örnekler ile beraber Bursa’nın Nilüfer ilçesinde şimdiye kadar neler yapıldığını izleyicilerle paylaşan Algün kendi ilçelerinde yapmaya çalıştıkları düzenlemelerin Bursa’ya yayılması konusunda bütüncül bir yaklaşımın gerektiğini de sözlerine ekledi.

Don Kişot Bisiklet Kolektifi’nden Ege Sertçetin ve Betül Köse, Bisiklet ve Aktivizm başlığı altında dayanışmanın sadece bisiklette değil yaşamın her alanında topluluk üyelerini bir arada tutuğunu ve güçlendirdiğini söylemelerinin yanı sıra özellikle içinde bulunduğumuz zaman diliminde baskıcı rejimler sebebiyle bazı tur ve etkinliklerin de kısıtlandığına vurgu yaptılar. Kolektif üyeleri “Biz bir şey değiştirmedikçe hiçbir şey değişmeyecek” diyerek ilk günün son sunumunu tamamladılar.

Çalıştayda yer alan konu başlıkları dışında da farklı konuların konuşulup fikir paylaşımının yapıldığı foruma dinleyici kitlesinden olan katılımlar ile çalıştayın ilk günü tamamlanmış oldu.

İkinci gün

Bisiklet ve Kent Çalıştayı’nın 2. günü “Bisiklet Şehri” film gösterimi ile başladı. Ardından birinci günün özeti yapıldıktan sonra günün ilk sunumu olan Bisiklet ve Sağlık başlığına geçildi.

Fizyoterapist Semih Özdemir, Bisiklet ve Sağlık başlığında fiziksel hareketsizliği kırmak için bisiklet sürmenin en güzel alternatiflerden birisi olduğunu belirterek bisiklet türleri ve bu türlere bağlı olarak doğru bir şekilde bisiklet üzerinde durmanın önemine değindi.

İrem Çağıl

İkinci günün bir diğer konu başlığı Bisiklet ve Kadın’dı. Bu başlık altında İrem Çağıl şimdiye kadar yaptığı turlardan ve bu turlara nasıl karar verdiğinden sunumunun ilk bölümünde bahsetti. Yaptığı turları düşündüğünde tehlike olarak gördüğü tek şeyin insan olduğuna vurgu yapan İrem Çağıl, özellikle kadın olmanın bu işi daha da zorlaştırdığını belirtti. Bu zorluklara karşı nasıl davranılması gerektiği konusunda da dinleyenleri bilgilendiren İrem Çağıl, konuşmasının ikinci kısmında bisikletin tıpkı diğer alanlarda olması gerektiği gibi toplumsal cinsiyet rollerinden arındırılması gerektiğine vurgu yaptı.

Don Kişot Bisiklet Kolektifi’nin bu çalıştayda ve çeşitli mücadele alanlarında dayanıştığı Kuzey Ormanları Savunması’ndan Başar Toros, Bisiklet ve Ekoloji başlığında dinleyicilere KOS’un icraatları ve ortaya koyduğu emeğin haricinde yaşam alanlarındaki tehditleri ve bu tehditlere karşı nasıl bir arada durulması gerektiği ile ilgili paylaşımlarda bulundu. 

Çalıştayın son sunumu olan Bisiklet ve Erişilebilirlik konu başlığı altında ise Güneş Uyanıker söz aldı. 

.

(Yeşil Gazete)

Günün ManşetiManşetUlaşım

Aydan Çelik ve annesinden Süslü Kadınlar Bisiklet Turu 2018’e davet!

Aydan Çelik, Süslü Kadınlar Bisiklet Turu davetini annesi ile birlikte yaptı (Davet videolarını bu ve bu bağlantılardan izleyebilirsiniz)

2013 yılında İzmir’de Dünya Otomobilsiz Kentler Günü’nde ilk kez yapılan Süslü Kadınlar Bisiklet Turu, (SKBT) bu yıl altıncı kez 23 Eylül Pazar günü 60’dan fazla şehirde eş zamanlı olarak gerçekleştiriliyor.

2018 turunun gerçekleştirileceği şehirler ile tur sorumlularına dair bilgiyi bu bağlantı üzerinden edinebilirsiniz.

Dünya Otomobilsiz Kentler Günü kapsamında 2013 yılından bu yana Türkiye çapında düzenlenen Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’nun fikir annesi ise İzmir’de yaşayan öğretmen Sema Gür. Gür, Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’nu Pınar Pinzuti ile birlikte koordine ediyor.

Aydan Çelik ile annesinden tura davet mesajı

2018 turunu daha geniş bir kesime duyurmak için birçok ünlü isim sosyal medya hesaplarından paylaştıkları videolarla tüm kadınları süslü kadınlar bisiklet turuna davet etti. Bu ünlülerden birisi de bisiklet manifestosunun yazarı, SKBT’nin sevimli logosunun çizeri dostumuz Aydan Çelik.

Aydan Çelik, Süslü Kadınlar Bisiklet Turu davetini annesi ile birlikte yaptı (Davet videolarını bu ve bu bağlantılardan izleyebilirsiniz)

Çelik, annesi Göşeğağ hanım ile birlikte kamera karşısına geçti. Aydan Çelik’in annesi Göşeğağ Çelik, “Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’na katılmayı unutmayın” mesajını iletirken Çelik ise, “Whells of Change” kitabı ile yaptığı çekimde “Türkiye’nin en renkli bisiklet turu Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’na katılmayı unutmayın” çağrısında bulundu.

2017 turunun kısa hikayesi

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu

Pınar Pinzuti, 2016 yılındaki turun ardından, “Süslü kadınlar, belediyeden ne istiyorlar?” başlıklı yazısında amaçlarının ne olduğunu aktarmış ve turu 3 başlık altında özetlemişti.

“2013 yılında İzmir’de bir araya gelip eylem yaptığımızda 3 farklı konuyu gündeme getirmiştik:

1- Etkinlik Avrupa Hareketlilik Haftasında yapılacaktı. Ülkemizde bu haftanın varlığından haberi olmayanlar çoktu. Hareketlilik haftası kısaca, bir yerden başka bir yere motorla değil kendi gücünle git demektir.

