Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tomzara

Korona günleri üzerimizden bir silindir gibi geçip-gidiyor ve daha da ezmeye devam edecek dünyanın bütün halklarını ve çocukları, yaşlıları, kadınları ve erkekleri… Bu elbette, koronadan insanlığın etkilenme ve zarara uğrama biçiminin, sınıfsal olmadığını göstermiyor. Elbette ülkesine göre genellikle yoksullar ölüyor veya beyaz olmayan ten rengine sahipler veya mülteci olmayanlar…

Korona biyolojik ve fiziksel olarak canımıza okurken, aynı zamanda, ilgilenebildiğimiz alanı da daraltarak, ilgi konularını tek tipleştirerek de  yapıyor bunu.

Daha salgının etkisi henüz belirmediğinde, mültecilerin durumu, kentlerin ve ülkelerin mültecilere bakış açısı ve küresel olarak nerdeyse, dünyanın her yerinde/ yöresinde beliren yarılmayı, biraz daha ötede ayrımcılığı ve biraz daha da ötede ötekileştirmeyi ve ırkçılığı nasıl besleyip gürbüzleştirdiğini ve bu durumun dünyanın bütün ülkeleri ve insanları için nasıl derinleşen bir çıkmaz ve felakete doğru gidiş oluşturulduğunu tartışmaya başlamış ve bu konuda daha birçok tartışmaya gerek olduğu noktasına gelmiştik.

Dünyada mülteci sorunu için bir çözüm var mı gerçekte?

Varsa eğer bu çözüm ne olabilir, kim bulacak veya bulabilir?

Elbette hukuki ya da diplomatik veya hemen yarın beliriverecek bir ekonomik ve toplumsal çözümden bahsedemeyiz. Bahsedemeyeceğimiz çok açık. Eğer öyle bakıyor olsaydık, “Dünyada kapitalizm ya da sermaye sınıfı egemenliği oldukça hiçbir çözüm gerçekten var olmaz” demek ve noktayı koymak gerekirdi. Gerçi kapitalizm en vahşi ve kaba kolonyalist aşamalarını geçip bugün artık oldukça inceltilmiş “neo-liberal” bir evrilme aşamasına ulaşmış olabilir. Ya da kölelik koşullarını daha “idare edilebilir” hale getirmek için, herkesi kendi ülkesinde ve kendi kentinde, kendi evinde ve atölyesinde/ fabrikasında veya madeninde köleleştirmeyi başardı denebilir.

Bir yanda göçmenler, mülteciler diğer yanda ‘müreffeh’ler…

Ama bu durumun zaten kendisi dünyanın bütün “güç durumda kalmış” ya da güç ve şiddet dengesinin inceltilmiş taktikleri nedeniyle “habitatları savaş alanına dönmüş ve bombalanmakta/ yanmakta olan, kadınların ve kız çocukların tecavüz edildiği veya alınıp-satıldığı bir ortama dönüştüğü” yerlerdeki bütün halkalar bir yerden kaçmaya ve başka bir yere (belki bir cehenneme) sığınmaya yönlendiriyor.

Artık şunu biliyoruz artık: Bu hiç bitmeyecek.

Her zaman savaşlar, iklim krizi nedeniyle afetler, yoksulluklar vb. olacak ve bunlar hiçbir zaman dünyanın bütün yerlerine/ yörelerine/ bölgelerine eşit bir biçimde dağılmış olmayacak. Bu eşitsiz dağılım her zaman olacak demek, aynı zamanda “insanlar, her zaman bir yerden bir yere gidecek ve göç/ iltica, yeni ve daha iyi bir yaşam arama sorunuyla karşılaşacaklar, mültecilik, giderek artacak” demektir.

Ancak bu, sorunun sadece bir yanı. Sorunun diğer yanı da göç alan ülkeler, kentler ve kültürler, göç alan yerin yerleşik ve göreli “müreffeh” insanları… Mültecileri ve onların getirecekleri/ getirmekte olduğu her şeyi reddeden, “kendi saflığını” korumak isteyen ve başka bir kültürle, renkle, etniyle, dille, dinle ve başka bir insanla ve başka türlü yapma ve yaşama biçimleriyle karşılaşmayı asla istemeyen insanlarda…

“Kendi saflığının”/ türdeşliğinin ya da kendisinin alışık olduğu olma biçimlerinin, göreli özgün yaşamın, yaşamın iletişimsel ve kültürel tatlarının değişmesini istemeyen ve onları ne pahasına olursa-olsun korumak/ muhafaza etmek isteyen insanların ötekileştiren ırkçılığını kabaca özetlemek için “milliyetçilik” ya da ulusçuluk kavramını kullanabiliriz.

Burada durup, başka bir öyküye sıçrayacağız:

Sabah, bir arkadaşımdan bir link geldi. Açtım ve dinledim. Bu, Tomzara adlı bir Ermeni müzik grubunun çaldığı bir türküydü. Ve nasıl söylesem, “bir anda bütün dünyamı değiştirdi”. Arkadaşımın mektubu, zaten bir tek satırdı: Harry (Harutyun) Minassian (Minasyan) ABD’de ud çalıp “Doktor Civanım”ı söylüyor… Ve mektubun başlığı da, şöyleydi:  “Biz bu insanları perişan ettik, kovduk; iftihar edelim”

Hemen bir yanıt yazdım:

“Doktor Civanım’ı, Tomzara’nın diğer şarkılarını da dinledim; sonra “şeker oğlanı”/aynı türküyü Kleopatra Vagia‘dan da dinledim; daha sonra da Arif Sağ‘dan ve Hasret Gültekin‘den de…

Elmadağ‘da yatarken, alt ranzadaki Halis de, sazıyla söylerdi, “şeker oğlanı”…

Anladım ki, hepsi aynı türküyü söylüyor, her söyleme halinin inanılmaz bir coşkusu, büyüsü, güzelliği ve farkı var; ama aynı türkü bu…

Böyle bir şey olabilir mi?

Bu ne biçim zenginlik ve bu ne biçim beş para etmiyor ve daha da fenası, elde edilmiş olan bu “büyülü harika sentez”in üzerine, nasıl da bunca hınçla çullanılıyor?

Akıl alır gibi değil.

Belki dünyanın başka yerlerinde de, bu kadar geniş ve derin katmanlanmaları vardır kültürlerin, ama işte görüyorum ki Anadolu zaten, kendiliğinden ve sadelikle ve bütün terbiyesi ve töresiyle, bunu usul usul yaratmış ve yaşatmış…

Nedir ötesi?”

Melezleşerek gelişmek

Sabaha kadar sürecek çok söz varken kısa kesmek ve asıl söylemek istediğimi tekrar vurgulamakla yetinmek gerek: Kentlerin geleceğinin de hatta uygarlıkların geleceğinin de “melezleşme” sürecinin, içselleştirilmiş, geliştirilmiş ve olgunlaştırılmış bir anlayış olarak benimsemesinden başka bir şey olamayacağını düşünüyorum.

Gerçekte primatlar, Rift Vadisi’nden kuzeye doğru yürümeye başladıklarından ve Neanderthal’lerle karşılaştığından beri zaten insanlık bunu hep yaptı: Melezleşti ve gelişti. Melezleşme süreçlerinde bazı insan türlerinin eridiğini ve kendiliğinden tükenişe doğru gittiğini de biliyoruz. Aynı diğer hayvan ve bitki türlerinin evriminde olduğu gibi… Ama insanlık bu evrim sürecinde her zaman geçirgen ve anlayışlı oldu. Eğer olmasaydı, bugünkü uygarlık düzeyi de olmazdı.

Tarih öncesine kadar gitmeye de gerek yok. Yaşadığımız ülkede/ bu topraklarda, eskiden beri var olan kültürler, komşulardan (İran, Asur, Arap ve sonra Roma) gelen etkilerle de birlikte nasıl harmanlandı? Bu insanlar nasıl başardılar bu kültürlerin karşılaşması/ etkileşimi/ anlaşması ve melezleşmesi işini? Bunun hiçbir zaman sancısız ve zorluklar olmadan (hatta belki zaman-zaman zorbalıklarla da olmadan) gerçekleştiğini söylemiyorum. Ama sonuç olarak, Yirminci Yüzyıl’ın başına hatta ilk çeyreğine kadar, Anadolu’da ne olduğuna/ neyin nasıl ve ne denli olağanlaşarak gerçekleşmiş olduğuna baktığımızda, melezleşmenin hiç de öyle hayal veya çok zor olmadığı ya da ancak zorbalıkla ve asimilasyon biçiminde olması gerekmediği o kadar net görülüyor ki…

Kültürler, halklar, insanlar karşılaşınca aynı dili konuşmasa ve aynı toplumsal-kültürel tarihten gelmeseler de birbirlerinden etkilenmeye ve alış-verişe ve giderek kültürel etkileşimlere başlamışlar… Bu kadar geniş konuları, bir-kaç satırla geçmeye, insanın eli gitmiyor, ama Anadolu’da olup biteni somut olarak görüyoruz işte: Anadolu’daki yerli halklar ve sonra Helen halkları, Ermeniler, Asurlular, Kürtler ve Karadeniz/ Kafkas toplulukları, Pontuslular, Lazlar, Gürcüler ve ha bire Anadolu’ya doğru doğudan-güneyden akmış olan Persler, Arap yarımadası-Kuzey Afrika toplulukları, Orta Asya toplulukları, Türkler/ Türkmenler; batıdan doğru akmış göçler, Roma’dan Keltlerden ve birçok Balkan halkından ve Roman (Çingene) halklarının karşılaşmalarıyla, bu toprak gerçekten olağanüstü bir “melezleşmeyi” başarmış.

