ManşetEditörün SeçtikleriTürkiye

Şimdi barış gazeteciliği zamanı!

Dosya Haber: Müjgan Halis

Türkiye ile Yunanistan arasındaki Doğu Akdeniz gerilimi, arada bir tansiyon düşürülse de dinmiyor. Oruç Reis gemisinin çekilmesi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Biz Oruç Reis’i bakım için limana çektiysek, bunun bir anlamı vardır. Diplomasiye fırsat tanıyalım” açıklaması suların biraz durulmasına neden oldu. Ancak her iki tarafın medyasının çaldığı savaş tamtamlarının sesi hala çok yakından duyuluyor.

İki komşu ülke arasındaki gerilimde, medyanın rolünden önce kısa bir hatırlatma:

Türkiye geçtiğimiz yılın 27 Kasım’ında Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanlarını Sınırlandırma Anlaşması ile Girit, Karpathos ve Rodos adalarının güneyindeki bölgeyi kıta sahanlığı olarak ilan etti ve bunu Birleşmiş Milletler’e (BM) iletti. Atina ise, anlaşmanın uluslararası hukuka göre geçersiz olduğunu belirterek 1982 tarihli Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre adaların kendi kıta sahanlıklarının olduğunu duyurdu. Yunanistan’a destek veren Avrupa Birliği de Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hidrokarbon aramalarını durdurmalarını istedi.

Türkiye’nin Libya’yla yaptığı anlaşmanın ardından Yunanistan da, Mısır’la uzun zamandır yürüttüğü işbirliği arayışını anlaşmaya dönüştürdü ve iki ülke arasında Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalandı. Sonraki dönemlerde Yunanistan’ın Kıbrıs  Cumhuriyeti, Mısır ve İsrail ile doğal gaz arama faaliyetlerini sürdürdüğü iddiasıyla, Türkiye pozisyonunu sertleştirdi. Ve 21 Temmuz’da ilk NAVTEX’i (kıta sahanlığı ve karasularında tüm askeri ve sivil tüm gemileri kapsayan uyarı) yayınlayarak, Oruç Reis Araştırma Gemisi’nin kendi bildirdiği kıta sahanlığı sınırları içinde sismik araştırmalara başlayacağını duyurdu. Bunun üzerine sert tepki gösteren Yunanistan, egemenlik hakları konusunda taviz vermeyeceklerini açıkladı ve savaş gemilerini bölgeye gönderdi. Türkiye de Oruç Reis’in güvenliğini sağlamak için bölgeye kuvvet karşı gönderdi. İki ülke arasındaki gerilim, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in devreye girmesiyle bir süreliğine yatıştı. Oruç Reis gemisi, üç-dört haftalık bir süre için geri çekildi.

Bu gerilimin en büyük kışkırtıcısı ise iki tarafın medyası oldu.

Stelyo Berberakis.

Berberakis: İlk kez bu kadar büyük bir gerilim yaşanıyor

Atina’da yaşayan ve yaklaşık 35 yıldır Yunanistan’dan Türkiye medyasına haber geçen gazeteci Stelyo Berberakis, gerilimi “Yunan basını Türkiye’yi haksız gösteriyor, Türkiye basını da Yunanistan’ı. Yunanistan’da Türkiye medyasına çalışanlar, Türkiye’yi haklı gösterecek haberler yapmaya zorlanıyor” diyerek iki tarafın medyasının kriz ortamındaki durumuna dikkat çekiyor.

Gerilimin ilk önce Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz yetki alanları anlaşmasıyla başladığını, bu alanların doğrudan Girit ve Rodos’un kıta sahanlıklarının yok sayılması anlamına geldiğini hatırlatan Berberakis, “Yunanistan da Mısır’la benzer bir anlaşma yapınca gerilim büyüdü” diyor. İki ülkenin de bir diğerinin var saydığı kıta sahanlıklarını kabul etmediğini anlatan Berberakis şöyle konuşuyor:

“Konuştuğum uzmanlara göre bu anlaşmazlığın temelinde, açıkça söylemeseler de Türkiye’nin de, Yunanistan’ın da kendi kıta sahanlıklarını ve münhasır ekonomi bölgelerini resmi olarak ilan etmemeleri yatıyor. Yani iki ülke de bunu BM’ye iletmiş değil, bu bölgeler hukuken yok.”