2- Etkinlikte özellikle Dünya Otomobilsiz Kentler Günü‘nün altı çizilmişti. Ne demekti acaba? Merak edenler araştırmış ve çeşitli ülkelerde yılda bir gün kent merkezlerinin motorlu araçlara kapatılıp insanlara bırakıldığını öğrenmişti.

3- Bisikleti ulaşım amaçlı kullanan herkes için güvenli bisiklet yolları istemiştik.”

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’na dair merak edilenler

SKBT’ye dair en çok dile getirilen sorulara resmi siteden şu şekilde yanıt verilmiş.

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’nu neden yapıyoruz?

*Süslü Kadınlar Bisiklet Turu bir farkındalık etkinliğidir; bisiklet sürüşü belediyenin ve bakanlığın dikkatini çekmek için “süslü” olarak yapılmaktadır.  Bisikletle güvenli bir şekilde ulaşımını sağlamak isteyen kadınların bisiklet yolları ve hizmetleri talebini eğlenceli bir şekilde iletmesidir.

Süslü Kadınlar Bisiklet Turuna Katılmak istiyorum ama bisikletim yok? 

*Ne yapacağım? Arkadaşınızdan bir bisiklet ödünç alabilir veya beğendiğiniz bir bisikleti kiralayabilirsiniz. Veya kendinize bir iyilik yapıp bir bisiklet satın alabilirsiniz. Detaylar burada, tıklayın.

Tura çocuğumla birlikte katılabilir miyim? 

*Elbette ama lütfen önce bu yazımızı okuyun.

Tura erkekler katılabilir mi? 

*Erkekler fotoğraflarımızı çekmek ve bize destek olmak için tura katılabilirler ama bir kaç şartımız var. Lütfen bu yazıyı dikkatle okuyun.

 

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Hafta SonuManşetUlaşım

3 Haziran Dünya Bisiklet Günü ve Nazım Hikmet – Aydan Çelik

BM 12 Nisan 2018 tarihinde 3 Haziran’ı Dünya Bisiklet Günü olarak ilan ettiğinde muhtemelen o günün bir büyük şairin ölüm yıldönümüne denk geldiğini bilmiyordu.

Aslında ne fark eder ki?

61 yıllık ömrü 3 Haziran 1963’te sona eren Nâzım Hikmet, yaşadığı sürece bisiklete büyük muhabbet besledi.

Paşa torunu olarak geldiği bu dünyada o zamanlar çok az çocuğa kısmet olan bir bisikleti (aslında üç tekerlisi) vardı. Aynı şekilde yine çok az insana nasip olan o üç tekerliyle fotoğraf çektirme şansı da…

Otobiyagrafisinde söylediği üzere, tatmadığı yemek yok gibiydi…

**

Hayatının ileriki yıllarında seçtiği yolun bedeli -muhtemelen- onu bisiklet selesinden alıkoymuştu  ama iki sevgili kuzeni, o sele sayesinde zorbaların elinden kurtulmuştu.

Nazilerin Paris’e yaklaştığı 1940 Haziranı’nda, Mehmet Ali Aybar ile Oktay Rifat, şehri bisikletle  terk eden binlerce insan arasındaydı. Önce Bordeaux’ya, sonra Lyon’a, oradan da İsviçre’ye geçmişlerdi.

Onlardan 18 yıl sonra, bu kez Nâzım bir İsviçre yolculuğu yaptı.

İçinde sönmeyen memleket ateşi, İsviçre dağlarında pedal çeviren köylüleri izlerken bile peşini bırakmamıştı:

“…Bu dağlar ne dağları
bizim dağlara benziyor,
bıçak gibi boğazları, parça paça karları
bu dağlar ne dağları
bizim dağlara benziyorlar
adamı da… Eli ayağı, gözü kaşı var
ama velosipetli
Bizimkiler velosipetsiz,
bitli…”

(Birkaç sene sonra bu şiiri plağa okuduğunda “velosipet” kelimesini “bisiklet” ile değiştirecekti.)

**

3 Haziran, kâinatın en “eşitlikçi” aletinin günü kabul edildi.

Aynı gün başka bir “eşitlik” şairi bu kâinattan göç etti.

Bize de onları tanımış olmak bahtiyarlığı düştü.

 

 

Aydan Çelik

twitter: seytanarabasi

Kategori: Hafta Sonu

DuyurularManşet

Şehir Plancıları Odası Cumartesi Söyleşileri’nde bu haftanın konuğu Aydan Çelik olacak

TMMOB Şehir Plancılar Odası İstanbul Şubesi’nin, XV. dönem çalışma programında yer verdiği ve dönem boyunca her ayın ilk cumartesi günü gerçekleştirmeyi hedeflediği söyleşiler dizisi geçtiğimiz ay başladı.

Cumartesi Söyleşileri olarak adlandırılan dizinin ikinci konuğu, yazar, çizer ve aynı zamanda çok yönlü bir bisiklet gönüllüsü olan Aydan Çelik olacak.

“Sana Dün Bir Seleden Baktım Aziz İstanbul” başlıklı söyleşi yarın (2 Haziran Cumartesi) günü saat 14.00’da Şehir Plancılar Odası İstanbul Şubesi’nde gerçekleşecek.

Dizinin 5 Mayıs’taki ilk konuğu, 24. Dönem İstanbul Milletvekili, Sosyal Haklar Derneği Başkanı Melda Onur olmuştu.

Adres: Cihannüma Mahallesi Akdoğan Sokak No: 30 Daire: 8 Beşiktaş, İstanbul

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Duyurular

Doğa MücadelesiGünün ManşetiKanal İstanbulManşet

Kanal İstanbul’un güzergahını bisikletle katettiler

İstanbul Bisiklet Rehberi’nin de yazarı olan Aydan Çelik, Kanal İstanbul’un tüm rotasını bisikletle pedalladı. Toplam uzunluğu 45.2 km, genişliği 150 metre, proje bedeli 65 milyar TL olacak projenin güzergahı da bilim insanlarının bölgede tam bir tahribata yol açacağına dair tüm itirazlarına rağmen geçtiğimiz hafta içinde açıklanmıştı.

Serkan Ocak’ın Hürriyet’teki haberine göre Aydan Çelik’in bisikletle Kanal İstanbul turuna Ocak’ın yanısıra Drone çekimleri için Sebati Karakurt ile fotoğrafçı Murat Şaka da eşlik etti.