Bu topraklarda homojen/saf/ bir tek ırka/ etniye ve kültüre sahip hiçbir topluluk olamayacak kadar derin bir melezleşme gerçekleşmiş. Belki dünyanın bütün coğrafyaları da böyledir, ama bu, olağanüstü -hiç bir böbürlenmeye ve reklama-propagandaya yönelmemiş, kendi sadeliği içinde, önümüzde duran erişilebilir bir gerçek… Kırda ve kentte, tarım yapma-sulama ve yerleşme düzeneklerinden, müziğinden-dansından, mimarisinden, kentsel zanaatlardan ve üretimlerden-dokumadan, giyiminden ve gastronomisinden ve giderek sözlü edebiyatından ve destanlarından, dildeki sözcük alış-verişlerinden ilerleyerek, halkların tam olarak bir iç-içe geçme öyküsü gibi…

Sanki hiçbir hiyerarşik zorlama olmamış gibi şeyler söylerken elbette, egemenlerin zorbalıkları, devletleri, orduları, vergileri ve gündelik yaşamı zorlaştıran ve çirkinleştiren ögelerin de bulunduğunu göz ardı etmiyorum. “Melezleşmeler” için sadece bir güzelleme yapmak istemiyorum. Ancak sonuç olarak insanların yüzyıllar boyunca her şeyin ötesine geçebilen, dostane müşterekler de oluşturmuş olmasına övgüyle, bunun başarılabilir ve istenirse daha iyisinin de başarılabilir olduğunu söylemeye çalışıyorum.

İnsanlığın ve kentlerin kurtuluşuna dair, ilkim krizinin derinleşmesi ve yoksullukların/ salgınların/ savaşların dünyasında, daha çok oluşacak göç/ iltica olgusuna karşı binlerce yılda oluşmuş (ve Yirminci Yüzyıl başındaki milliyetçi/ ırkçı saldırılarla kırılmış) bu melezleşme öyküsünü dikkate almaktan, melezleşmelerin/ akültürasyonun/ kültürlenmenin değerini anlamaktan ve içselleştirmekten başka çare olmadığının ötesinde ne söylenebilir ki…

Kurtuluş, “öteki”ni sevmekte…

Daha iyi bir dünya/ kent, ancak, mültecileri/ göçmenleri bağrımıza samimiyetle basmakla gelebilir. 

[email protected]

 

Kategori: Hafta Sonu

Koronavirüs SalgınıManşetUlaşım

THY yurtdışı uçuşlara 18 Haziran’da başlıyor

 

Türk Hava Yolları’nın (THY) yurtdışı uçuşlara başlama tarihi belli oldu. Salgın sürecinde durdurulan uçuşlara 18 Haziran’da başlanacak ve ilk etapta 16 Avrupa şehrinden 14 noktaya uçuş olacak.

Kurumdan yapılan açıklamaya göre, söz konusu tarihte Almanya, İsviçre, Avusturya, Hollanda ve Danimarka’dan Anadolu kentlerine direkt uçuş başlayacak. Bu kapsamda Almanya‘da Münih, Berlin, Frankfurt, Stuttgart, Hannover, Köln, Düsseldorf ve Hamburg; İsviçre’de Zürih, Cenevre ve Basel; Avusturya‘da Viyana ve Salzburg, Hollanda’da Amsterdam; Danimarka‘da Kopenhag ve İsveç‘te Stockholm’dan uçuş yapılacak.

Sefer yapılacak iller 

Açıklamada, ilgili yurtiçi uçuş noktaları ise Antalya, Ankara, Gaziantep, Adana, Diyarbakır, Ordu-Giresun, Elâzığ, Samsun, Hatay, Kayseri, Trabzon, İzmir, Konya, Bodrum-Dalaman olarak sıralandı.

THY’nin daha önce uçmadığı Basel-Gaziantep, Hannover-Diyarbakır, Salzburg-Ordu/Giresun, Frankfurt-Elazığ, Amsterdam-Kayseri hatları da ilk kez uçuş planlamasına dahil edildi.

THY koronavirüs salgınına bağlı seyahat kısıtlamaları nedeniyle tarifeli yolcu uçuşlarını 28 Mart tarihi itibarıyla durdurmuştu.

THY Basın Müşaviri Yahya Üstün, Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Basel’den Gaziantep’e, Frankfurt’tan Elazığ’a… 18 Haziran itibarıyla Avrupa’daki 16 şehirden Anadolu’daki 14 noktaya direkt uçmaya başlayacağız. Bayrak taşıyıcı olarak memleketin yolunu biraz daha kısaltacak, misafirlerimizi sevdiklerine daha kısa sürede kavuşturacağız” ifadelerini kullandı.

Hafta SonuKitapKültür-Sanat

Aras’tan bir çizgi roman: Ermeni Ninem

Aras’ın çizgi roman dizisinin bu ilk kitabı, Fransa’ya, Toulon kıyılarına götürüyor bizleri. Hikâyenin başlangıç noktasında ise Cezayir, hatta ondan da önce Anadolu var.

Küçük Mahmud’un hayatı, daha önce hiç görmediği ninesinin Cezayir’den gelmesiyle kökten değişir. Ninesinin geçmişinde Mahmud’un vâkıf olamadığı bir sır vardır. Nine torunlarının hayatında günden güne daha fazla yer edinirken, Mahmud onun gizemli geçmişinin izleriyle gittikçe daha fazla karşılaşmaya başlar. Ninesinin unutmak istedikleri, konuşmakta zorlandıkları onun için giderek bir bilmeceye dönüşür. Bilmece günbegün aydınlanırken, Mahmud keşfetmeye başladığı köklerinin iç içe örülmüşlüğü karşısında bocalayacaktır.

Hande Topaloğlu Hartmann’ın Fransızca’dan çevirisiyle yayımlanan bu canlı, renkli kitap, geçmişin geçmiş olmadığını, bugünde ve gelecekte yaşanmaya devam ettiğini gösteriyor ve yaşama sevinci, neşe, muziplik ve kederi birbirine ustaca teyelleyerek hem görsellik hem de okuma zevki açısından ustaca kotarılmış bir hikâye sunuyor. 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

KitapKültür-SanatManşet

Aras’tan yeni kitap: Modern Türkiye’de Ermeniler

Talin Suciyan’ın “Modern Türkiye’de Ermeniler” kitabı Ayşe Günaysu’nun çevirisiyle Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Kapak tasarımı: Aret Gıcır

Suciyan’a göre Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu ve Cumhuriyet’in kuruluşu yepyeni bir dönemi simgeliyordu, ancak bu geçiş süreci pek çok açıdan kopuşu değil, aksine sürekliliği beraberinde getirdi. İmparatorluğun miras bıraktığı “azınlık politikası”, Türkiye topraklarında hayatta kalan Ermenilerin devletle ve toplumla ilişkilerinde belirleyici unsur haline geldi. Büyük sarsıntıların ardından bir yandan yetimlerin bakımı ve Anadolu’daki Ermenilerin yaşam koşulları gibi meselelerle boğuşan Ermeni toplumu, öte yandan ana akım basının körüklediği Ermeni karşıtlığıyla mücadele etmeye çalışıyordu. Zaten kırılgan olan toplumsal yapı, hem devlet uygulamalarının hem de dünya siyasetindeki güç mücadelesinin etkilerini iliklerine kadar hissedecekti. Devlete bağlılığını sürekli olarak ispat etmek zorunda bırakılan Ermenilerin güvensizlik hissi,Varlık Vergisi ve Yirmi Kura Askerlik gibi uygulamalarla pekişecek, “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyaları bir sessizleştirme projesi işlevi görecekti.

Bu kitap, Ermeni Soykırımı ve 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler kitaplarının yazarı ünlü tarihçi Raymond Kevorkian’ın ifadesiyle “boş bırakılmış bir sayfa”yı dolduruyor. Cumhuriyet’in ilk on yıllarını merceğine alan ve inşa edilen toplumsal habitusu bileşenlerine ayıran Sucuyan, Ermenice kaynaklar üzerinden “bir Türkiye tarihi” sunuyor. Varlığı inkâr edilenin tanıklığına kulak vermek isteyenler için.

.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kitap

EkolojiManşet

Yüz binden fazla yırtıcı kuş Adana’dan geçti

Anadolu ve Trakya bulunduğu coğrafi konum itibariyle her sene yüz binlerce süzülerek göç eden kuşun kıtalar arası hareketine ev sahipliği yapıyor. Avrupa’da üreyen kuşlar kışı geçirmek amacıyla Afrika’ya göç ederken enerjilerini verimli şekilde kullanmalarını sağlayan sıcak hava termalleri yüzünden boğazlar ve kanallar gibi daralan kara parçaları kritik önem taşıyor. Bu zorlu ve uzun yolculuğa dünyada şahitlik edilebilecek yerlerin başında İstanbul Boğazı, Çoruh Vadisi ve Doğu Akdeniz gibi dar boğazlar bulunuyor.

Nesli küresel ölçekte tehlike altında olan küçük akbaba da süzülerek göç eden yırtıcı kuşlardan. Doğa Derneği, Bulgaristan Kuşları Koruma Derneği (BSPB), diğer uluslararası ortaklar ve Türkiye’de Vaillant’ın da desteğiyle beraber bu kuşların korunması için on beş farklı ülkede Küçük Akbabaların ve Göç Yollarının Korunması için Uluslararası İşbirliği Projesi kapsamında çalışıyor. 2022 yılına kadar devam edecek proje kapsamında 1 Eylül’de Adana Sarımazı’da sonbahar yırtıcı göçü izleme çalışması başladı ve Ekim başında tamamlandı. Uluslararası ortaklar ve gönüllülerin de katılımıyla gerçekleştirilen çalışmada küçük akbaba nüfusundaki popülasyon eğilimininim izlenmesi amaçlandı. Göç boyunca devam eden çalışmada on binlerce kuşun Sarımazı’dan geçişine tanıklık edildi. Bulgaristan Kuşları Koruma Derneği’nin de desteğiyle göç sırasında su sarnıcına düşen bir küçük akbaba kurtarıldı. Yaklaşık bir ay süren çalışma sonucunda toplam 103921 yırtıcı kuşun göçüne tanıklık edildi. Bu kuşlardan 812’si küçük akbaba. Bölgede en çok görülen yırtıcı türleri ise; 35475 birey küçük orman kartalı, 26859 birey arı şahini, 23214 birey yaz atmacası, 10323 birey yılan kartalı ve 2463 birey şahin.