Oruç Reis Gemisi’nin ihtilaflı sularda araştırma yaptığını belirten Berberakis sorunun detayları hakkında da şu bilgileri veriyor:

“Yunanistan ‘benim kıta sahanlığım’ demesine rağmen, resmi bir ilanı yok, BM’ye koordinatlarını bildirmiş değil. Aynı şekilde Türkiye de ‘benim’ demesine rağmen, BM’ye bildirimde bulunmamış. Bütün kavga oradan kopuyor. Türkiye ve Yunanistan, mesela Norveç ile Danimarka gibi medeni ülkeler olsalar, bunları oturup konuşabilirler, sınırları belirleyebilirler. Ama ben bunu becerebileceklerini zannetmiyorum. O yüzden tek yol, uluslararası mahkemelere başvurmak gibi görünüyor. Bu başvuru yapılırsa, iki tarafın da çıkacak kararlara saygı duymaları lazım. Fakat bunu da yapmıyorlar, çünkü çıkacak kararın maksimalist beklentilerine uygun olmayabileceğini biliyorlar.”

İki ülkenin medyasının gerilime yaklaşımını ise “35 yıldır gazeteci olarak Türk-Yunan ilişkilerini izliyorum, ilk kez bu kadar büyük bir gerginliğe tanık oluyorum” diye yorumluyor Berberakis.

‘Yunan medyasında Türkiyeli yetkililer konuşuyor’

Türkiye medyasının Yunanistan’ın görüşlerine kesinlikle yer vermediğine vurgu yapan gazeteci, Yunan basınının zaman zaman ajitatif bir dil kullanmasına rağmen Türkiye yöneticilerine ekranlarını ve sayfalarını açtığını da söylüyor: “Mesela birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın, Yunanistan’daki SKY Televizyonu’na konuştu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Kathimerini Gazetesi’ne uzun bir makale yazdı. Mavi Vatan kavramını ortaya atan Emekli Amiral Cem Gürdeniz’in açıklamaları Yunan basınında sayfa sayfa yayınlandı. Ancak bunu Türkiye tarafında görmek mümkün değil. Yıllardır Türkiye basınına çalışıyorum, eskiden çalıştığım kanallarda-gazetelerde karşıdan da görüşler alırdık, ama şimdi bunu yapamıyoruz. Türk kanallarına bakıyorum, ‘Yunanistan savaş mı istiyor?’ diye altyazılar geçiyor. ‘Haddinizi bilin, bunun bedelini ödemeye hazır mısınız’ diye başlıklar atılıyor. Böyle bir dil yoktu eskiden.”

İki ülke arasındaki gerilimde barış gazeteciliğinin neden kullanılmadığına dair sorumuzu ise  şöyle yanıtlıyor: 

“Bizim işimiz barıştır, kışkırtma değildir. Asli görevimiz bulunduğumuz ülkelerin nabzını tutmak ve bunu çalıştığımız ülkelere yansıtmaktır, hatta bazen yanlış anlaşılmaları gidermektir. Geçmiş yıllarda Yunanistan’a Türkiye’den gazeteciler ve uzmanlar gelirdi ve bu gerginliği yatıştırmak için çok iyi bir yoldu” 

Medyanın dili nedeniyle Yunanistan halkının endişeli olduğunu, kendisine zaman zaman “Savaş mı çıkacak” sorularının sorulduğunu söyleyen Stelyo Berberakis “Hayır diyorum, ama tabii ki ikna edemiyorum, çünkü akşam televizyonları izliyorlar, Türkiye medyasının manşetlerini duyuyorlar ve endişe etmeye devam ediyorlar” diye konuşuyor.

Ancak Berberakis savaş çıkmayacağı görüşünde. Hatta gayrı resmi kanallardan aldığı bilgiye göre, yakın bir tarihte Miçotakis ve Erdoğan yakında bir görüşme yapacak. Bu görüşmeyi olumlu bulan Berberakis “Bence Oruç Reis’in çekilmesi önemli bir fırsat yarattı. Ama şimdi masaya otursalar bile uzlaşabileceklerini düşünmüyorum, belli ki uzun yıllar alacak. Hâlbuki Doğu Akdeniz’deki sorun ellerine kalem ve cetveli alarak çözülebilir” diyor.