Yol boyunca güzergahta karşılaştıkları insanların Kanal İstanbul projesine dair görüşlerini de alan dörtlü ellerinde haritalar, drone ve bisikletlerle Kanal İstanbul hattını Küçükçekmece’den Karaburun’a kadar kat etti.

Kanal İstanbul; Sazlıbosna, Baklalı, Dursunköy’le Şamlar Köyü’nün bir kısmını etkileyecek. Şamlar Köyü, 90’lı yıllarda Sazlıdere Barajı nedeniyle, yukarılarda bir bölgeye taşınmış.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan’a göre ilk kazmanın bu yıl vurulacağı Kanal İstanbul Projesinin nasıl bir tahribata yol açacağına dair uzmanların görüşleri şu şekilde:

Yarımburgaz Mağaraları dünyada tek

Arkeolog Prof. Dr. Mehmet Özdoğan
(Yarımburgaz Mağaraları’nda arkeolojik kazılar yaptı)
“Yarımburgaz Mağaraları dünyada tek. Tarihi 600 bin yıl ve daha eskiye gidiyor. Dünyanın başka yerlerinde de dolgular var ancak bu mağaradakiler çok iyi korunmuş durumda. İstanbul bölgesinin doğa ve çevre koşullarının değişimini gösteriyor. Üzerinde çok az çalışıldı, mutlaka yeni yöntemlerle yeniden çalışılması gerekiyor. Ben mağarayı 1986’da kazdım, son kazı ise 1991’de bitti. Film setleri de burayı mahvetti. Ancak yine de üst katlar yani Bizans tabakaları tahrip edildi, 600 bin yıl öncesinin kalıntıları hâlâ duruyor… Doğal, çok sert bir katman var.
Burada Filiboz gibi başka antik şehirler de var. Bathonea’dan daha büyük. Burası aslında eski bir fay kırığı. Asya’dan Avrupa’ya geçilen ve Akdeniz kültürlerini Karadeniz’e bağlayan anayol ve kültür açısından çok önemli. Sadece İstanbul’un değil, büyük bir coğrafyanın bilgilerini barındırıyor. Ayrıca o vadide mercan fosilleri de bulunuyor.”

Kuş göç yolu bitecek

Kuş gözlemcisi Fikret Can
(Özellikle leylekler ve göç yolları üzerine çalışıyor)
“21 milyon yıldır kullanılan, değişmesi mümkün olmayan bir otoyol gibi Türkiye’deki kuş göç yolu. Avrupa’daki kuşların göç edebileceği üç yol var; Cebelitarık Boğazı, İstanbul Boğazı ve Artvin-Macahel-Hatay hattı. Cebelitarık ve Artvin hattını kullanan kuşlar yüzde 10 bile değil. Üreyen canlıların yüzde 90’ı İstanbul göç yolunu kullanıyor çünkü büyük su kütlelerini geçemiyorlar. Yapılaşma, deniz suyu, binaların camları, trafik ve daha da önemlisi konutlar… Şu anda bile mola verecekleri yer çok kısıtlı. Bu hat tamamen insan egemenliği altına girecek. Şehir tam anlamıyla göç yolu güzergâhının iki bandına uzunlamasına yayılacak. Üç köprü, yeni havalimanı ve Kanal İstanbul bu yolu işlevsiz hale getirecek.”

Sistem bir havuz problemi gibi

Denizbilimci (oşinograf) Prof. Dr. Cemal Saydam
(Yıllarca İstanbul Boğazı’nda çalışmalar yaptı)
“Bu projeyle Karadeniz’le Marmara birleşiyor. Yani iki deniz söz konusu. Kime sorabilirsiniz denizbilimciden başka? Onlar da ‘Bu iş olmaz’ diyor. Karadeniz’le Marmara arasında yaklaşık 30 cm yükselti farkı var. Karadeniz tatlı su kaynaklarıyla beslenirken, Akdeniz buharlaşarak boşalıyor. Cebelitarık’tan da beslenmesine rağmen Akdeniz’in asıl kaynağı Karadeniz’dir. Marmara’nın ilk 25 metresi Karadeniz, altındaki ise Akdeniz suyudur. 25 metrenin altında oksijen sıfıra yakın, canlı yaşamıyor. Karadeniz; Tuna, Sakarya, Çoruh, Yeşilırmak gibi tatlı su kaynaklarıyla beslenen bir havuz. Sistem bir havuz problemi gibi. Karadeniz bu musluklardan doluyor, iki musluktan (İstanbul ve Çanakkale boğazları) boşalıyor. Bir musluk daha açılırsa sistem bozulur…”

“Kaç para verirlerse versinler topraklarımı satmam”

Bölge sakinleri de projeye dair fikirlerini şu şekilde ifade ediyor.

Şamlar Köyü’nden Mehmet Yurtsoy, “Toprağımızın bir kısmı daha önceden baraj nedeniyle kamulaştırıldı. Köy giderse sokakta kalırım; biz apartman insanı değiliz, yaşayamayız.” derken Sazlıbosna Köyü’nden Muzaffer Özdemir “Kaç para verirlerse versinler topraklarımı satmam… Baraj zaten mahvetti bizi. Hayvanlarım vardı; çiftlik bitti, hayvanlar gitti…” diyerek Kanal İstanbul’a karşı olduklarını ifade ediyor.

Dedeleri 200 yıl önce Şamlar Köyü’nr köye gelen Mehmet Yurtsoy’un toprağının bir kısmı önceden baraj nedeniyle kamulaştırılmış. Dedelerinden miras bu toprakların çocuklarına, torunlarına geçmesi, en büyük arzusu.

Aynı köyden Hüseyin Demirezen de “20-30 dönüm yerimiz var. Burada değişim, büyüme istemiyorum. Parası önemli değil” diyor.

Haydar Pektaş ise elinde köyün 1530’lardan kalma belgesi bulunduğunu belirterek giriyor söze: “Dedemin dedesi mutasarrıfmış. Yunanistan’dan gelmişler. Zaten sualtında kalmayan üç-beş parça yerimiz var. Şimdi de onu alırlar.”

 

(Hürriyet)

Dış Köşe

Ortadoğu, bisiklet, siyaset… – Bağış Erten

İçinde İsrail, bisiklet ve siyaset geçen bir öykü yazılabilir mi? İlginç olabilir. Ama söz konusu olan öykü değil gerçek hayatsa daha da enteresan bir hal alıyor. Sonuçta ‘realitenin’ kurgusu en inanılmayacak şeylere bile herkesi ikna edebiliyor. Haber şu: İtalya Bisiklet Turu bu sene İsrail’den başlıyor.