Konuyla ilgili açıklama yapan Doğa Derneği Genel Koordinatörü Dicle Tuba Kılıç şunları söyledi:

“Türkiye tüm dünyadaki küçük akbabaların yüzde 25’inin ürediği bir coğrafya ve bu nedenle akbabalar için yeryüzündeki en önemli yaşam alanlarından biri. Anadolu coğrafi konumu itibariyle de on binlerce göçmen kuşa ev sahipliği yapıyor. Göçmen kuşlar hepimizin ortak değeri. Kuşların göç yollarında karşılaştıkları tehlikelerin çoğu ise insan kaynaklı. Yaptığımız bu çalışma ile hem kuşların nüfusundaki değişimi görmeyi hem de ölüm nedenlerini anlamayı amaçlıyoruz. Acil önlemler almazsak bu güzel ve nadir kuşları yakın bir gelecekte gökyüzünde görmemiz mümkün olmayabilir. Doğa Derneği, yaşadığımız dünyanın ayrılmaz bir parçası olan kuşların daha yakından anlaşılması ve doğal yaşam alanlarının korunması için yürüttüğü çalışmalara devam edecek.”

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Ekoloji

Hafta SonuKültür-SanatManşet

[Babil’den Sonra] Suren Asatryan İstanbul’da

26 Kasım Pazar, saat 19.00’da Suren Asatryan ve arkadaşları Bakırköy’de, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde İstanbullu sevenleriyle bir kez daha buluşacak. Konserde Muammer Ketencoğlu, Göktuğ Çelik ve Volkan Üncivez de çalgılarıyla Suren Asatryan’a eşlik edecekler.

Konser öncesi Suren Asatryan’ı Açık Radyo’ya konuk ettim. Suren ile müzik yaşamını, konseri ve daha birçok konuyu konuştuk.

Suren’i 1990’lı yılların ortalarında tanıdım. Açık Radyo’nun da ilk yıllarıydı. O günlerde Muammer Ketencoğlu, onu “Tuna’nın Beri Yanı” programına konuk etmişti.

1994 yılından sonra sık sık İstanbul’a geldi ve 7 albümü Türkiye’de yayımlandı. Şenol Filiz, Birol Yayla, Erkan Oğur gibi birçok Türkiyeli sanatçıya albümlerinde duduğuyla eşlik etti, birçoğuyla konserler verdi.

Asatryan’ın babası müziksever bir polismiş. Üç çocuğuna müzik aşkını çok küçük yaşlarda aşılamış. Abisi Gagik,  garmon ve kemençeyi, kız kardeşi Anuş kanunu seçmişler. Suren de duduğu seçmiş. İlk hocası Vace Hosepyan’ı 16 yaşındayken yaz okulunda tanımış.  Hosepyan ona bir duduk vermiş ve dört gün süre tanımış. Çalışmaya başlamış ve dördüncü günün sonunda onu dinlemiş ve umut görüp ders vermeye başlamış.

Asaduryan, Erivan Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü’nde okurken bir taraftan da profesyonel müzisyen olarak çalışmaya başlamış. Henüz 17 yaşındayken müzikal yeteneğiyle ünlenmiş. Rusya’da ve Avrupa’da çeşitli konserler vermiş. Kısa bir süre sonra Ermenistan Halk Müziği Orkestrası’na kabul edilmiş. O sırada 20 yaşındaymış. Yedi yıl bu orkestrada solist sanatçı olarak çalışmış.

Sonra konservatuvar eğitimi almaya karar vermiş. Erivan Tiyatro, Edebiyat ve Müzik Akademisi’ni bitirmiş. Orada klarinet çalmayı da öğrenmiş. Ermenistan’da bir albümü yayımlanmış. Film müziklerinde yer almış. Zaman içerisinde heykel çalışmaları müziğin gerisinde bir hobi olarak kalmış. Eşi Asmik konservatuvar mezunu bir piyanist. Kızı Agata ise konservatuvarda piyano öğrencisi. Oğlu Hasmik ise müzik dışında bir yolu izlemiş ve hukukçu olmuş. Dayıları ve amcalarında da müzikle uğraşan insanlar varmış. Müziğin, tanrının bu aileye verdiği bir yetenek olduğunu düşünmeden edemiyor.

Ona göre “Müzik tanrının dilidir ve bizler onun diliyle konuşup, anlaşıyoruz”. Halklar arasında barışın, saygının, sevginin kurulmasında, ön yargıların aşılmasında müziğin çok önemli bir işlevi olduğunu düşünüyor. Hep bu yola hizmet etmeye çalışmış. Dünyada tanınan en önemli duduk sanatçılarından olan Asatryan, bütün nefesli sazların atası olarak gördüğü ve Nuh’dan beri bilinen dudukun bütün dünyada tanınması, benimsenmesi ve sevilmesi için çabalamış. O da bugün hala ustaları Markar Markaryan, Vaçe Hosepyan ve Civan Gasparyan’ın açtığı yoldan devam ediyor.

Günümüzde dudukun usta-çırak ilişkisi içinde geliştirilebilecek bir çalgı olduğunu düşünen sanatçı, konservatuvar eğitiminin tek başına yetmeyeceğini düşünüyor. Kendisini izleyen, takip eden gençlerin varlığını önemsiyor. Onlara öğretmeye ve diğer ustalardan öğrenmeye halen devam ediyor. Bir oktavlık ses dizinine sahip on delikli bir çalgı olduğu halde, onu çalmanın çellodan, klarinetten daha zor olduğunu ve öğrenmenin yaşam boyu süren bir uğraş olduğunu düşünüyor.

Ona göre dinleyenin ruhunda güzellikler yaratan duduk, çalanın ruhunda da güzellikler yaratıyor. Duduk çalmak için gerçekten yaşamanın ve aynı zamanda iyi müzisyen olmanın şart olduğunu düşünüyor. Duduk üzerinde notaları arayıp bulmanın pek de kolay bir iş olmadığını, bunun için çok çalışmanın gereğini vurguluyor.

Suren Asatryan, dudukun üretiminin kolay olmadığını vurguluyor. Bu çalgının en makbulü kayısı ağacından yapılırmış. Artık meyve vermeyen yaşlı ağacın güneş alan kısımları kesilir, uzun yıllar güneşin altında bekletilirmiş. Sonra tuzlu suya doyurup, delikleri açılırmış. Sonra yine suda bekletilirmiş. Ağızlığı ise kamıştan yapılırmış. Buz tutmuş gölden kafasını uzatan çiftleşen kamışlar seçilirmiş. Erkek kamıştan kalın ses vereni, dişi kamıştan da tiz ses vereni yapılırmış. Sonra bu kamışlardan hazırlanan ince zarlar soyulup, biçim verilip gövdeye oturtulurmuş.

Suren’in bugün kullandığı dudukun 50 yaşında olduğunu da programda öğrendim. Tabi insanı kimi zaman hüzünlendiren, kimi zaman coşturan bu sesi çıkarmak için dudukun kaliteli olması tek başına yetmiyor. Çalanın tanrısal bir enerjiyi de edinmesi gerekiyor. İkisi birleşince de dinlemeye doyulamayan, insanın insanlaşma tarihini, mücadelesini de anımsatan o mistik ses ortaya çıkıyor.

Suren Asatryan ve arkadaşları 26 Kasım Pazar günü saat 19.00’da Bakırköy, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde İstanbullu sevenlerinin karşısına çıkıyorlar. Bugün Ermenistan’dan müzisyen arkadaşları Gevorg Khachatryan, Gagik Hakhverdyan, Sargis Davtyan, Loris Nıkoghosyan ve Argam Nıkoghosyan da İstanbul’a geldiler. Konserde Muammer Ketencoğlu, Göktuğ Çelik ve Volkan Üncivez de yer alacaklar.

Suren Asatryan İstanbullu müzikseverleri konsere davet ediyor.

 

Ercüment Gürçay

Kategori: Hafta Sonu

ManşetYerel

Avrupa’nın ve Anadolu’nun en eski yazılı belgesi Acemhöyük’te bulundu

Anadolu’nun bilinen en eski yazılı belgesi, Aksaray ilindeki Acemhöyük kazılarında bulundu. “Kaya kristalinden” bir parça üzerine kazınmış, tek satırlık bu yazıt; yalnız Anadolu’nun değil, Avrupa’nın da var olan en eski yazılı belgesi konumunda…

Tuz Gölü’nün güney kıyısında kurulmuş olan Acemhöyük, Anadolu’nun en eski krallık merkezlerinden biri. Bu merkez (800×700 m) boyutlarında bir tepe ve onu çevreleyen bir aşağı kentten oluşuyor.

Cumhuriyet’ten Sergen Çirkin’in haberine göre, tepe, söz konusu krallığın “akropolü” konumundaydı ve yönetici sınıf burada yaşıyordu. Tüccarların ve halkın yaşadığı aşağı şehir ise bir çeşit uluslararası pazaryeriydi. İlk kez 1962 yılında Prof. Dr. Nimet Özgüç’ün başlattığı Acemhöyük kazılarını, 1989’dan bu yana Prof. Dr. Aliye Öztan yürütüyor.

