Köşe Yazıları

Ölçek meselesi – Ariel Greenwood

Ariel Greenwood

Ariel Greenwood’un arielgreenwood.com blogundaki yazısını, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Cem Sabuncu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

ABD, Kaliforniya Eyaleti’nde bulunan bir doğa koruma alanında, ekolojik onarım amaçlı sığırcılık yapan Holistic Ag’de “çobane” olarak çalışan Ariel Greenwood’un daha önce bir başka yazısını daha Yeşil Gazete’de çevirerek yayınlamıştık.

Greenwood bu yazıda da gıda üretiminin doğa üzerindeki etkilerinin ne kadar farklı olabileceğini, indirgemeci yaklaşımların işe yaramayacağını anlatıyor. Türkiye’de de gündemimizde olan tartışmalar ve “yaptığımız her alışverişle aslında geleceğin dünyasına yönelin politik bir seçim yapıyoruz” şiarından beslenen yazısı, benzer tartışmaların dünyanın geri kalanında da çok benzer süreçlerle yaşandığını gösteriyor. Bundan da önemlisi, gıda üreterek dünyayı onarmak (yani, “onarıcı tarım”) konusunun özellikle genç kuşakların bayraktarlığını yaptığı, paradigma değişimi potansiyeli taşıyan bir toplumsal harekete dönüşmekte olduğunun ipuçlarını sunuyor. Keyifli okumalar (Durukan Dudu)

***

Sığırcılık yapan biri olarak ‘Cowspiracy’ belgeseli hakkında pek çok soruyla karşılaşıyorum. Hızlıca verdiğim ilk cevap: “yapılacaklar listeme daha bu filmi izlemeyi eklemedim” oluyor. Ancak internete koyulmuş olan bilgiler ve kafamda dönen sorular sayesinde belgeselin içeriği hakkında biraz bilgiye sahibim.

İzledikten sonra belki sadece bu filme ayrılmış bir yazı kaleme alabilirim, ama başkaları benim yapabileceğimden çok daha iyi bir şekilde bunu yaptılar bile.

Ariel Greenwood

Ariel Greenwood

Zaten bu tartışmanın miadı çoktan doldu ve sığır endüstrisini de desteklemeye hiç niyetim yok. Çayır ve/ya meralarda beslenen sığırları bile. Çünkü bu çok karışık bir konu ve iki farklı üretici uygulamasının birbirinden tamamen farklı çevresel etkileri olabilir.

Aslında, derinlemesine incelemek istediğim konu da bu. Tükettiğimiz gıdaların kaynağını, ve üretim şeklinin yok edici olmaya mi yoksa onarıcı bir pratik olmaya mı daha yakın olduğunu konuşurken nasıl oluyor da karşımıza çıkan ilk cevap her zaman için: “duruma göre değişir” oluyor?

Bu, net bir cevap olmayabilir, ama sonunda daha doğru bir cevap verilmesine yol açıyor. “Kırmızı etin her türlüsü kötüdür”, ya da “vejetaryen beslenmek gezegen için daha iyidir” gibi söylemlerle karşılaştırılınca tutarsızlık ortaya çıkıyor. Gördüğüm kadarıyla, problemin kaynağı beslenme düzenlerimiz hakkında yanlış soruları sormamızdan ziyade doğru soruları yanlış ölçekte dile getirmemiz.

Aksam yemeğinde pişirmek için yarim kilo et almayı düşünen birisi için, alacağı etin nereden geldiğini ve ne gibi çevresel riskler teşkil ettiğini bilmedikçe, küresel hayvancılık sektörünün soya üretimine monokültür arazileri açmak veya sığır otlatmak için yağmur ormanlarını yok ediyor olması, çok da önemi değildir. Bu yüzden mesela bu kişi Brezilya mısırıyla beslenmiş, ABD-üretimi et satın alabilir. (Bildiğim kadarıyla yem ile beslenen, ABD’de üretilen sığırların çoğu ABD-üretimi mahsullerle besleniyor. Neyse konuyu dağıtmayalım).