AppleMark

Buraya kadar yeterince ilginç aslında. Oysa asıl bundan sonra kıyamet kopuyor. Geçtiğimiz günlerde gelecek sene yapılacak olan turun tanıtımı vardı. İtalyan yetkililer büyük bir gururla İsrail’den başlayacak olmasını anlatmaya koyuldular. Lakin hassas bir noktada faka bastılar. Yarışın başlangıç yeri olarak ‘Batı Kudüs’ ifadesi çıktı ağızlardan. İsrail hemen bunu diplomatik bir sorun haline getirdi. “Kudüs tektir” diye ortalığı inlettiler. İsrail karşıtları ise kadim tartışmayı alevlendirdi:   “İsrail işgalcidir!” Ne oldu? Güzel bir şey yapalım diyorlarken Ortadoğu’nun en sıcak bölgesinin alevi bir anda İtalya Bisiklet Turu’nu sarıverdi. Güya terimi ‘düzeltti’ ve ‘Kudüs’ dedi İtalyanlar, gelin görün ki şimdi de Filistin ayakta. Bisiklet sporu kendine bir soluk arıyorken olmaktan korktuğu yerde, siyasi tartışmaların tam ortasında! Ayıklasınlar bakalım şimdi pirincin taşını!

Otobanlı tur! 

Siyaset -sporun kendi iç siyaseti değil, politikacı ‘esnafının’ eyleme biçiminin toplamı olan büyük harfle yazılan ‘Siyaset’– spora her dokunduğunda bu oluyor aslında. Çok da iyi bilmediği bir alanda zücaciye fuarında gezen bir fil gibi dökmedik yer bırakmıyorlar. Herkesin ortak kümesi diye tanımlanan spora her baktıklarında ağızları sulanıyor. Ama ne zaman ‘araçsal’ yaklaşsalar yıkıcı bir etki bırakıyorlar. Biz bunu her gün deneyimliyoruz neredeyse. İktidar, bırakın spora müdahil olmayı onun üstüne çullanmış durumda. Düşünsenize; Türkiye’nin en büyük, en köklü bisiklet turu sırf siyasete alet edilmek için bir etap boyunca otoban gösterdi. Bisikletten azıcık anlayan herkes utanç içinde izledi bu görmemişliği.

Takılır düşersiniz 

Konu bisiklete gelmişken, yazının asıl öznesini takdim edelim. Aydan Çelik’i bilir misiniz? Entelektüel, tarih meraklısı, kapitalizm karşıtı, çevreci değil, tam anlamıyla ekolojist, sporsever, bisiklet ustası, yazar ve yazdığından daha da fiyakalı bir çizer… İşte bu Aydan Abi müthiş bir işe soyundu ve ‘İstanbul Bisiklet Rehberi’ hazırladı. Aslında ismini yanlış koymuş. İstanbul Bisiklet Turu bu! ‘Tour de Konstantinapul’ da olur! Sanki bu büyük şehrin sokaklarını teker teker arşınlayan bir yarış var da yorumcumuz Aydan Bey anlatıyor da anlatıyor (ve bir o kadar da çiziyor). Bizatihi teptiği yolların tarihçesi, görülecek yerler, teknolojik yenilikler, alengirli rotalar, kiralanan bisikletler, coğrafya, tarih, edebiyat var içinde. Jules Verne’le, Rakı Ansiklopedisi’yle, Hagop Baronyan’la, Abdülhak Şinasi Hisar’la ve daha niceleriyle İstanbul’u geziyorsunuz. Üstelik her rota için ayrıca hazırlanmış harita, eğim grafiği ve dijital yönlendirmeler falan da var. Tam 41 güzergâh, 2000 km’lik bir mesafe. Kuzeyde Çilingoz’dan Ağva’ya, güneyde Silivri’den Tuzla’ya… Hakikaten bir seleden bakmış Aydan İstanbul’a. Ne de olsa konunun ehli kendisi.

Peki ya siyasetçi erbabı? Onların bildiği yanıldığına yetmiyor. Oysa ne bisiklet öyle zapturapt altına alınabilecek bir nüfuz alanıdır, ne de diğer sporlar. Takılır düşersiniz. Eğer samimiyetle iyi bir şey yapmak istiyorsanız önce işi bilenlerle görüşmeli, sporun kendi iç kamuoyunu karar sürecine dahil etmeli, tesis/rant merkezli değil kültür odaklı bir ‘spor siyaseti’ geliştirmelisiniz. Bakın belediye seçimleri de yaklaşıyor. Kulağınıza küpe olsun.

 

 

Bağış Erten

Kategori: Dış Köşe

Günün ManşetiManşetRöportaj

Bisiklet Manifestosu’nun yazarı Aydan Çelik ile tarih, edebiyat, yazarlık ve çizerlik üzerine

İstanbul deyince herkesin aklında farklı bir görüntü canlanır. Kimisinde martıların çığlık çığlığa peşine takıldığı vapurlar, kimisinde baharda şehrin dört bir yanında açan erguvanlar, kimisinde de Burgazada’dan göçen kırlangıçlar… Bir kent masalı anlatıyor olsaydık İstanbul’un tarih kokan her bir köşesi başrolde olmayı hak edebilirdi.

Abdülcanbaz ve Aydan Çelik

Geçtiğimiz ay (Ekim) raflarda yerini alan yeni kitabı için buluştuğum Aydan Çelik, kente gönül borcunu 30 yıldır bisiklet ile edindiği tecrübesi ve 3 yıl süren titiz bir tarih çalışmasıyla birleştirip İstanbul Bisiklet Rehberi “Sana Dün Bir Seleden Baktım Aziz İstanbul” ile ödemeye çalışıyor. Her gün önünden geçtiğimiz, burnumuzun dibinde olan ama hiç merak etmediğimiz, çoğu zaman sonradan fark ettiğimiz güzelliklerle buluştuğumuzda “neden buna daha önce hiç vakit yaratamadım” diyerek hayıflandığımız bu zaman diliminde yaşarken, Aydan bisiklet gibi pratik ve işlevsel bir araçla yaşadığımız kentteki farkındalığımızı arttırmamız için bize yol gösteriyor.