Bir Ortadoğu metropolü

Kuruluşu yaklaşık 4 bin 500 yıl önceye dayanan Acemhöyük’te, toplam 12 arkeolojik tabaka saptandı. Prof. Özgüç ve Prof. Öztan, yaptıkları kazılardan elde ettikleri sonuçları, yazılı tarihsel belgeler ile kıyaslayıp Acemhöyük’ün, antik “Puruşhattum” kenti olduğunu ortaya çıkardılar.

Kente ilişkin ilk bilgiler, Akad Devleti’nin (Güney Irak) kurucusu Sargon’un zaferlerini anlatan “Şartamhari (Savaş Kralı)” tabletlerinde geçiyor. Tabletteki anlatıma göre, Puruşhattum’da çalışan tüccarlar, kentin yerel kralını büyük kral Sargon’a şikâyet ediyorlar. Bunun üzerine Sargon, Irak’tan Toros Dağları’nı aşarak Anadolu’ya girerek, kenti ele geçiriyor.

Anadolu’nun bilinen en eski yazılı belgesi

Eski Ortadoğu’da tüccarlar, değerli malların ölçümü için hassas bir biçimde hazırlanmış “ağırlıklar” kullanıyorlardı. Anadolu’nun önemli ticaret merkezlerinden biri olan Acemhöyük’te de değişik malzemelerden yapılmış, çok sayıda “ağırlık” bulundu. Ancak geçen yıl açığa çıkarılan bir örnek, kazı heyetinde ayrı bir heyecan yarattı. Çünkü bu ağırlığın üzerinde çivi yazılı bazı işaretler vardı.

“Kaya kristalinden” yapılmış olan “ağırlık”, Erken Tunç Çağı’na ait bir yapının içinde ele geçti. Bu yapının bulunduğu ta- Sergen ÇİRKİN Ark eolog baka, “Karbon 14” ölçümlerine göre İ.Ö. 2250 yıllarına tarihleniyor. Dolayısıyla, bu tabakada açığa çıkarılan bu kristal ağırlık, gerek Anadolu’nun, gerek tüm Avrupa’nın bilinen en eski yazılı belgesi durumuna geçiyor.

Prof. Öztan, yazıtın okunmasına yönelik çalışmaların, çivi yazısı uzmanlarınca hâlâ sürdürüldüğünü belirtiyor. Ağırlık üzerindeki işaretlerin yeterince okunaklı yazılamamış olması, yazıtın çözümünü zorlaştırıyor.

Bu nedenle yazıtın yerel bir Anadolu dilinde mi, yoksa dönemin uluslararası dili olan Akatça mı yazılmış olduğu henüz anlaşılabilmiş değil… Ancak her ne olursa olsun 10,4 gr. ağırlığındaki bu küçük buluntu, “Anadolu’nun bilinen en eski yazılı belgesi” unvanını şimdiden kazanmış durumda…

Ortadoğu’nun gümüş kenti

Kuzey Irak’taki Asurlu tüccarlar, günümüzden 4 bin yıl önce, Anadolu’da uluslararası pazarlar kurmuşlardı. Asurlu tüccarlar Anadolu’ya lüks kumaşlar ve kalay getiriyor, Anadolu’dan ise Asur’a gümüş götürüyorlardı. Yukarıda sözü edilen “ağırlıklar” işte bu tip alışverişlerde gümüş gibi değerli malların ölçümünde kullanılıyordu. Çivi yazılı tabletlere göre, Asurlu tüccarlar arasında Puruşhattum gümüşü oldukça ünlüydü. Pek çok tüccar, elde ettiği tüm kazancını iyi kaliteli Puruşhattum gümüşüne çevirerek Asur’a dönüyordu.

Bu uluslararası ticaret sayesinde giderek zenginleşen Puruşhattum kralları, yaldızlı fildişi mobilyalarda oturuyor, kristalden ya da “obsediyen’den (volkanik cam)” yapma vazolar kullanıyor, ithal Mezopotamya kumaşından elbiseler giyiyorlardı.

Günümüzün kargo etiketleri

“Silindir mühürler” ve bunlara ait “mühür baskıları” eski Ortadoğu’nun ekonomi tarihi hakkında çok önemli bilgiler verirler. Çünkü ticareti yapılan malların çoğu, günümüze dek ulaşamamışlardır. Ancak söz konusu malların paketi üzerine yapıştırılan “mühür baskıları”, binlerce yıl kolaylıkla korunabilmiştir.

Eski Ortadoğu’da tüccarları, gönderecekleri paketin üzerine bir parça yaş çamur yapıştırıyor ve bu çamura kendi isimlerinin yazılı olduğu mührü basıyorlardı. Bu baskılar, bir anlamda günümüzün “kargo etiketleri” görevini görüyordu.

4 bin yıl öncenin süper güçleri

Acemhöyük’te ele geçen mühür baskıları, kentin Ortadoğu ticaretinde ne denli işlek bir merkez olduğunu gözler önüne seriyor. Bunlar arasında: Kuzey Irak’taki Asur kralı I. Şamşi Adad’a, Suriyeli bir prenses olan Nagihanum’a ve Kargamış kralı Aplahanda’ya ait örnekler bulunuyor. Adı geçen tüm bu kişiler, 4 bin yıl önce dünya ticaretini yürüten süper güçlerdi…

(Cumhuriyet)

Kategori: Manşet

Hafta SonuManşet

Ege’nin kadın balıkçıları

Halikarnas Balıkçısı der ki Akdenizlilere göre güneş Akdeniz’in doğusundan doğar, Afrodit de Akdeniz köpüklerinden şafakla birlikte denizden çırılçıplak doğmuş, vücudundan akan sular inci taneleri olarak deniz akmış. Anaerkil Anadolu’nun tanrıçası Afrodit… Anadolu’nun kadın yüzü, Ege’nin kadın balıkçıları ve yıllardır kadın balıkçılarla çalışan genç bir akademisyen, Huriye Göncüoğlu.

Fotoğraf: Huriye Göncüoğlu Kadın balıkçılar için deniz, yuva demek.

Fotoğraf: Huriye Göncüoğlu
Kadın balıkçılar için deniz, yuva demek.

Göncüoğlu, lisans eğitimimi su ürünleri ve balıkçılık üzerine yapan, öğrencilik hayatı balıkçılarla geçmiş genç bir akademisyen. Kendi deyimiyle balıkçıların teknelerine, evlerine, sofralarına konuk olmuş. İspanya’da “balıkçılık yönetimi” üzerine yüksek lisans yaparken balıkçılık sosyoloji ve antropolojisi derslerinde kadın balıkçılar ve aileleri, kadın balıkçı dernekleri hakkında bilgiler aldıktan sonra Türkiye’deki kadın balıkçılar ve örgütlenme eğilimleri hakkında çalışmaya karar vermiş. Göncüoğlu “Resmi kayıtlarda kadın balıkçılara ait veri yok, ancak biz kadın balıkçıların varlığını biliyoruz. İstedik ki balıkçılığa emek veren kadınların varlığı herkes tarafından bilinsin. Onlara yurtdışında verilen değer Türkiye’de de verilsin. Onlar da varlıklarını gösterebilsinler ki genç nesil bu olumlu durumdan etkilensin, kendilerini anneleri gibi çaresiz hissetmesin, hayatlarında olumlu seçenekler olsun” diyor. Akademik amaçlarla başladığı çalışmalarında zamanla o kadın balıkçıların, kadın balıkçılar onun hayatının bir parçası oldu. Huriye Göncöoğlu bu dönüşümü şöyle anlatıyor:

Fotoğraf: Huriye Göncüoğlu Kadın balıkçıların şair çocukları...

Fotoğraf: Huriye Göncüoğlu
Kadın balıkçıların şair çocukları…

“Balıkçılardan biri olmak, evlerinde kalmak, teknelerini paylaşmak onların anılarında yer almak, büyük sorumluluk da getiriyor. Sizinle paylaşılan keyifli muhabbette onlarla beraber gülüyorsanız, onların yaşadığı bir probleme de kayıtsız kalamazsınız. Yaptıkları iş kolay bir iş değil. Yıllardır yaz, kış demeden tekne üzerinde denizde çalışıyorlar. İlk avladıkları balık, balıklarını satmak için söyledikleri şarkı, av sonrası teknelerinde işlerini bitirdikten sonra bir araya gelip yaptıkları muhabbet gibi keyifli hikayeler yanında çocuğu denize düşen ya da yeni doğmuş çocuğunun üzerine teknede kaynar su dökülüp ölen,  Alzheimer hastası ana-babasını ava gitmek için gecenin bir yarısında evde yalnız bırakan ve geçimi için tek başına balıkçılık yapan, sürekli su içinde olduklarından hastalıklar geçirenlerinki gibi insanın içini burkan hikayeler var. Her şeye rağmen kadın balıkçılar denize her zaman şükrediyor. Kadınlar, denizden kazandıkları ile yuva kurmuşlar, çocuklarını büyütmüşler, düğünlerini yapmışlar. Deniz onlar için sadece geçim kapısı değil, onlar için bir ev. Bu aşamaya kadar beni yüreklendirenler hep balıkçı aileleri oldu.” Toplumsal cinsiyet çalışmalarının belki de en kritik meselesi, ‘kadının farkedilmesi ve takdir edilmesi’. Ege’nin Kadın Balıkçıları Projesi’nin başarısını da buna bağlayabiliriz. Göncüoğlu bir kadın balıkçının “Daha önce dışarından biri gelip, biz kadınlara, nasılsınız, bir ihtiyacınız var mı? diye sormadı. Teşekkür ederiz” dediğini, bir başkasının “Malzeme yardımı gibi şeyler istemiyorum, bize plaket verdiniz ya o yeterli” dediğini söylüyor.

Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği 21 kişiyle başlayan proje bugün 70 kadın balıkçıya  biraraya getirdi.

Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği
21 kişiyle başlayan proje bugün 70 kadın balıkçıya biraraya getirdi.