Durumdan duruma farklılık gösteren şeyler; bir hayvanin nasıl bir ortamda yaşayıp et ürününe dönüştüğü, nasıl beslendiği ve o yemin nereden geldiği, ot, saman ya da tahıl fark etmeksizin bu yemlerin üretiminde çevreye ne gibi bir etkisi olduğu, bu hayvanların ne dereceye kadar tür olarak evrildikleri veya evcilleştirdikleri koşullara uygun yaşayabiliyor oldukları, yaşadığı sürece üzerindeki baskı ve stresin ne dereceye kadar doğal olduğu, içtiği suyun nereden geldiği, dışkısının nereye gittiği ve oynayabileceği bir ortamın olup olmadığı..

Bu sorular ancak bir kişinin “biyobölge”sine veya çiftliğine dair bilgilere bakılarak cevaplanabilir. Klişe görünse de bu, ‘yerel tüketim’ felsefesinin neden bu kadar önemli olduğunu gösteren nedenlerden sadece biri. Bir gıdanın menşei ile bizim aramızdaki mesafe ne kadar artarsa, bu gıda hakkında sahip olabileceğimiz bilgiler o kadar çok elden geçerek ve üçüncü kişilerce ulaştırılır ve üretim sürecinde toprağa ve hayvanlara nasıl davranıldığına dair detayların bize ulaşma şansı da o derece azalır.

sığır_ariel

(İste bu yüzden, kahve ve kakao gibi ürünlerde karşımıza çıkan, Fair Trade ve Organik sertifikalandırma çok önemli ve aynı zamanda tehlikeli bir durum. Çünkü bu sertifikalara güvenmeye karar verdiğimiz zaman, lezzetli ama bağımlılık yapabilecek gıda maddeleri karşılığında ekolojik duyarlılığımızdan bir parça taviz vermiş oluyoruz. Bu satırları kahvemden bir yudum alarak yazıyorum. Benim de yemem gereken daha çok fırın ekmek var.)

Yerel gıda satın almak, pazarlarda üreticilere lahanayı nasıl pişirelim diye sormaktan geçmiyor. İşin özünde yatan, devlet ve şirketlerden ziyade, yaşadığın toprak ve parçası olduğun topluluğa olan bağımlılığını bu şekilde ifade edebilmek. Bir insanın çevresindeki alandan gıda temin edebilmesi o kişinin doğuştan kazandığı temel hakkıdır. Kendi çevremize daha derinlemesine bakmak yerine yararlı verilermiş gibi görünen genellemelere inandığımız her seferde bu ahlaki ve siyasal egemenlik hakkımızı teslim etmiş oluyoruz.

“Duruma göre degişir” cevabı bir çok kişi için dumura uğratıcı olabilir. Neye göre değişir? Bana kalırsa yerel düzeyde, ki en önemli düzey, bir ekolojik cehalet salgınıyla karşı karşıyayız. Bir çok insan biyobölgesi hakkında az miktarda bilgiye sahip; bununla yerel hava modelleri, bitki ,örtüsü, yaban hayat, topraklar, yağış alanları, en az girdiyle üretilebilen mahsuller, ve bu ürünlerin çevresindeki bitki örtüsüne/yaban hayatına/yağış alanlarına etkilerinden bahsediyorum.

Ancak, insanlar cevabını rahatlıkla, çabuk bir şekilde veremediği soruları sormayı sevmezler. Bu yüzden sorularımızı sadece kaba hatlarıyla, genelleyerek sorarız. Ta ki net bir cevap bulana kadar. Verdiğim örneğe geri dönmek gerekirse, bir insanın et yemesi gerekli midir sorusuna cevap bulmak için hızlıca bir Google taraması yapıldığı takdirde Amerikalı’ların ne kadar çok et tükettiği, yarim kilo et üretmek için ne kadar su tüketildiği, hayvanları yetiştirirken salınan sera gazları, ve bir çok başka konu hakkında oldukça fazla sayıda grafik ve istatistik karşımıza çıkıyor.