“Maalesef İstanbul da keçi boynuzu gibi, bazı yerlerde tahta yiyorsun bazı yerlerde de şerbet gibi”

“İstanbul’u sevmiyorum cümlesini hiç sevmiyorum, sor bakalım İstanbul seni seviyor mu?” diye soruyor Aydan. Doğup büyüdüğüm, aşk ve nefret ilişkisi yaşadığım bu kentle ilgili en ilginç İstanbul tanımlamasını da kendisinden duyuyorum: “Maalesef İstanbul da keçi boynuzu gibi, bazı yerlerde tahta yiyorsun, bazı yerlerde de şerbet gibi.”

Doğru söylüyor.

Beşiktaş’ta Küçük Mecidiye Camii’nin girişinde bulunan Yıldız Parkı bisikletçiler için şehirde nefes alabilecekleri keyifli duraklardan biri.

Kitabı yazarken İstanbul ile tüm bildiklerini gözden geçiren ve bu sayede birçok yeri yeniden görme fırsatı yakalayan Aydan, Hil Yayınları’ndan kendisine yazarlık teklifiyle gelen Güneş Öztürk’ün editörlüğünde çıkan yeni kitabının kurgusunu şu sözlerle anlatıyor.

“Kitap İstanbul’un merkezi olan Tarihi Yarımada’dan başlıyor. Kitaptaki “yumurtasız omlet” benzetmesi de oradan geliyor. Onu bir hücreye benzetiyorum. Sultanahmet Meydanı hücrenin çekirdeği, surlar ise hücrenin zarı oluyor. İstanbul’u İstanbul yaptığı söylenen ikinci yer ise doğal liman olan Haliç. Üçüncü yer de Boğaziçiydi. Aslında bu bir çeşit tarihi referansları olan coğrafya kitabı oldu. Birçok gezi kitabı mimariyi esas alır. Burada mimari kadar coğrafya da öne çıkıyor. Şehrin bütününün algılanmasını, İstanbul’da oturmayan birinin de ilgi duymasını istiyorum.”

Yahya Kemal Beyatlı

“Kitap aynı zamanda edebiyata da saygı”

Aydan çalışmasında hem tarihten hem de edebiyattan beslenmiş. Hoca Nasreddin’den Evliya Çelebi’ye, Yahya Kemal Beyatlı’dan, Sait Faik Abasıyanık’a, Aşık Ömer’den Orhan Veli Kanık’a, Nazım Hikmet’ten Can Yücel’e, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Bedri Rahmi Eyüboğlu’na dek birçok değerli isme dokunarak İstanbul’un yazarlarla ilişkisine ayna tutuyor.

“Bu kitap hem sele hem de çalışma sandalyesi üstünde yazıldı. Bisiklet birçok yeri keşfetmemi, şehri sevmemi sağladı. Selenin üzerinde kendi emeğinle bir yere geliyorsun ve o ulaştığın ya da tırmandığın yer senin ödülün oluyor. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 5 Şehir’inin İstanbul bölümü şöyle başlar: ‘Çocukluğumda bir Arabistan şehrinde ihtiyar bir kadın tanımıştık. Sık sık hastalanır, humma başlar başlamaz İstanbul sularını sayıklardı. –Çırçır, Kalakulak, Şifa Suyu, Hünkâr Suyu, Taşdelen, Sırmakeş… Bir gün damadı babama: -Bu onun ilacı, tılsımı gibi bir şey… Onları sayıklayınca iyileşiyor, demişti.’ Bu kitap aynı zamanda edebiyata da saygı benim için.”

“Kuzey Ormanları bugün hiç olmadığı kadar tehdit altında”

Aydan’a dünya tarihinin büyük gezginlerinden, Seyahatname’nin yazarı Evliya Çelebi’ye olan hayranlığını soruyorum.

“Evliya Çelebi’ye tutkun olmamak mümkün değil. Yapı Kredi Kültür Yayınları’nın edisyonlarına çok önem veriyorum. Günümüz çevirisiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin 10 cildi çok başarılıdır. Kendisinin büyük bir hayal gücü ve anlatı yeteneği var. Muazzam bir anlatım diline sahip. Maalesef biz Evliya Çelebi’yi bilmiyoruz. Her dönem insanlar yaşadıkları yerlerin değiştiğinden, tahrip edildiğinden şikayet eder. Mesela Kuzey Ormanları bugün hiç olmadığı kadar tehdit altında. Ama şu haliyle bile güzel. Gücüne, kondisyonuna güvenen oraya gidip görmeli, bir sürü köyde de kamp yapılabilecek yerler var.”

Bisikletçiler için İstanbul’un kuzeyindeki ayçiçek tarlaları ilham veriyor

Kamuoyunda hala tartışmaları süren Kanal İstanbul’dan bahsederken Yarımburgaz’ın İstanbul açısından tarihi ve kültürel önemini de konuşuyoruz.

“Yarımburgaz çok önemli bir yer. Yarımburgaz Mağaraları ile okuduğum şeylerden biri Boğazlar yokken insanın varlığıydı. Bazı araştırmacılar 400 bin yıldan, bazıları 600 bin yıldan bahsediyor. Avrupa’nın en eski insan yerleşiminin orada olduğu söyleniyor. Ancak şimdi burası Kanal İstanbul’un tehdidi altında.”

Aydan’ı dinlerken aklıma yıllardır yaşadığım, eskiden Makriköy olarak bildiğim ama daha öncesinde Hebdomon ve Septimum isimleri olduğunu yeni öğrendiğim Bakırköy geliyor. Aydan yakın zamanda imara açılarak 17 bin ağacın kıyım tehlikesiyle karşı karşıya olduğu semtin son yeşil alanı olan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ve bölgeyle ilgili nadir bilinen bilgiler paylaşıyor.

Rodin, Düşünen Adam

“Hastanenin bahçesinde Rodin’in ünlü düşünen adam heykeli var. Dünyada bahçesinde düşünen adam heykeli olan tek akıl hastanesi burası olabilir. Mesela Ataköy’ün adını Yahya Beyatlı koymuş. Bu çok az bilinen bir şey. İstanbul’un en güzel semtlerinden biri olan Yeşilköy’ün adını da Halit Ziya Uşaklıgil koyuyor. Tarih Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapan Murat Güvenç Açık Radyo programında anlatmıştı.”