Proje kapsamındaki eğitim faaliyetine kadın balıkçıların çocukları da katıldı. Çocuklar annelerini toplum içinde konuşan, istediklerini ifade eden, balıkçılık mesleğini yaptıkları için alkışlanan, plaket ile ödüllendirilen değerli kişiler olarak gördüler. Kadın balıkçılar meslekleriyle, çocukları da anneleriyle gurur duydu. Çocukların annelerine ve mesleklerine bakışları değişti. Akdeniz Koruma Derneği (AKD) bir ilki başarıp kapalı toplum örneği olan balıkçı ailesini, kadın balıkçıları tek bir çatı altında toplamayı başardı. Bu da aslında kadınların değişimi ve farklılığı istediklerini gösteriyor. Su ürünleri kooperatifi artık sadece erkeklerin değil

Huriye Güncüoğlu

Huriye Göncüoğlu

Huriye Göncüoğlu, proje başlangıcında kadın balıkçılarla yaptığı görüşmelerde kadın balıkçıların su ürünleri kooperatifini “erkek alanı” olarak tarif ettiklerini, proje faaliyetlerinin uygulanması ardından yaklaşım ve görüşlerin değiştiğini söylüyor: “Su ürünleri kooperatif başkanlarının kadın balıkçıların kooperatif bünyesine dahil olmaları konusundaki olumlu konuşmaları ve dünyadaki örnekleri öğrenmeleri, kadınların düşüncelerini değiştirdi. Eğitimde verilen “kadın balıkçıları neden önemsiyoruz, deniz ekosistemini tanıyor muyuz, balıkçılık yaparken nelere dikkat etmeliyiz, dünyada ve Türkiye’de kadın balıkçılar, İtalyan kadın balıkçı kooperatifi La PescaRosa” gibi derslerin de önemli etkisi ve katkısı oldu.”

Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği Huriye Göncüoğlu kadın balıkçılara dünyadaki kadın balıkçıları anlatırken...

Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği
Huriye Göncüoğlu 21 kadın balıkçıyla başladığı projede bugün 70 kadını biraraya getirmiş durumda.

Birçok sektörde olduğu gibi Türkiye’de balıkçılık konusunda da toplumsal cinsiyete dayalı bir veri toplama anlayışı yok. Bu durumda, örgütlenmeye, yasal düzenlemeye de toplumsal cinsiyet bakış açısının yansıması mümkün olmuyor. Yalnızca Türkiye’de değil dünyada da yaşam biçimi, çalışma şartları, yönetim ve yapılanma şekilleri, kadının katılımı göz ardı edilerek oluşturuluyor. Gene de Güney Amerika, Batı Afrika ve Hindistan gibi kadın balıkçıların balıkçılık yönetiminde yer almasına yönelik birçok çalışmanın yapıldığı ülkeler var. Bu açıdan bakıldığında AKD, Türkiye’de bu kapsamdaki tek çalışmayı yürütüyor. Ege’nin Kadın Balıkçıları Projesi ile amaç, kadın balıkçıların denizlerimizdeki varlığını sürdürmesine yardımcı olmak, yapısal değişikliklere giden yolda öncülük yapmak. Çünkü kadın balıkçıların durumuna bakıldığında, mesleki örgütlenmelerde (örneğin; su ürünleri kooperatiflerinde) yeteri kadar temsil edilmediği, hemen her konuda sürekli geri planda kaldığı ve mesleki anlamda yok sayıldığı, deniz koruma alanı yönetimi ile ilgili toplantılarda ve karar alım süreçlerine katılım göstermedikleri görülüyor. Bu nedenle, balıkçı kadının hem meslekte devamlılığını sağlamak, hem de mevcut durumunu iyileştirmek ve geliştirmek için balıkçılık politikalarında bazı yasal düzenlemeler yapılması gerekiyor. Kadın balıkçıları desteklemek geleneksel balıkçılığı da desteklemek demek Huriye Göncüoğlu’na göre “Toplumsal cinsiyet farkındalığı kırsalda olduğu gibi balıkçılarda da düşük. 8 Mart onlar için her hangi bir gün. İstisnalar illa ki vardır ama hayatlarında kadın olmanın önemini ve değerini hiç hissetmemişler.” Bu ve benzeri projeler, bu yaklaşımı değiştirip her mecrada kadının kendi değerini anlamasını sağlayacak, mücadelesine destek olacak. Sayısı, yeri belli olmayan kadın balıkçıların bu projeyle görünürlükleri arttı. Onların görünürlükleri, bilinirlikleri arttıkça geleneksel aile balıkçılığına da destek verilecek. “Çünkü kadın balıkçılara destek olmak demek sadece kadınlara değil denizlerimin en önemli değeri geleneksel avcılık yapan küçük ölçekli balıkçı ailelerine destek olmak demek. Kadın ailenin temelini oluşturuyor, kadına verilen destek çocuğuna, eşine, komşusuna ve köyüne dağılıyor. Projemiz bir başlangıç, daha geniş kitlelere ulaşmak için desteğe her zaman ihtiyacımız var.” diyor Göncüoğlu.

Fotoğraf: Huriye Göncüoğlu  Projenin sonraki aşaması denizden koparmadan kadınlar için yeni fırsatlar yaratmak

Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği
Projenin sonraki aşaması için hedef, denizden koparmadan kadınlar için yeni fırsatlar yaratmak

2007’de yüksek lisans tezi olarak başlayan çalışma, 2012’de 21 kadını kapsayan bir projeye dönüşmüş. 2013’te bu sayı 70’i bulmuş. Huriye Göncüoğlu’nun sonrası için planı kadın balıkçılar ve dolayısıyla balıkçı aileleri için alternatif gelir kaynakları yaratmak. Hedef, kadınların denizden kopmadan yine balıkçılık yaparak mesleklerini devam ettirebileceği fırsatlar yaratmak. “Daha önce denenmiş, yurtdışında örnekleri olan balık soslarının yapımı işine başlamak istiyoruz. Sosların yapımını ve üretimini kadın balıkçılara aktif olarak öğretecek olan eğitmenler hazır, kadın balıkçılar ve kooperatif ortakları istekli, malum seçim dönemi, belediyelerin şu an için öncelikleri farklı olduğu için beklemedeyiz. Ayrıca kadın balıkçılara yönelik ve onların yararlanabilecekleri bir mikro-kredi taslağı üzerine de çalışacağız.” Ege’nin kadın balıkçılarına ve Huriye Göncüoğlu’na rastgele diyoruz! (Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Sınırlarım kalktı benim – Hülya Tosun

Sınırlarım kalktı benim. Öyle güzel, öyle kendiliğinden oldu ki. Örneğin Beyrutta tanıştığım Rima’yla, İstanbul’dan Fas’a uçtuk biz. Arjantin’den gelen Ekvador’lu Margarita’yı da alıp Sahara çölünde dans ettik. Bir gece yarısı, kum tepesinin zirvesine tırmanıp el ele tutuşup yıldızları seyrettik ve aşka dair bir dilek tuttuk biz…  İzmir’li Gül, Beyrut’lu Rima, Ekvador’lu Margarita, Fas’lı Said ve ben… Sınırlarım kalktı benim. Öyle güzel, öyle kendiliğinden oldu ki…

34 çöl...

Sakarya’nın küçük bir köyünde doğdum. Yaşadığım çevrede, kimselerde seyahat alışkanlığı olmadığından, uzun yıllar, başka diyarlara gidebilmenin tek yolunun Almanya’ya çalışmaya ya da Mekke’ye hacca gitmek olduğunu sandım.

İlk, tek başıma yolculuğum, -annemin tüm itirazına rağmen- 16 yaşındayken Dokuz Eylül Üniversitesinde  okumak üzere İzmir’e yaptığım yolculuktu.O dönemler, yurt dışına başka sebeplerle de çıkılabildiğini öğrendim ama benim için seyahat hala şehirli ve zengin insanların yapabileceği bir şeydi.  Okul bittikten sonra, bana öğretilen “sanal mecburiyetler” sebebiyle, en sevmediğim bütün işleri yaptım; bankacılık, finans, muhasebe.

Buket Uzuner’in kitabından, interrail diye bir şey olduğunu duyduktan tam on yıl sonra, çalıştığım şirketin tarihindeki en uzun yıllık izni kopartıp, bir interrail bileti ile 5 ülkeyi gezdim ve işte böylece kapıldım gezginlik virüsüne. Sonrası, her bir resmi tatil, hafta sonu tatili ve yıllık izinlerde uçak, tren bileti kovalamak ve yeni yerler keşfetmekle geçti. Herhangi bir tura katılmaksızın, kendi planladığım gezilerle şu ana kadar 19 ülkeyi ve Anadolunun pek çok ilini gezdim. Misafirperverlik ağları sayesinde birçok gezginle tanıştım ve birçoğunu da evimde ağırladım.

İnanmadığım işlerde çalışmak ve sadece kısıtlı zamanlarda seyahat edebilme özgürlüğümün olması öyle canıma tak etti ki, bundan tam bir yıl önce, hiçbir birikimim olmaksızın işimden ayrıldım. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz yolculuk için, küçük bir fon bulup, bir arkadaşımla yola çıktık. Bana bu yolculuğun amacını sorduklarında bildiğim bir tek şey vardı. Yalnızca bir kişiye bile, seyahat edebilmenin mümkün olduğunu gösterip, yola çıkma cesaretini verebilirsem benim için değerdi.

Eşe dosta haber uçuruldu, arkadaşlar, arkadaşların arkadaşları, onların da kuzenleri, teyzeleri, asker arkadaşları, anneleri derken, armağan ekonomisinin kralını yaşadığımız ve her bir anına şükrettiğimiz yolculuğumuz başladı.  Bohçamda Anadolu ismini verdiğimiz bu yolculukta, üç ay boyunca Anadolu’daki köyleri dolaşıp, misafir olduğumuz köyün hikayelerini dinledik. Kendi yol hikayelerimizi hem büyüklerle hem de küçüklerle paylaşıp, çocuklarla çeşitli etkinlikler yaptık ve her köydeki etkinlik sonrası, çocukların yazdığı mektupları, bir sonraki köyün çocuklarına taşıdık.