Bu veriler bir belirlilik yanılsaması yaratiyor, ancak bu istatistiklerde genellikle dikkate alınan endüstriyel, ulusal, ya da küresel ölçekteki verilerin ortalamasıdır.

ariel2

Daha da önemlisi, bu verilerde sadece ölçülebilir değerlerden bahsediliyor. Endüstriyel tarım bir ölçek ekonomisidir, yani her girdi ve çıktı takip edilir ve birçoğumuzun kafasını karıştıracak bir hassaslık derecesinde ölçümler yapılır. Yani, son zamanlarda FAO tarafindan yapılan, küçük çiftçinin üretkenlik, çeşitlilik ve sürdürülebilirlik açısından çok büyük önem taşıdığı hakkındaki haberleri görsek bile herhangi bir tarım ürünü için karşımıza çıkan veriler çoğu kez devlet tarafından arsası hibe edilmiş ve büyük ölçekli zirai şirketler tarafından desteklenen-ki esas önemli nokta da bu- üniversitelerden geliyor.

Bir başka deyişle, toprak üretirken ve biyolojik çeşitliliği arttırırken aynı zamanda dışardan sıfır girdiyle yüz farklı türü yetiştiren, geleceğin Demeter sertifikalı, biyo-dinamik küçük çiftçisinin verileri çoğu zaman ölçülüp Huffington Post’ta bir makaleye dönüşmüyor.

Bütün bir ulusu ve hatta gezegeni hesaba katmak ancak o ulusu veya tüm gezegeni doyurmaya çalışıyorsanız anlamlı olur ki bu da teknokratların kendilerine biçtikleri bir rol. Ancak bu soruyu kendinizi veya içinde bulunduğunuz topluluğu doyurmak için soruyorsanız, bu soruşturmanın ölçeği çok daha daha farklıdır ve hem cevapları bulma süreci hem de cevapların kendisinin değişmesi gerekir. “Duruma göre değişir”liğin ötesine geçmek pek çok soruyu beraberinde getirir ama bunların cevapları da genelde erişimimize açıktır. Bazen google’dan kafamızı kaldırıp çevremize bakmamız gerekir.

Açıkça söylemek gerekirse, bir konsept olarak veri kullanımına kuşkucu yaklaşmıyorum. Bilakis, yetişkin insanlar olarak, karar vermede alakalı olduğu varsayımıyla bize sunulanla neyin gerçekte alakalı olduğu ayrımını yapabilmenin bizim görevimiz olduğuna inanıyorum. Çoğumuz mevzuat düzenleme veya karar verme mekanizmalarında değiliz. İdeal şartlarda hepimizin bir şekilde bu süreçlerle ilişkili olmamız beklenebilecekken günlük hayatlarımızda sorunun boyutu içinde bulunduğumuz çevrede kendimizi nasıl besleyebileceğimiz oluyor. Bu açıdan bakıldığında, belirlilikten ödün vermek yerine karar mekanizmalarında daha aktif olabiliriz

Bu ayrımı yapmak, biyobölgelerimize aşina olmamızı gerektirir. Böylece dikkate almamız gereken şeylerin neler olduğu anlayabilelim (gümüş somon balığının yumurtlaması mı yoksa yumurtasını yere bırakan kuşlar için çeşitliliği korunmuş yaşam alanları mı?) ve çevremize zarar vermek yerine onu iyileştirmek için adım atabilelim.