Aydan kitaptan bahsederken Laleli’nin Türkiye’deki bisiklet tarihi açısından önemini anlatıyor. Cavit Cav’ın bu kadar önemli biri olmasının sebebi 1925’te bu semtte ülkemizdeki ilk bisiklet fabrikasını kurmuş olması. Cav, Paris (1924) ve Amsterdam (1928) Olimpiyatları’na giderken takımın kaptanlığını üstleniyor ve 1 bir numaralı bisikletin lisansı da ona ait. Yarış hayatı sona erince çocuk arabaları ve bisiklet ürettiği Laleli’deki atölyesini kuruyor. Daha sonra Ankara’ya taşınıyor. Oradan İstanbul’a geri dönüp Gayrettepe’de yeniden bir yer açınca işler yolunda gitmiyor. Cav kadavrasını Ankara Tıp Fakültesi’ne bağışlıyor. Türkiye’ye bisiklet kültürü açısından büyük katkı sağlamış birinin yalnız öldüğünü öğrenmek insana hüzün veriyor.

“Çerkez olduğumuz için atlara çok meraklıyız”

İstanbul Bisiklet Rehberi’nin oluşum sürecine katkı sağlayanlardan biri daha var. Kitabın girişinde sizi fotoğrafıyla selamlayan tatlı kedi “Lokum” Aydan’a geceli gündüzlü mesaisinde eşlik etmiş. Lokum iki yıl önce FIB hastalığı nedeniyle aramızdan ayrılsa da desteğini hatırlamamak olmazdı. Lokumdan bahsederken Aydan ilk kitabı Optimist Yayınevi’nden çıkan “Bi Tur Versene” kitabını annesi ve babasına ithaf ettiğini, bisikletle tanışma sürecini çizerliğe nasıl başladığını anlatıyor.

“Biz Çerkez olduğumuz için atlara da çok meraklıyızdır. Annem de Çerkezdir. Anne tarafımın yeğenleri jokeylik yapıyor. Babam da atlara çok düşkündü. Bisiklet ile tanışmam babamın bisikletini çalarak başladı. Bisikleti yarım pedal çevirerek öğrendim. Üniversiteyi bitirip kendi paramı kazanınca da bütçe ayırıp daha fazla yatırım yaptım. 80’li yılların başındaydı. O günden bu yana yazıyorum, çiziyorum ve biniyorum. Çizerlik ise çocukluktan geliyor. Babam esnaf olduğu için onun kese kağıtlarını alırdım ve üzerine çizerdim. Kitaptaki çizimlerim de yokuş çıkarken aklıma geliyor. Çizerin seyir defteri gibi.”

Yeşil Gazete’nin de gönüllü yazarlarından Aydan Çelik ile Beşiktaş’ta gerçekleştirdiğimiz söyleşiden

“İstanbul dediğimiz yer sonsuz bir matrikstir” diyen Aydan, hem İstanbul’da hem de Türkiye’de bisiklete binen sayısının son 10 yılda bir hayli arttığını söylüyor. Artık Türkiye’nin her yerinde bisiklet festivallerinin düzenlendiğini, bisiklet tasarlayan, yazan ve çizen biri olarak bu etkinliklere davet edilmekten dolayı duyduğu memnuniyeti anlatan Aydan, bisikleti bir muhabbet, yardımlaşma nesnesi ve gündelik hayatın demokratikleşmesi için güzel bir araç olarak tarif ediyor.

 

Aydan Çelik’in Esra Ertan ile hazırladığı Açık Radyo’daki Şeytan Arabası programından bölümleri dinlemek için tıklayınız.

Aydan Çelik’in kaleminden “Bisiklet nedir?” sorusuna cevap arayan “Bisiklet Manifestosu”nu buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

 

Aydan Çelik hakkında: 1966’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde İşletme ve İktisat Tarihi, Mimar Sinan Üniversitesi’nde Heykel okudu. 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti için Sedona İstanbul adından bir bisiklet tasarladı. Takip eden yıllarda Sedona Karnaval, Carraro Troya ve Manifesto adında üç bisiklet daha tasarladı. 10 yıl önce Bisiklet Manifestosu’nu yazdı. 2013’te bisiklet hakkında yazdığı ilk deneme kitabı Bir Tur Versene uzun süre çok satanlar listesinde yer aldı. 2014’te Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nun 50’inci yılı için maskot Pardus’u tasarladı. Türkiye’de bisiklet sporunun geniş kitlelerce tanınmasına önemli katkı sağlayan Eurosport Türkiye’de bisiklet yorumculuğu yaptı. Esra Ertan ile Açık Radyo’da Şeytan Arabası adlı programı hazırladı. Artık yayın hayatına devam etmeyen İstanbul dergisi ile Cyclist Türkiye, Socrates ve Toplumsal Tarih dergilerinin yayın kurulu üyesidir.

 

Kitapta bulunan QR kodlar, eğim grafikleri ve haritalar okuyucuya detaylı bilgi veriyor

 

Troya, Homeros’un ünlü destanı İlyada’dan ilham alan Aydan Çelik’in Carraro Bisiklet ile birlikte yürüttüğü bir katlanır bisiklet projesi.

 

Yazı ve fotoğraflar: Merve Damcı – Yeşil Gazete

Fotoğraf ve çizimler: Aydan Çelik

Günün ManşetiHafta SonuKitapManşet

Son dönemin Yeşil Kitapları

Eşitsiz Gelişim

Doğa, Sermaye ve Mekanın Üretimi

Eleştirel coğrafyanın önde gelen isimlerinden Neil Smith’in Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi başlıklı bu eseri tutkulu bir çalışmanın ürünü. Tezine Henri Lefebvre’in Mekânın Üretimi’nde bıraktığı yerden başlayan Smith, insan doğasından yapılı çevreye, kent ölçeğinden kolonyalizmin coğrafyasına ve emperyalizmin küreselliğine kadar uzanan soyut ve somut mekânlarda görülen, düşünülen, incelenen doğayı merkeze alıyor. Doğa, sermaye ve mekânı bir bütünsellik içerisinde inceleyerek, doğayı insana dışsal bir “nesne”ymiş gibi ele alan yaklaşımın metafizik karakterinden kurtarıp maddileştiriyor.