Siirt Bağgöze küyünde Mevlide ablanın evinde iki dil iki bavul ile bir hafta

35 köy

İşte bu yolculuğun duraklarından birinde düştü yolumuz Siirt’in Bağgöze köyüne. Bir yakını telefon edip Mevlide ablaya, sadece, “bir misafirimiz var ilgilenir misin?” dedi. Dünyanın en güzel gülümsemesiyle karşıladı bizi Mevlide abla. Aynı dilde (!) hiç konuşamadık ama o güldükçe evimiz oldu evi. Hatice, yüksekokulu yeni bitirmiş kızı, tercümanımız ve can yoldaşımız oldu o bir hafta boyunca ve bir gün, son sınıftaki kuzeni Evin’le karşımıza geçip; “Burcu Abla, Hülya Abla biliyor musunuz? Küçüklüğümüzden beri en büyük hayalimiz, sadece ikimiz yola çıkıp Türkiyeyi gezmekti. Şimdi sizi gördük ya, biz de yapabiliriz…” dedi.

Bugünlerde, yeni bir seyahat düşlüyorum. Judith Liberman’ın atölyelerinde duyduğum ve yaşayarak öğrendiğim bir şey var; “Hikayelerin gücü!“. “Dünyanın duyduğu hikayeleri değiştirebilirsek, dünyayı da değiştirebiliriz” der sevgili Judith. İşte ben de, baharla birlikte yeniden yola çıkıp yine Anadolu’yu gezmek ve farklı şehirlerdeki Çocuk Hastanelerini ve Sevgi Evlerini ziyaret etmek, çocuklara masallar, hikayeler ama en çok da yol hikayeleri anlatmak istiyorum. Rotayı belirleme eşe dosta haber salma aşamasındayım henüz, belki yakında karşılaşır yollarımız…

Malta’dan Anadolu’ya, Japonya’dan Ekvador’a

Gezginler bilir, bir kez kaptıysanız o virüsü şayet, birçok yol fırsatı tesadüfen(!) önünüze çıkar ve mucizeler de olur. 2009 yılında, ilk işsizliğim(!)de, Malta’da yaşayan arkadaşım Soner’den bir telefon almıştım. “Hülya tam senlik bir seyahat yapıyoruz, haydi hazırlan!”

36 toni

Malta’da bir grup amatör bisikletçi, her yıl gönüllü bir organizasyon yapıyorlar. Aylar süen yoğun antremanlardan sonra, her yıl farklı bir ülkede/ülkelerde yaklaşık 2.000. kilometre yol yapıyorlar. Lifecycle chalenge adı verilen bu etkinlik sonrası toplanan bağışlar, böbrek hastaları yararına kullanılıyor. İşte bu ekibin 2009 yılındaki rotası İstanbul’dan Şam’a idi ve ben de Soner sayesinde hiç tanıdığım 18 bisikletçi ve 17 destek ekibi üyesiyle ülkeyi baştan başa geçip, elden geldiğince ekibe destek olmaya çalışmıştım.Yolculuğun sonunda tam bir aile olmuştuk, bu hiç gitmediğim ülkenin hiç tanımadığım insanlarıyla. İşte, bu yıl sonbaharda aynı ekip bu kez de Japonya’ya gitmeye hazırlanıyor. İhtiyaç duyarlarsa şayet,  bendeniz de yeniden kendileriyle olmaya ve destek sunmaya niyet ediyorum.

Ne diyordum, mucizeler… Hani o, Sahra çölündeki kum tepesinde el ele tutuşulup tutulan dilek var ya… Geçenler’de Margarita’dan aldık haberini. Dileğimiz kabul olmuş ve sevgili Margarita Temmuz ayında evleniyormuş. Yeni bir mucize olur da Ekvador’a uçmanın bir yolunu bulabilirsem, Temmuzda gidip orada olmak, ve düğünde Beyrutlu Rima, Ekvador’lu Margarita ve İsviçreli müstakbel damatla halay çekmek, düğün sonrası gelin ve damatın arkadaşlarıyla yağmur ormanlarında kamp yapmak  istiyorum… Sınırlarım kalktı benim. Öyle güzel, öyle kendiliğinden oldu ki…

13 Hülya Tosun

 

Hülya Tosun

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

YazarlarYeşeriyorum

“Her yer Taksim” mi acaba? – Berkay Atik

Parktaki olayların patlak vermesiyle bir süre ertelediğim Kuzey Anadolu çiftçi ziyaretlerime, parkın sakinleşmesi üzerine 11 Haziran sabahı yola çıkaracak başladım. O gün parka polis tarafından ikinci şafak baskını yapıldı. Aklımı ve kalbimi İstanbul’da bırakarak çıktığım yolculukta Zonguldak’tan Kars’a uzanan rotamı zor da olsa tamamladım. Bu yazıda çiftçilerle tarım üzerine konuştuklarımı değil, Gezi olaylarının kırsaldaki yansımalarına dair izlenimlerimi anlatacağım.

Ben köy köy dolaşırken İstanbul’da, Ankara’da kıyamet kopuyordu. Kastamonu’nun bir köyünde misafir olduğum evde biz sofranın başındayken televizyonda tahmin edebileceğiniz renkte Gezi haberleri dönüyordu. Buraya kadar çok şaşırtıcı değildi ama durumun vehametinin ilk sinyalini sofrayı kuran sevimli ev sahibesinin ağzından çıkan şu dikenli kelimelerde gördüm: Terörist bunlar, terörist! Eşi de farklı düşünmüyordu; dış mihraklar, düzeni bozanlar, kaldırım taşları, vs. Ertesi gün oradan ayrılıp doğuya doğru yola koyuldum, köy kasaba ilerledim. Ne acı ki gittiğim hemen hemen her yerde manzara aynıydı, dillerde hep aynı kelimeler:

“ağaç bahane, bunların derdi başka!”

“ülkenin gelişmesini istemiyorlar, ülkeye zarar veriyorlar, kırıp döküyorlar”

“3. köprü, havalimanı, kanal İstanbul projesi yabancıların işine gelmiyor, bu eylemciler onların maşası”

“dış mihrakların oyunu”

Kısacası, gittiğim köy kahvelerinde okunan gazeteler, evlerde hiç kapanmayan televizyonlar, minibüslerde açık radyolar ve her gün her yerde aynı mesajları yineleyen Başbakan olayları nasıl anlatıyorsa köylü de olayı öyle kabul ediyor, çevresindekilere aynı cümlelerle aktarıyordu. Üstelik bahsettiğim köylüler arasında AK Parti’ye oy vermeyen, hatta Başbakan’ı sevmeyenler de vardı ama bu eylemlerden hepsi bıkmıştı ve alternatif bir ses olmadığı için duyduklarına inanıyorlardı.

Ethem’den, kırmızılı kadından, Kordon’da durup dururken polis dayağı yiyen genç kız ve oğlandan, evlerin içine kadar atılan gaz fişeklerinden, kask numarası kapalı polislerden, eli sopalılardan, tacizlerden, yaralamalardan, yerde tekme tokat dövülenlerden, keyfi gözaltılardan, işkenceden, Dolmabahçe’de camide yaşananların gerçek yüzünden ve daha nice gerçekten haberleri yoktu. Çünkü sosyal medya buralara uğramamıştı. Bir süre kendimi inanılmaz çaresiz, üzgün ve öfkeli hissettikten sonra silkelendim ve “bundan sonraki duraklarımda medya ben olacağım” dedim. Girdiğim her ortamda Gezi gerçeğini anlatmaya çalıştım. “Şöyle olmuş, böyle olmuş” diye kulaktan kulağa çarpıtılarak ve şişirilerek anlatılan lafları duydukça “durun, ben oradaydım, size ilk ağızdan anlatayım” diyerek konuştum da konuştum. Anlattıklarım genelde kafaları karıştırdı, çünkü şimdiye kadar kimse bu abilerime Gezi bostanını, parktaki teyzeleri, çocukları, şenlik havasını anlatmamış, göstermemişti. “Hayır” dediğimiz AVMleri, HESleri, madenleri, nükleer santralleri, köprüyü, havalimanını, vs niye sakıncalı bulduğumuzu kimse onlara tam olarak açıklamamıştı. İşte bu yüzden bu projelere hayır diyenler, kırsaldaki insanımızın gözünde kalkınmaya, gelişmeye, refaha karşı duran, sokağa döküldüğünde ise kutsal devlet nizamına tehdit unsuru içeren kaka insanlar hâlâ…

“Her yer Taksim”i gerçek kılmak, dönüşümü kitleselleştirmek istiyorsak İstanbul dışına, Anadolu şehirlerine, kasabalarına, köylerine bizzat gidip olanı biteni, dış mihrakların, faiz lobisinin veya partilerin değil sadece ve sadece doğanın haklarının savunucusu olduğumuzu, “hayır” dediğimiz projeleri neden ülkemiz ve doğamız için doğru bulmadığımızı herkesin anlayacağı bir dilde anlatmak zorundayız.

Berkay Atik

Kategori: Yazarlar

Yazarlar

Anadolu doğası, Emek sineması – Sinem Demir

Emek sinemasının başına gelecekleri, 3 yıldır Anadolu’nun vadilerine reva görülenlere birebir tanık olan biri olarak, acı içinde öngörebildim.