Berberakis’e son olarak Dimokradia gazetesinin Erdoğan’a hakaret eden manşetini sorduğumuzda, kendisinin dahi fark etmediğin ve Türkiye’deki sosyal medya paylaşımlarından gördüğünü söylediği gazetenin yaptığı haberciliğin kabul edilemez olduğunu, ancak gazetenin de marjinal bir grubun görüşlerini yansıttığını anlatıyor.

Süleyman İrvan: Medya bunu ilk kez yapmıyor

Üsküdar Üniversitesi Yeni Medya ve Gazetecilik Bölümü Başkanı Prof. Süleyman İrvan, iki komşu ülke arasındaki gerilimde medyanın rolünü “Medya bunu ilk kez yapmıyor” diye yorumluyor ve devam ediyor:

“İki taraf da kendini haklı gördüğü için hâkim olan ton milliyetçilik. Bu bugüne özgü bir sorun değil ama bugün belki biraz aşırı biçimde savaş yanlısı bir habercilik söz konusu. Tabii bunda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun da payı var. Mesela muhalefet partileri karşı argüman geliştirmiyor, çünkü söz konusu ‘ulusal çıkarlar’ olunca muhalefet aykırı biz söz söylemekten imtina ediyor. Öyle olunca da medya tek sese göre dizayn ediliyor. Ben demiyorum ki, bizim medyamız çok barışsever. Ama ağırlıklı olarak bu konuda muhalefetin de iktidarla aynı tonda konuşmasının etkisiyle, daha monolitik bir gazetecilik izliyoruz.”

Barış gazeteciliğinin yapılamaz hale geldiğini söyleyen Prof. İrvan da, uzun yıllar boyunca Türk-Yunan gazetecilerinin bir araya geldiğini hatırlatıyor ve iki komşu arasındaki sorunun bu kadar büyük bir gerilime neden olmasını anlamlı bulmadığını söylüyor:

“Komşusun sen, komşunu değiştiremezsin ki. Bir de son gerilimin o kadar da büyütülecek ve savaş çıkartılacak bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Türk-Yunan sorunları çözülmemiş sorunlardır ve çözülmesi de zordur. Ama savaşa yönelik söylemler iki ülkeyi de zorluyor. Yunanistan küçük bir ülke olduğu için bütün dış politikasını Türkiye ile ilişkilerine bağlıyor. Bunu küçüğün büyükten korkması olarak anlayabiliriz.”

Barış gazeteciliğinin çok kolay bir gazetecilik olmadığını söyleyen İrvan, barış gazeteciliğini şöyle tarif ediyor:

“Bu mesleğe nereden baktığınızla da ilgili. Her şeyden önce gazetecinin, sorunların barışçıl yollarla çözümleneceğine ikna olması, bunu öne çıkaran bir gazetecilik anlayışına sahip olması lazım. Mesela haberleri verirken, anlaşmazlıkların olduğunu söylemek başkadır, ‘biz haklıyız, burayı iki günde alırız’ demek başkadır. Barış gazeteciliğinde kimlerle konuştuğunuz, kaynaklarınız önemlidir, haber dili-habere yaklaşım önemlidir.”

Süleyman İrvan.

Türkiye medyasının Yunanistan’da yaşayan muhabirleri olduğunu, bunların çoğunlukla Türkiye doğumlu Rumlar olduğunu hatırlatan Süleyman İrvan, “Mesela onlarla niye konuşulmuyor, konuşabilir, bu gerilim sorulabilir. Yani karşı tarafla konuşmak gerekiyor. Barış gazeteciliği kimin haklı olduğuna bakmaksızın, tarafların pozisyonuna, nasıl bir müzakere yürütülebileceğine, gerilimden nasıl olumlu bir sonuç çıkabileceğine bakar, bakmalıdır” diye önerilerde bulunuyor.