Frankfurt Okulu teorisyenlerinin savının aksine, doğanın insanın üretici eyleminin kapsamı olduğunu ve verili koşullar çerçevesinde onu kendisiyle birlikte dönüştürdüğünden kapitalist gelişim dinamiklerinin çeşitli ölçeklerdeki mekânlar üzerinde nasıl eşitsiz bir karakter taşıdığına işaret ediyor. Tarihi coğrafyayla, kenti kırla, şehrin yapılarını ormanlarla, Güney Asya’nın fabrikalarını Amerika’nın düzlükleriyle buluşturan Smith, eleştirel mekân teorisinin kapsamını genişletiyor. Bundan milli parklar da nasibini alıyor!

“Neil Smith’in Eşitsiz Gelişim’i entelektüel ve siyasi açıdan bir güç kazanma denemesi, insanlık durumunun hayati yönlerini dogmatik olmayan ve geniş kapsamlı bir çerçevede ele alan bir araştırma, gerçekten mümkün olan o başka dünya hakkında bize hâlâ ilham verip çok şey öğretebilen bir çalışma. Özenli okumayı ve tekrar okumayı hak ediyor. Pişman olmayacaksınız.” David Harvey

Eşitsiz Gelişim

Doğa, Sermaye ve Mekanın Üretimi

Neil Smith

Çeviren: Esin Soğancılar

Sel Yayıncılık, KentSel Dizisi

2017

***

Ekolojik Mahalle 

Ekolojik mahalle, çocuğunuza, mahallesindeki voleybol sahası eksikliğinden iklim değişikliğine kadar karşılaştığı sorunlar karşısında çözüm üretme seçeneği ve gücü olduğunu hissettiriyor.

Mahallelerinde yaşayan her canlıyı düşünerek, bazen komşulardan,  itfaiyeden bazen polis karakolundan yardım isteyip bazen de yaşlılarla sohbet eden çocuklar (isimleri), öğreniyor, üretiyor, paylaşıyor ve ekolojik cafe açma hedeflerine ulaşmak için gerekli parayı yardımlaşarak ve çalışarak biriktiriyor.

Kitap, doğal beslenme, geri dönüşüm, kompost, tasarruf gibi ekolojik temellerden bahsederken çocuğu da dahil ederek kendi çözümlerini ve fikirlerini üretmesini sağlıyor.  (Tanıtım bülteninden) 

Ekolojik Mahalle

Ralph Weder

Çeviren: Çisel Cengiz

Yeni İnsan Yayınevi

2017

*** 

İstanbul Bisiklet Rehberi

Bir şehri keşfetmenin en iyi aracı bisiklettir. Dik yokuşları, dar sokakları, kalabalık nüfusu ve yoğun trafiğine rağmen bu hakikat İstanbul için de geçerlidir.

İstanbul’a dair ilk bisiklet rehberini Türkiye bisiklet dünyasının önde gelen isimlerinden Aydan Çelik hazırladı. Onlarca yıldır yollarını aşındırdığı bu kadim şehrin rotalarını çizimleriyle bezeyerek şimdi okurla paylaşıyor.

Yazarın şehre dair tarihi anekdotları ve mitleri ustaca serpiştirdiği İstanbul Bisiklet Rehberi’nde her rota için ayrıca hazırlanmış harita, eğim grafiği ve dijital yönlendirmeler bulunuyor. Bunların ışığında İstanbul’un pastoral köşelerini olduğu kadar arabaların iktidarındaki kalabalık semtlerini de içeren 41 güzergâhta 2000 km’nin üzerinde bir mesafeyi kâh hızlanıp kâh yavaşlayarak katedeceğiz.

Kuzeyde Çilingoz’dan Ağva’ya, güneyde Silivri’den Tuzla’ya kadar uzanan bir coğrafyada İstanbul’un azizliğine bisikletinin selesinden şahitlik etmek isteyen herkese… (Tanıtım Bülteninden)

İstanbul Bisiklet Rehberi

Aydan Çelik

Hil Yayınları

2017

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

Hafta SonuManşetUlaşım

Drazyen ile Elektrikli Bisiklet arasındaki 20 fark – Aydan Çelik

Aydan Çelik’in “Türkçe konuşan bisiklet dergisiCyclist Türkiye‘nin Nisan 2017 sayısında yer alan çizimini hem Çelik hem de derginin Yeşil Gazete’ye tanıdıkları imkan sayesinde paylaşıyoruz.

Çelik bu çiziminde Drazyen’in icadının 200. yılı kapsamında Drazyen ve Elektrikli Bisiklet arasındaki 20 farkı geçmiş (drazyen) ve gelecek (elektrikli bisiklet) temaları üzerinden betimlemiş.

Drazyen’in pastasının ufka doğru uzatıldığı sayfada,

“Bisikletin atası Drazyen bu yıl 200 yaşına bastı.
1817’de Karl von Drais‘in icat ettiği “Koşu Makinası” zaman içinde milyarlarca insanın en sevdiği nesnelerden biri haline geldi.

İyi ki doğdun Drazyen.
İyi ki hayatımızdasın!” bilgisi paylaşılmış

Diğer sayfalarda ise Aydan Çelik, kendine has üslubu ile “Drazyen ile Elektrikli Bisiklet arasındaki 20 fark“ı sıralamış.

Peki nedir o farklar?

                                 Drazyen                                     Elektrikli Bisiklet

  •                         Mazi                                               Ati
  •                         Koşu Makinası                             Makinanın Koşusu
  •                         200 yaşında, 2 dalya                   Daha dünkü bala
  •                         Modernizm                                   Postmodernizm
  •                         Gutenberg                                     Ipad
  •                         Aşık Veysel’in bağlaması           Orhan Gencebay’ın elektro bağlaması
  •                         Paco de Lucia’nın gitarı             Eric Clapton’un electro gitarı
  •                         Meşe Parke                                   Lamina Parke
  •                         Tornet                                            Hoverboard
  •                         Planör                                            Ufo
  •                         Drazyen*                                       Tramvay
  •                         Tahta Beşik                                   Elektronik Eşik
  •                         Pinokyo                                         Action Man
  •                         Fred Çakmaktaş                          George Jetgil
  •                         Leonardo da Vinci                       Faraday**
  •                        Abaküs                                           Elektronik Hesap Makinesi***
  •                        Pabuç pençesi parası                   Elektrik Faturası
  •                        Takviyesiz                                      Takviyesi takdir edilesi
  •                        Pedalsız                                          Pedala kuvvet
  •                        Pabucum sağolsun                      Siz ne arzu etmiştiniz?