Bir metropolde küçük burjuva hayatı yaşayıp giderken, Anadolu’daki köklerine yaşatılan ağır hasarları fark etmiş ve o köklere doğru çekilmiş insanlardan biriyim. ‘Aklım başımda, işim gücüm yerinde, hümanist ve doğrucu bir hayat duruşum var’ der, geçinir giderdim. Derken, ‘doğa’ derken bile kendimize yabancılaştırdığımız, kültürün, nefes alıp vermenin en temel değeri olan yaşam kaynaklarının başına getirilenleri gördüm, gördük. Başlarda delirmiş gibiydim, günün 24 saati bu olanlarla ilgili yapabileceklerimizi planlayıp duruyordum. Zaten bir süre sonra işimi, yaşadığım şehri tamamen bırakıp yollara düştüm, düştük.

Sanıyordum ki, bu olanları duyanlar koşup gelecekler Anadolu’ya; bir yerlerden başlayacaklar olan biteni gözleriyle görmeye ve arkası da gelecek. Hiç olmadı diyemem ama beklediğim gibi de olmadı maalesef. Bunda, bu çabalarımızın bir parçası olan ancak bu mücadelelerdeki varlıklarını kendi ihtirasları için kullanan, emeklerimizi hallaç pamuğuna çeviren kimi kentli insanların da payı var. Her neyse… Keşke daha güçlü olsaydı nefesimiz de, bu yıkımların hakikaten ne anlama geldiğini ve hepimizi ne kadar ilgilendirdiğini anlatabilseydik.

Belki anlattık da, dinleyeni az bulduk. Dinleyenlerin de çok azı, haykıran memleketlere yol alabildi. Gerçeklik ile kurgunun arasında şaşkınca debelenirken, şirketler yıktıkça yıktı. Bir ‘retweet’e boynu bükük ceylanlar gibi muhtaç olunan gerçeklikten ne çıkar ki… Ondan bile sıkılan, bir süre sonra görmezden gelenlerin bu denli ‘çoğunluk’ olduğu kitlelere, er geç kendi varoluşlarının da vinçlerle kazınacağını anlatmayı çok istedim. Hala da istiyorum.

Şirketler var artık, sizin en erdemlileriniz, en duyarlılarınız bile umurunda değil Erk’in. Gündelik hayatınızdaki doyumluluklarınız, en harika filmlere gidiyor oluşunuz, en dokunaklı tiyatro oyununu sergiliyor ya da izliyor oluşunuz da silikleşecek maalesef. Bu bir karamsarlık da değil biliyor musunuz; sizin şu anda yaşadığınız hayal kırıklıklarının en dibine vurup, bir şekilde yeniden hayata dönmüş biri olarak söylüyorum bunları.

Sizi temin ederim, bizlerin yaşadığı bu dönemde hala bir şans varsa, bunun tek yolu sizlerin artık yollara düşmesi.

Emek sineması veya Taksim için hala umut varsa, sizlerin Erzurum İspir’in köylerine, Artvin’e, Sinop Gerze’ye, Bitlis Peri Suyu’na veya Antalya Alakır vadisine gelmenizle mümkün olacak. Şehirlerdeki müzeleri gezip tur yapmanın ötesine geçmeden anlamanız imkansız.

Bir gece kalın Alakır vadisinde, durdurulmuş bir derenin ne demek olduğunu hissedin. Ya da Gerze’ye gidin, iki yıldır mücadele eden ve iki asır daha edebilecek insanların dirayetiyle güçlenin. Karşılıklı olacak her şey. Ve kentte yıkım, Emek sinemasıyla sınırlı kalmayacak. Sohbetler edilmeden, kibirden uzak bir ruh haliyle, arka sokakların ve bizi doyuranların gerçekliğiyle göz göze gelmeden, inanın olmayacak. Bir inanışla, o yola çıkmakla anlayacağız kalbimizdeki sönmüş ateşlerin yerini almış florans ışıklarını…

Ben yine söyleyeyim de, gerisi size kalmış. O vakitler gelir ve birden zırt diye uyandırıverir geç kalmış adımların acısı…

Herkes kendi hikayesini yazmaya veya yazmamaya devam eder.

Benim hikayemi soracak olursanız, Kuzeyde bir şehirde, bahçesi de olan bir evde yaşamımı sürdürüyorum. Yeniden işime başladım. Ekip biçmeyi öğrendim, hatta arsa aldım. Bir vadiye gidebilmek, kuş seslerine yakın olmak için emekli olmayı beklemedim. Güzel ve değerli memleketlerle bağlarım sürüyor. Yaşadığımı şimdi hissediyorum. Benim bir hikayem var. Umarım sizin de olur.

 

Sinem Demir

twitter.com/sinemdemir78

Kategori: Yazarlar

ManşetTürkiye

Siverek halkı hep bir ağızdan Ahmed Arif’in “Anadolu”sunu okuyacak

25 Eylül Günü Siverek’te yazarların sanatçıların katılımıyla bir şenlik-festival havasında Guinness yetkililerinin de tanıklığında bir rekor denemesi yapılacak.

Sivereklilerin Guinnes Rekorlar Kitabına girmeye çalışacakları bu denemede 30.000 Siverekli aynı anda Ahmed Arif”in “Anadolu” şiirini okumaya çalışacak. Sivereklilerin bu denemesi başarılı olur ve Guinness yetkilileri tarafından da onaylanırsa bir şiirin aynı anda en fazla sayıda kişi tarafından okunması kategorosinde rekor kırılmış olacak.

Siz de Siverek halkı ile aynı anda Ahmed Arif’in “Anadolu” isimli şiirini okumak isteyebilirsiniz diye bu ölümsüz şiiri sizinle paylaşıyoruz

ANADOLU

“Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?

Utanırım,
Utanırım fukaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak…
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu’yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri…
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda…
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?”

(Yeşil Gazete, Bianet)


Kategori: Manşet

Dış Köşe

Düşünce özgürlüğü insanlığa karşı işlenen suçları kapsamaz – Ragıp Zarakolu

Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’nda sadece bir holokosta, yani bir
soykırıma sahne olmadı. Bunu işleyen mantık, aynı zamanda 50 milyon
insanın hayatını yitirmesine neden oldu.
Bunun içindir ki orada ırkçılık, yabancı düşmanlığı en azından sözel
ve formal olarak demokratik sistem tarafından bir tehlike olarak
görülür (yani bizde olduğu gibi sosyalizm, farklı inançlar,
azınlıklar, misyonerlik vb. değil). Bunun için okullarda soykırım
konulu dersler verilir, ders kitapları nefret söyleminden arındırılır,
filmler yapılır, kitaplar yazılır.
Buna rağmen Avrupa’da ekonomik krizlerin, kazanılmış toplumsal
hakların yitirilmeye başlanmasının da etkisiyle, 1930’larda olduğu
gibi ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yükselme eğilimi göstermekte,
bunun siyasal arenadaki yansımaları da artmaktadır.
ABD’de ifade özgürlüğü anlayışı, ilke olarak her türlü sınırlamaya
karşıdır. ABD, aynı zamanda uluslararası savaş suçları ve bunların
yargılanmasına ilişkin Roma Sözleşmesi’ni de imzalamamıştır. Nitekim
ABD, 1948’de imzalanan BM Uluslararası Soykırım Sözleşmesi’ni de ancak
1986’da imzalamıştır.
Bu nedenle Avrupa’da Hitler’in ‘Kavgam’ adlı kitabı yayımlanamaz, Nazi
işaretleriyle dolaşılamaz. Fakat ABD’de bunlar mümkündür. Çünkü ABD
toprakları, Avrupa gibi hiçbir dünya savaşında yıkıma uğramamıştır.

Avrupa’da yasal adımlar
Soykırım ve nefret suçları, insanlığa karşı işlenen suçların övülmesi
ve propagandası, bu nedenle insan hakları savunucuları tarafından
‘düşünce ve ifade özgürlüğü olarak kabul edilmezler’. Soykırım ve
nefret suçlarına karşı olmak, aynı zamanda bir insan hakları
savunucusu olmanın kriteridir. Nitekim kurucularından biri olmaktan
onur duyduğum İnsan Hakları Derneği (İHD) 1985’te, 100 küsur yıllık
tarihi olan Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu’na üyelik
görüşmeleri yapılırken, kurumumuzun 1915 gerçekliğini kabul ettiği,
genel başkan yardımcısı olarak bizzat benim tarafımdan beyan
edilmiştir. 1993’te Ayşe Nur Zarakolu’nun yayımladığı Yves Ternon’un
‘Ermeni Tabusu’ adlı kitabının terör kapsamında yargılanması da
Türkiye’de insan hakları savunucularının ‘ilkeli’ oluşunun bir örneği
olarak kabul edilmiştir. Nitekim bu davaya ilişkin olarak
Ternon/Zarakolu davasına, eski Paris Barosu başkanını gözlemci olarak
yollamıştır. İHD, 1995’ten bu yana aynı zamanda azınlık haklarının da
ilkeli bir savunucusu olmuş, daha 1990’larda Ara Sarafyan gibi
araştırmacılara konferans verdirmiş, ilk 6-7 Eylül Olayları sergisini
ve Tuzla Kampı’nın kapatılması sergisini düzenlemiş; 2005’ten itibaren
de 24 Nisan’a ilişkin paneller düzenlemeye, açıklamalar yapmaya
başlamıştır. İki yıldan beri Cumartesi Anneleri’nin kayıplar
eylemliliğinde, kaybedilen Ermeni aydınlarından örneklere de sembolik
olarak yer vermektedir.
Bugün Avrupa’da ırkçı dalganın yeni bir boyutu da hedef alınan
Afrikalılar, Romanlar, Asyalılar yanında, bir ‘İslamofobi’ artışıdır.
Bu gruplardan olan insanlar, ırkçı ve neo-Nazi mantalite tarafından
adeta 1930’larda Almanya’da ve kimi Avrupa ülkelerinde Yahudiler nasıl
görülüyorsa, öyle görünmektedir. Avrupa seçimlerinde ırkçılığın
yeniden prim yapmaya başlaması, Almanya’da Neo-Nazilerin işlediği
sistematik cinayetler ve en son Norveç’te yaşanan ırkçı katliam,
yükselmekte olan bu yeni dalganın somut örnekleridir. Öte yandan
yıllardır saldırıya uğrayan Yahudi ve Müslüman mezarları ve Ermeni
anıtları da ‘inkârcılık’ karşısında, bunun aynı zamanda bir ‘eylem’
boyutu olması karşısında anlaşıldığı kadarıyla ‘yasal’ bir düzenlemeyi
zorunlu kılmıştır. Ve ünlü 301. ve 305. maddeler, düşünce ve ifadeyi
‘terör’, yazar ve gazetecileri ‘terörist’ kabul eden ve her türlü
savunma hakkını kısıtlayan, ayrımcılık yapan yasal sistemimizle
herhalde en son söz hakkı bize düşer.
Bu bakımdan yükselen ırkçı ve neo-Nazi dalga karşısında demokratik
sistemin, insanlığa karşı işlenmiş suçların inkârını yasal olarak
önlemek istemesi anlaşılır bir şeydir. Her ne kadar bu tür eğilimlerin
tek başına ‘yasa’ ile engellenmesinin mümkün olmadığı, çok daha köklü
bir eğitim çalışmasına, daha fazla birlikte yaşama projesi
üretilmesine ve her şeyden önce neo-faşist akımlarla, Soğuk Savaş
kalıntısı derin ilişkilerin tasfiye edilmesine ihtiyaç olduğu açıktır.
Avrupa toplumu son yirmi yıldır azınlık haklarının, bölgesel
kültürlerin korunması konusunda önemli yasal adımlar attı.
Uluslararası hukuk alanında da insanlığa karşı işlenen suçların, savaş
suçlarının yargılanamaz olmasının önüne geçilmesi için Roma Sözleşmesi
gibi uluslararası sözleşmeler imzalandı. Ruanda ve Bosna yargılamaları
gerçekleşti