Bu gerçekten de önemli, çünkü yediklerimiz çevremizi diğer her şeyden çok daha fazla etkiliyor. Ziraat muhtemelen gezegenimizi ve içindeki sosyal yapıları ikisini birden tanımlayan tek büyük kuvvet. Hem çevre felaketlerine, zulümlere hem de benzersiz bir onarıma ve egemenliğe yol açabilecek bir araç olabilir. Üretici veya tüketici fark etmeksizin, hepimiz bir şekilde tarımın parçasıyız. (Tabii safi bir neo-ilkel avcı-toplayıcı değilseniz. Öyleyse daha güçlüsünüzdür ama pamuk yerine geyik derisi giyseniz iyi edersiniz)

Benim için bütün bunları söylemek kolay, çünkü gözlerimle tanıklık edebiliyorum. %100 otla beslenen bir sığır sürüsü idare etmek olan işim bana doğal kaynakların korunması bağlamındaki konular üzerinde sürekli düşünme ayrıcalığını tanıyor.

ariel3

Neyse ki, çevre duyarlılığını gıda alışverişi yaparken de göstererek bizden et satın alan müşterilerimizin bulunduğu liste gittikçe uzuyor ve ben bu sayede bu fırsatı büyük bir keyifle değerlendirerek bir nevi köprü görevini üstleniyorum. Bu insanlar soruyu doğru ölçekte sordular, daha derinlere indiler, ve peşinden gittiler.

Su kullanımı hakkında sorular sormaya başladıklarında, bizim yalnızca yerel su kaynaklarını kullandığımızı, yılın yarısında derelerden yararlandığımızı, geri kalan aylarda faydalandığımız su taşırların ise otlatma uygulamalarımız sayesinde yeniden yüklendiğini öğrendiler. Sığır yetiştiriciliği için gerekli alan ve sebzecilik yapmak için gereken alanın yüz ölçümü arasındaki farkı vurguladıklarında, onlara bizim hayvanlarımızı otlattığımız alanların dağlık araziler olduğunu, bu otlakların gezegenin en çok tehdit altında olan araziler olup kendine has değerlerinin olduğunu ve hiçbir şekilde sürülüp tarla haline getirmeye uygun olmadıklarını anımsatıyorum.

Hayvan yemini nereden aldığımızı merak ettiklerinde, onlara etraflarına bakmalarını söylüyorum. Sadece buradan geliyor, başka hiçbir yerden değil. Stoklama oranı ve yemleri bu doğrultuda idare ediyoruz. Metan gazıyla ilgili sorular sorduklarında, onlara küresel atmosferik metan ile geviş getiren hayvanların sayısındaki iniş çıkışlar arasındaki bağlantıyı inceleyen araştırmaları gösterebiliyorum. Gaz döngüleri ve gaz üretimi arasındaki farkları tartışabiliyorum. Eski dostumuz karbondioksit (CO2)’e gelince ise, uyguladığımız otlatma sistemlerinin karbonun toprakta depolanmasını sağladığını ve bunun mantığını detaylı bir şekilde açıklayabileceğimi söylüyorum.

Ekolojik duyarlılığımızdan ödün vermemek adına herhangi bir zirai yatırımı toptan reddettiğimizde, bu işi başka türlü yapan insanların geçim kaynaklarını baltalıyor ve bundan fayda görecek belirli alanlar ve hayvanlar için doğru bir şey yapmış olmuyoruz. ‘Durumdan duruma değişir’ cevabı bizi dumura uğratmamalı, aksine doğuştan kazanılmış olan biyobölgelerimizin iyiliği için bilgili ve aktif aktörler olarak mücadele hakkımızı talep etmeye yönlendirmeli bizi. Eğer büyük küresel sorunlara değinmek istiyorsak öncelikle bildiğimiz, sevdiğimiz, dokunabildiğimiz ve yediklerimizden başlamamız gerekiyor. Bundan daha yüreklendirici bir şey hayal edemiyorum.

 

Ariel Greenwood

(Çeviren: Cem Sabuncu)

(Yeşil Gazete)

Köşe Yazıları

Toprakta çalışarak kendimizi yeniden insan kılmak – Ariel Greenwood

Ariel Greenwood

Ariel Greenwood‘un kişisel websitesinde yayınladığı yazıyı, izni ve onayıyla, Yeşil Gazete ekoloji editörlerinden Durukan Dudu’nun çevirisiyle yayınlıyoruz.