 

Açıklamalar:

*Drazyen: Tahterevalli gibi kolları, yukarı aşağı hareket ettirilerek, raylar üstünde yol alan demiryolu aracı da aynı adı taşıyor.
**Hakikaten Faraday adında bir elektrikli bisiklet var.
**1972’de ilk cep hesap makinesini icat eden Clive Sinclair, 1992’de de ilk elektrikli bisikletlerden birini icat etti.

 

Aydan Çelik’in izni ve görselin ilk kez yayınlandığı “Türkçe konuşan bisiklet dergisi” Cyclist Türkiye’nin onayı ile Yeşil Gazete’de yer verilmiştir.

 

 

Aydan Çelik

 

Kategori: Hafta Sonu

KadınManşet

Dikkat “erkek şiddeti” Çıkabilir!

Çizer, yazar, bisikletsever ve Açık Radyo programcısı Aydan Çelik, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısı ile yaptığı çiziminde kadına yönelik erkek şiddetine dikkat çekti.

2.dikkat eski koca cikabilir

Trafik levhası formunda ele aldığı çiziminde Çelik;  kadına yönelik şiddetin müsebbiblerine karşı kadınları ikaz ediyor, “Dikkat … Çıkabilir!”

Bir elinde bıçak, diğer elinde silah ile herhangi bir kendince sebeple levhadan dışarıya doğru hareket eden erkek figürünün kadının çevresindeki herhangi bir yakını olabileceğinin de vurgulandığı çizimde Aydan Çelik, kadına yönelik şiddet eylemlerini gerçekleştiren eylemlerin büyük çoğunluğunun kadının yakını olduğu gerçeğine de göndermede bulunuyor.

İşte kadına karşı şiddete başvurması kuvvetle muhtemel erkekler;

“Eski Koca
Eski Sevgili
Yeni Koca
Yeni Sevgili
Baba
Ağabey
Kardeş
Oğul
Kayınbirader
Enişte
Dayıoğlu
Halaoğlu
Amcaoğlu”

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kadın

ManşetYerel

Marmaray vagonlarındaki çizim gökdelenleri nasıl gizledi?

Çizer, yazar ve bisikletsever Aydan Çelik Marmaray vagonlarında yer alan çizimlerin gerçekleri gizlediğini çarpıcı bir kolajla gösterdi.

Aşağıdaki birinci çizim Marmaray vagonlarında yer alıyor. İkinci karede ise Aydan Çelik’in dokunuşuyla olması gereken görüntü yer alıyor. Aradaki iki farkı bulabilir misiniz?

marmaray

Aydan Çelik’in konuyla ilgili notu şöyle:

“İlk kare Marmaray vagonlarının kapılarının üstünde yer alıyor. Marmaray güzergahı, modernize bir minyatür tadında anlatılıyor. İstanbul’un temsil eden bütün binalar, Haydarpaşa, Kız Kulesi, Boğaz Köprüsü, Galata Kulesi Ayasofya, Sultan Ahmet… Hepsi gayet güzel.

Ama bir sorun var. Kazlıçeşme durağında, Sultan Ahmet Camii’nin arkasında güzel/oryantal bir bulut duruyor. Oysa orada bir bulut yok. Orada tarihi yarımadanın silüetini bozan adı da 16/9 olan, yapan kişiye dönemin başbakanının küstüğü 3 gökdelen var.

Bazı tv kanallarında sigara sahnelerinin üstüne böyle çicek böcek resimleri konuyor.

Bu çizimi yapan kişi onlardan mı ilham aldı acaba?”

(Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

EğitimManşet

Türkiye’de hayatta kalma kılavuzu; ” Ali, kartopu oynama. Suna, minibüse binme”

Sosyal medya üzerinden paylaşılan bir karikatür ile Türkiye’nin artık trajikomik demenin çok ötesine giden sürreel gündemine uygun düşecek şekilde yeni okuma fişi önerileri sunuldu.

1cin ali yeni fişler

Cin Ali Hayatta Kalma Kılavuzu

Sosyal medya üzerinde hızla yayılan tek kare ve dört çerçevelik “Cin Ali Hayatta Kalma Kılavuzu” başlıklı karikatürde Özgecan Aslan, Berkin Elvan ve Nuh Köklü’nün öldürülmeleri ile Bülent Arınç’ın “Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak” açıklamasına atıfta bulunuluyor.

Cin Ali ve Suna, ilkokul 1. sınıfta okuyan arkadaşlarına alışılageldiği gibi, “Ali at, topu at”, “Koş, Suna koş” şeklinde selenmiyorlar.Yeni okuma fişlerinde Ali ve Suna ülkenin dipsiz bir distopya haline gelen dönüşümünü yeni okuma fişleri ile dile getiriyorlar.

Yeni okuma fişlerinde;

Nuh Köklü‘nün arkadaşları ile yaşadığı Yeldeğirmeni’nde kartopu oynarken “Camıma kar geliyor” bahanesi ile gruba saldıran bir esnaf tarafından kalbinden bıçaklanarak öldürülmesi, “Oynama Ali, kartopu oynama

Özgecan Aslan‘ın, Mersin’in Tarsus ilçesinde bulunan Çağ Üniversitesi’nden evine dönmek üzere bindiği dolmuşun şoförü tarafından kaçırılarak vahşice öldürülmesinin ardından yakılarak dere kenarına atılması, “Binme Suna, minibüse binme

Berkin Elvan’ın, Gezi Parkı Nöbeti sırasında İstanbul Okmeydanı’ndaki evinden ekmek almak üzere çıktığı sırada polisin hedef alarak başına attığı biber gazı fişeği ile katledilmesi, “Gitme Ali, ekmek almaya gitme

ve Bülent Arınç’ın 2014 Temmuz’unda Bursa’da partisinin bir etkinliğinde konuşurken, “Kadın iffetli olacak, herkesin içerisinde kahkaha atmayacak” açıklaması ise, “Gülme Suna, kahkahayla gülme” şeklinde yeni okuma fişlerinde kendisine yer buluyor.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Eğitim