Esas sefiller kim?
Türkiye’de, Fransa’da çıkan yasaya ilişkin tartışmalardaki önyargı ve
cehalet beni şaşırtıyor. Daha metnini okuyup üzerinde düşünmemiş
olanlar, ahkâm kesiyor, saçmalıyor ve Türkiye’yi küçük düşürüyorlar.
Dersim trajedisi için özür dileyenle inkâr edenin bir araya gelip
ortak tavır koyması, bizi bin kat daha derin düşünmeye sevk etmesi
gerek; bayram değil, seyran değil Kılıçdaroğlu bizi niye öptü diye;
büyükelçi emeklisi Elekdağ niçin ekranları kapladı diye.
Perinçek-Kerinçsizler, şöyle deseler haksız olmazlar mı: “Zihniyetimiz
egemen, biz hapisteyiz.”
Elekdağ-Baykal ikilisinin 2005’te TBMM’yi sevk ettiği yanlış yol,
bugün yine tekerrür ediyor. O zaman İngiliz parlamentosuna, bugün de
Fransız parlamentosuna ders verdiriyor aynı mantık.
Şu anda hakikatleri araştırma komisyonu gibi çalışan Radikal’in ‘Les
Misérables’ başlığı, bana çok irrite edici geldi. Acaba sefilleri
oynayan kim? Türkiye’de şu anda yaşananlar bu sefaletten başka bir şey
mi? Türkiye bir ceset tarlasına dönüşmüşken, bir yerler kazılırken
neden bahsediyoruz Allah aşkına?
Türkiye basınında görebildiğim kadarıyla sadece Milliyet, Fransa’da
çıkan yasanın tam metnini vererek gazetecilik yaptı. Ve Türkiye’de
aklı başında olan insanlar, metinde tek bir ‘Ermeni’ kelimesi
geçmediğini gördü.
2000’de Fransız senatosu çatısı altında yapılan Türk-Ermeni aydınları
diyaloğunun düzenlenmesinde Türkiye ayağı için çalışmıştım. Ve bu
tartışmada Cezayir olayında, o çatı altında Fransa’yı Cezayir
konusunda kabul ve özre çağıran kişi, Fransız ordusunun işkenceden
geçirdiği Fransız komünist yazar, Cezayir/Yahudi kökenli büyük insan
Henri Alleg oldu. Kendisine Jean Claude ile başkanlık önerdiğimizde
“Beni kabul etmezler” demişti.
Cezayirliler ise “Bizim adımızı ağzınıza almayın, acımızı sömürmeye
kalkmayın2 dedi, 2000’de TBMM’ye Cezayir inkâr yasası geldiğinde.
Fransa’da yaşayan Ermeni kökenli yurttaşlar gibi, Cezayir kökenliler
de kendilerine yönelik kıyımın tanınması için mücadele verip, bu yasa
sayesinde bu gerçeğin inkârını engellemek için çalışacaktır.
Bu yıl soykırım inkâr yasasını hazırlayan Sosyalist Parti önemli bir
adım atarak (bizim Dersim adımı gibi), 1961’de Paris’in göbeğinde
Cezayirli protestocuların kıyıma uğratılıp Seine Nehri’ne
dökülmesinden dolayı özür diledi.
2000’li yılların ortasında Hrant Dink beni ikna etti. Fransız
parlamentosuna Ermeni soykırımını kabul eden yasa tasarısı geldiğinde,
bunun ‘düşünce özgürlüğü’ açısından ele alınması gerektiğini söyledi.
İkna oldum, ifade özgürlüğü açısından ‘Amerikan’ yaklaşımını değil,
‘Avrupalı’ yaklaşımını benimsedim. 2001’de son bir umut Paris’e
gitmiştik rahmetli eşim Ayşe Nur ile birlikte. Jean Claude Kebabcıyan,
onunla son bir röportaj yaptı. Ayşe bu röportajda 19 Aralık 2000’de
yapılan ‘Hayata Dönüş’ katliamından acıyla söz etti ve Fransız
parlamentosunun Ermeni Soykırımı’nı tanımasını eleştirmenin yanlış
olduğunu söyledi. Anadolu’nun sağ kalmış insanları, elbette
yaşadıkları her yerde bir haksızlığın giderilmesi ve kabul edilmesi
için çaba harcayacaklardı. Ben de bir insan hakları savunucusu olarak,
inkârın insanlığa karşı işlenen suçları meşru gösterdiği, nefret
söylemlerini teşvik için ifade özgürlüğü kapsamında olmadığını
düşünüyordum.

Hrant tasarıya karşıydı
2006’da ise Hrant, beni Etyen Mahçupyan ile birlikte Fransa’da
parlamentoda bu yasanın çıkmaması için üçlü deklarasyonu imza etmeye
ikna etti. Kendimi Hrant’tan daha ‘iyi’ bilir kabul edemezdim. Eğer o,
soykırım kurbanı bir halkın çocuğu olarak Fransa’daki tasarıya karşı
çıkıyorsa, ona ‘Hayır’ demek haddim değildi.
Hrant, “Bu yasayı Fransa’da çiğneyeceğim” dedi. Öte yandan Türkiye’de
‘soykırım’ tanımlamasını kullanmaktan kaçınmamaya başladı. Ve 301’den
mahkûm oldu. Ve artık Hrant aramızda yok. Ve onu kaybettikten sonra,
şanlı adaletimiz onu 1915’i ‘soykırım’ diye tanımladığı için mahkûm
etti.
Ben eğer yaşasaydı Ayşe Nur’un, Taner Akçam gibi, Hrant ve Etyen
Mahçupyan ile imzaladığımız üçlü deklarasyona katılmayacağını
biliyorum. Bilinç altından belki de bu çabanın Hrant’ın yaşamasına
olanak sağlayacağını düşünmüştüm. Heyhat, ne yanılgı!
Hrant’ın ölümünden sonra katıldığım konferanslarda, onun ölümüyle
inkârcılığın nasıl maddi bir tehdit olduğunu anladığımı ifade ettim.
Bizzat Fransız parlamentosu önünde düzenlenen bayraklı protestolar, bu
tehdidin ne kadar maddi olduğunu algılamamıza neden oldu. Ne
Ermenilere ne Türklere değinen soykırımı inkâr yasası, adeta bir
itirafa neden oldu.
Bu yasanın çıkmasına yol açan olaylar zincirini hatırlamak
istemiyoruz. Resmi inkârcılık sadece ülkede değil, yurtdışında da
faaliyette. İnsanların ‘yas gününde’ ne kadar çok taciz edildiğini
biliyor musunuz? Kaç anıtın bombalandığını, kaç mezarlığın tahrip
olduğunu, hakaret yazıları yazıldığını biliyor musunuz? Sadece Lyon
kentinde kaç olay yaşandı?
Bizim açımızdan manevi değeri olan yerlere bu tür şeyler yapılsa ne
hissedersiniz?
Eğer böyle yasalar çıkarılıyorsa, bunun kaynağının resmi inkârcılık
olduğunu görmek zorundayız. Bütün bu olayların 12 Eylül faşist
darbesinden sonra tırmanması bir tesadüf mü?
Bugün Asılsız Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu
(ASİKK) gibi bir ‘ucube’ hâlâ devam ediyorsa, ortak bir ‘tarih
komisyonu’ kurmaktan nasıl bahsedilebilir? Bunun samimiyetine kim
inanır? İlk ASİKK Başkanı Devlet Bahçeli’ydi.
Sayın Abdullah Gül ise 2006’da ASİKK kurulu başkanıydı. Bugün bu
kurulun başkanının kim olduğunu bilmiyoruz bile. O zaman siz neden
bahsediyorsunuz, neye karşı çıkıyorsunuz Allah aşkına?
Ragıp Zarakolu –  Radikal

Kategori: Dış Köşe