***

“Ariel’in yazısına, üyesi olduğum “onarıcı tarım – Regrarians” facebook grubunda paylaşmasıyla rastladım. Hem bir onarıcı tarımcı olması, hem Türkiye’de de önemli politik ve toplumsal anlamlar yüklenilen çobanlık mesleğini ön plana çıkarması, hem de bizim genç nesil bireylerin kafasından geçenleri farkı bir perspektif ve akıcı bir dille, insan psikolojisinin derinliklerine de nüfuz ederek işlemesi nedeniyle önemli buluyorum. İyi okumalar.” – Durukan Dudu

***

Resmi unvanım, ”çobane”. Holistic Ağ’de çalışıyorum. İnsanlar ne yaptığımı sorduklarında cevabım genelde şu minvalde oluyor: “Bir doğa koruma alanında bütüncül yönetimle otlatılan bir sığır sürüsüyle çalışıyorum. Bir yandan da başka bir takım tarım-ekoloji çalışmaları yapıyorum”. İnsanların bütün bunları bir anda anlaması zor oluyor genelde – “Bütüncül yönetim?”, ”Doğa koruma alanında sığır?”, ”Tarım-ek… Ne?”. Ve ”Sen mi?”

Bu konularla henüz tanışmamış insanlara ne yaptığımı anlatmanın daha iyi bir yolunu bulacağım bir gün… Ama şimdilik, bu saydıklarımdan herhangi birini eş geçip cümleyi basitleştirmek içime sinmiyor, haksızlık etmiş olacağımı hissediyorum. Holistic Ağ ekibi olarak biz safi hayvancılık yapan insanlar değiliz, her isteyenin kiralayabileceği sürü yöneticileri de değiliz. Bizler, ekolojik onarım ve doğru bir yaşam arzularıyla hareket eden, kendilerini gıda üretimi ve ekoloji gibi iki özgün meselenin bir araya geldiği satıhta konumlandırmayı tercih etmiş insanlarız.

Ariel Greenwood

Ariel Greenwood

Bu satıhları, ”kenarları” tanımlaması eğlenceli olduğu kadar zordur da. Kullanım kılavuzlarına bakarsanız, kenarlar bir nesneyle diğer nesneyi birbirinden ayıran kısımlar olarak tanımlanırlar. Bir nesnenin bitip diğerinin başladığı yeri bir çizgi çekerek belirtiriz. Peki ya kenarın kendisi bizzatihi bir dünya ise? Bunu anlamak için daha iyi odaklanmış, dikkatli bir bakış açısına ihtiyacımız var. ”Karmaşıklığa” şüpheyle bakan kültürümüzün becermesi zor bir işten bahsediyoruz. Karmaşık şeyler doğaları gereği eşya ve alınıp-satılabilir mallar haline getirilmeye dirençlidirler. Yokluk ve kıtlık söylemleriyle idare edilen bir dünyada, karmaşık şeyler bu yüzden sınır bozucudur.

”Mesleğim çobanelik” dediğimde, bizim onarıcı tarım camiasındakiler dışındaki insanların da ne demek istediğimi tam olarak anlayacağı bir geleceğin hayalini kuruyorum. Sürü gütmek, çobanlık, bunlar dünyanın en eski meslekleri değil mi? Gün boyunca hayvanlarla çalışmanın ne anlama geldiğini ne zaman unuttuk? Modern tarım uygulamalarında, ürettiğiniz gıda ekosistemleri yok eder ve ciddi enerji harcar. Ben ise sığırların merada zarifçe süzülmelerine, arkalarında daha güçlü bir biyokütle ve biyoloijik çeşitlilik bırakarak dolanmalarına yardımcı oluyorum. Sığır eti, bu sürecin bir yan çıktısı sadece.

16 yaşımdan beri ”çiftlik işleri” yapıyorum. O zamanlar sürdürülebilir tarımdan haberdar değildim, kırsala bu kavramları öğrenmeden önce girdim. Amerikan kültüründe bir çok insanın toprak-temelli işleri küçümsemesi ya da fetiş haline getirmesi, veya tamamen görmezden gelmesi karşısında hayalkırıklığına uğruyorum. Şiddetin bir çok şekli var. Bizleri tarihsel benliklerimizden uzaklaştırıp trajik bir unutkanlık hastalığına dönüşen ”kültürel şiddet”, tüm bu şiddet biçemleri arasında en sinsi olanı. Bunun sonucunda tabiat ilgisiz, insanlar aç düşüyor. Ve ruhlar, pazar fiyatından şirketlere satılıyor.

Günümüz çalışma hayatında milyonlarca akıllıı beyin, yavaş yavaş ofis koltuklarının şeklini alan omurgaların tepesinde devam ediyor varoluşlarına. İnsanlıktan çıkaran banliyö ve metrobüs tapınaklarında birbiri ardına gündoğumları kurban ediyoruz. Beyinlerimizi haftasonu moduna hazır hale getirip haftaiçi sersemliğinden kurtaracak uyarıcılar ve anti-depreşanlara bağımlıyız. İş-yaşam dengesi dediğimiz, plazalara has spor salonlarının çelik ve sabunu – bunlar sayesinde, bedenimizi yokeden bir safi beyni çalışmanın yarattığı hasarı telafi edebileceğimizi umuyoruz. Yılda 3 hafta izin veren işlerin ziyadesiyle makul olduğu söylendi bizlere; bir de tüm hobi ve hayallerimizi gecelere ve haftasonlarına sıkıştırabileceğimiz.

Tam zamanlı bir işe sahip olduğumuz için gurur duyuyoruz. Bu bizim son derece aktif, kendini fazlasıyla adamış, üretken insanlar gibi görünmemizi ve hissetmemizi sağlıyor. ”Yarı-zamanlı iş” işe akıllara alışveriş merkezlerinde ve megamarketlerde oradan oraya ürün taşımak gibi işleri getiriyor. Öte yandan, bir çoğumuz gurur duyduğumuz o işlerimizden nefret ediyor ve ama başka seçenek göremiyoruz. ”Beni başka kim alır ki ise?”

Kendi kendinize soruyorsunuz, ”Yau bu sistemi kim tasarladı, bu arada?” Bu koşullar işimize geliyor mu acaba?

Beyaz yakalı ofis işleri toprakla uğraşan işlere göre daha fazla değişim yaratma imkanı sunan işler olarak kabul ediliyorlar. Ve evet, bir şirkette sahip olduğu koltukta oturup görünmez ipleri çekiştirerek parayı ve insan kaynaklarını yönlendiren bir insanın, dünyaya bütün gün elma ağacı budayan bir insandan daha fazla etkide bulunduğunu söylenebililr. Ama bu, iki işin birbirine izin vermeyen yapıda olduğu ”ya bu – ya o” seçimi yapmaya zorlanan şartlarda doğrudur yalnızca.

Her sene, bir çok arazi sahibi tarafından meyve ağaçlarını budamak için çağrılırım. Budama beni psikolojik ve fiziksel olarak yaşam enerjisiyle dolduran bir iş, haliyle bir de üstüne para kazanmak benim için nimet. Her yıl mevsim başında “Acaba bu arazi sahipleri, yapmam için para ödedikleri işin bir angarya değil de insani yeniden doğuran bir eylem olduğunu ve benim cüzdanımdansa onların ofise hapsolmuş zihinlerine daha iyi geleceğini ne zaman farkedecekler?” diye merak eder, düşünürüm. İşten ve ofisten saatler boyunca uzak kalmamıza neden olacağı gerçeği uykunun keyfini çıkarmamıza nasıl engel olmuyorsa, doğada çalışmak da fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayacağı için boşlamamamız gereken bir süreç. Öyle ki, doğada çalışma ihtiyacımız, DNA’larımıza işlemiş bir takım ihtiyaçlara karşılık geliyor.

Buradan hareketle, toprakta çalışmak ne zamandan beri doğayı ”harekete geçirmek” yerine onu boyunduruk altına almakla eşdeğer görülmeye başlandı? Büyük Buhran döneminin çiftçilerinin, veyahut banliyö bahçıvanlarının toprak-temelli işlerle ilgili söylemlerimizi şekillendirmesine ne ara izin verdik?

Foto: Ariel Greenwood

Foto: Ariel Greenwood

Çok unutkanız. İsteyen herkesin üstlenebilecegi o kadar çok ve keyifli toprak-temelli iş var ki. Vücudu yeniden şekillendiren, zihni açan, ekolojiyi onaran ve çoğu zaman maddi getiri de sağlayan işler. Bu işleri neden küçümsüyoruz? Bunların yarattığı ve yaratabileceği etkilere neden burun kıvırıyoruz? İşin doğrusu dostlar, çıldırmış olmalıyız.

Toprak işlerini küçümsüyor olmamızın, yaptıklarımızın doğal sistemlerdeki etkisini kontrol etmek ve ölçmenin zor olmasıyla bir ilgisi var mı, merak ediyorum. Bir arazi parçasını yöneten kişinin ne yapmış olduğunu gözlemleyip ölçebilirsiniz, ama ne yapması gerektiği hakkında akıllıca tavsiyeler vermek zordur.

Çiftçilere ve arazi yöneticilerine has bir ”içselleşmiş” inatçılığa atıfta bulunmuyorum – ”iyi ve doğru karar” tanımı, bağlamınıza göre değişir. Mantıklı ve doğru tavsiyelerde bulunabilmeniz için, o çiftçinin içinde bulunduğu arazi şartları ve diğer etmenlere çok yakın şartlarda çalışıyor olmanız gerekir. Bu tür durumlarda bile sıcaklık ya da yağış durumlarında yaşanacak bir değişiklik bütün denklemi baştan aşağı değiştirebililr. Toprakla çalışmak, karmaşıklıkla uğraşmak demektir ve yukarıda da belirttiğim gibi, karmaşıklık insanlara son derece rahatsız edici gelebilir.

Haliyle, arazi yöneticileri kontrol altına alması veya öngörmesi zor insanlardır. Bilinmeyen x faktörüdür, bu insanlar. Aşırı büyümüş ve idaresi zor bu dünyayı anlamaya çabamızda, kontrol edilebilir ve ölçülebilir olana yönelik bir algıda seçicilik geliştiririz. Arazi yöneticileri ve verdikleri kararların sonuçları, normal olandan sapan değerler olarak görmezden gelinir.

Yanlış anlaşılmak istemem – Ölçülebilir, nicel verinin değerini yadsımıyorum. Tam tersine, bir ”çobane” olarak görevimin ”araştırılan”la araştıran arasında bir köprü kurmak olduğunu düşünüyorum. Araziyi, ekosistemi yöneten insanın gözünde ”bariz” olanın, dünyanın geri kalanı tarafından anlaşılabilir kavramlara dönüştürülmesi gerekliliğinden bahsediyorum – zira bir şeyin korunması ve devamlılığı için çaba sarfetmemiz için onu anlayabilmeye, ona dahil olabilmeye ihtiyaç duyarız.

Sığırlar aracılığıyla mera yönetimi ve ıslahı işiyle uğraşanlarımız mesela, kritik öneme sahip bir noktada, bir anlamda son derece dünyevi bir ”alemler kesişiminde” (ekoton) çalışıyorlar. Alemlerden biri, çiftlik sahiplerinin kendi arazilerinde yaptığı ve bilimin henüz ilgilenmedi/araştırmadığı uygulamalar, diğeri ise arazilerin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair reçetevarı yönetim planları… Yaptığımız işin, daha iyi arazi yönetimi için bilimsel süreçlere veri teşkil etmesini, ama bunu yaparken arazi yöneticilerinin sahip olduğu temel rolün yok olmasına yol açmamasını nasıl sağlayacağız?

Duyarlı, özgür ve işini iyi bilen arazi yöneticilerinin akıllarına verdiğimiz değeri esaslıca gözden geçirmemiz gerekiyor. Kendi arazilerindeki ekosisteme duydukları derin bağlılık ve sevgiyi çok önemli bir kazanım ve değer olarak tanımlamamız gerekiyor. Ve daha fazlamızın toprak-temelli işleri meslek olarak, hatta belki de özellikle kısmi-meslekler olarak, uygulaması gerekiyor.

Bendeniz genç bir insanım. Yaptığım işin, sadece benim için değil sayısız digger genç bireyler için de geçimlik hale gelmesini istiyorum. Arazi sahibi-araziyi işleten modeli dışında başka yolları da olmalı tarımın! Toprak-temelli bir insan olmak, kişinin hem kendisi için hem de toplumun ekonomik dinamikleri nezdinde ekolojik, ekonomik ve sosyal anlamda sağlıklı sonuçlar yaratmalı. İçinde yaşadığım Körfez Bölgesi (Kaliforniya Eyaleti’nin doğusundaki körfez- okyanus kiyişi, çev.) gibi arazi fiyatlarının yüksek olduğu ve tarımsal ekoloji farkındalığı az – parası çok arazi sahipleri tarafından çaresizce giderek daha saçma şekillerde değerlendirilen bölgelerde bu daha da önemli hale geliyor.

Toprakta çalışmanın, yüksek etkilere sahip ofis işlerini tamamlayıcı etkide olduğunu nasıl gösteririz insanlara? Örneğin, budamanın ağacı canlandırıp yenilediği kadar budayanın düşüncelerinde de yeni ufuklara, yenilenmelere izin verdiğini nasıl anlatırız? Düşünsel işlere harcamaya karar verdiğimiz saatlerin verimliliğini arttırmak için bile olsa safi, doğada bulunmanın zihin açıcı yararını insanlara nasıl gösteririz?

Kimseyi 9-5 mesaili işlerini terkedip ya da kısmen bırakıp çalışma günlerini toprak temelli işler yaparak geçirmeye ikna etmeye çalışmayacağım. Özellikle ailesi olan insanlar için böylesi bir eyleyişin basit ya da kolay bir geçiş olacağını da söylemiyorum (Toprak-temelli çalışmanın varoluşsal yararlarını övmek, kendinden başka kimseye bakmıyorsan daha kolay – iyi niyet tek başına çocuk bezi olarak kullanılamıyor, ya da hastane masrafların ödeyemiyor).

Bu işin olurluğunu kanıtlamak, benim gibi insanlara düşüyor. Çeşitlilik içinde yüzen bir hayat yaşamak isteyen, farklı alanlarda farklı beceriler geliştirmek isteyen insanlara. Benim amacım, değerlerime uymayan işlere elimden geldiğince az bağımlı olacağım, toprak-temelli bir insan olmak. Benim amacım, zamanımın bir kısmını soyut çabalara harcayabilmek – yazmak, çemberimdeki insanların projelerine yardımcı olmak, insanları bir araya getirmek. Benim amacım, zamanımın geri kalanında ise somut işler yapmak: Ağaç budamak, yemiş toplamak, kendim için avlanmak, çobanelik yapmak.

İşin özü, farklı ama birbirini tamamlayan katmanları bir araya getirmek, sığırlar ve ağaçların elle tutulabilir varlığından düşünce ve olanakların elle tutmaya gelmez dünyalarına doğru patikalar bulup izlemek. Kamuya açık bir yaşam kurmak benim amacım, yani bu yaşam tarzı deneyinin nasıl gittiği ve nereye vardığının hesabını sorabilirsiniz bana. Çünkü niyetim, doğayla aklı yeniden buluşturmak ve bu sayede kendimizi yeniden insan kılmak.

Ariel Greenwood – Twitter

Özgün yazı (ingilizce) için tıklayınız

(Yeşil Gazete)