Akdeniz’de var olduğu söylenen büyük bir zenginliğin paylaşılmak yerine savaşarak yok edilmesini komik de bulduğunu söyleyen İrvan şunları söylüyor:

Bir şeyin varlığı savaşa yol açıyorsa o aslında iyi bir şey değildir. Hatta çıkarılmasa daha iyidir. Orada henüz doğal gaz olup olmadığı bile belli değil, iki ülke de NATO üyesi, biri AB üyesi diğeri aday üye. Ve sadece bu pozisyonları nedeniyle bile oturup konuşabilirler. Medya da dostluğu ve barışı teşvik etmelidir. Savaşı özendirmeyen, barışı, işbirliği, diyalogu özendiren bir dille yayın yapmalıdır. Gazetecilik bu tür gerilim anlarında çok önemli bir işleve sahiptir. İyi gazetecilik, barış gazeteciliğidir” 

Murat Utku: Savaşın tek mağduru siyasiler ve askerler olmaz

Barış gazeteciliği ile ilgili Hrant Dink Vakfı işbirliğiyle atölye çalışmaları yapan ve ana akımda çalışırken pek çok savaş ve çatışma izleyen gazeteci Murat Utku; Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilime gazeteci olmadan önce Deniz Harp Okulu’nda okuduğu yıllardan aşina olduğunu söylüyor: “Ege’nin iki tarafı da hep bir düşman yaratmak üzerinden politika yapıyor. Lisede okurken, daha mezun olmadan orduya alınmamız dahi gündeme gelmişti.”

Utku özellikle medyada yükseltilen savaş diline dikkat çekerek devam ediyor:

İki ülke eğer savaşa girerse o savaşın mağduru sadece siyasiler ve askerler olmayacaktır, iki ülkenin tüm vatandaşları olacaktır. Milliyetçi dil yükseltilirken, bu gerçek hep göz ardı ediliyor.”

Şu anda Türkiye medyasının barış dilini kullanmaktan imtina etmesinin sebepleri olduğunu söyleyen Utku “Medya tümüyle gazetecilik fonksiyonlarından uzaklaşmış, tüm işlevini yitirmiş, hakikati arama misyonundan tümüyle kopmuş bir vaziyette. Tümüyle bir parti bülteni olarak çıkıyor gazeteler, televizyonlar o şekilde yayın yapıyor. O yüzden barışın lisanını öteleyen yayınlar yapılıyor ve bu çok ciddi bir sıkıntı.”

Murat Utku.

Utku, gazetecilerin ‘barış gazeteciliği’ kavramından ne anlaması gerektiğine dair sorumuza ise şu şekilde yanıt veriyor:

“Barış gazeteciliği barış dilini bir şekilde dünyaya hâkim kılmanın en önemli yollarından biridir. Çünkü barış dili insanı yaşatır. Gazetecilerin toplumu, kendi izleyenlerini, dinleyenlerini, okurlarını hakikate ulaştırmak için kullanmaları gereken lisan, barış dilidir. Tabii ki gazeteci bunu doğrudan söylemez, gazeteci bir aktarıcıdır.  Ama aktarırken barışın bize değen dilini, bizi gerçekten koruyan-kollayan dilini bir şekilde kullanması gerekir.

Dolayısıyla editörlerin, muhabirlerin hangi hikâyeleri başlığa çekecekleri, onları nasıl işleyecekleri, toplum için fırsatlar doğuracak şekilde çatışmaları şiddet dışı yaklaşımlar üzerinden değerlendirmeleri bizi gerçeğe daha çok yaklaştıracaktır.”

Barış gazeteciliği farkı

Aynı haberi izleyen iki muhabirden birinin barış gazeteciliği bakışıyla birinin de şiddeti öne çıkaran bir bakışla yaptığı haberler arasında nasıl bir fark olduğunu sorduğumda ise iki haber arasında devasa farklar olacağını söylüyor Utku:

“Ben savaş alanında da bulundum. Epeyce de çatışma takip ettim. Büyük savaşlar, küçük çatışmalar, orta ölçekli gerginlikler. Ortadoğu’da, Balkanlarda, Kafkaslarda, Pakistan-Hindistan sınırında. Bütün oradaki örneklere baktığınızda barış dilini kullananların daha evrensel bir yaklaşımla, olayların-sorunların ve ihtilafların çözümüne hizmet eden ve böylece de toplumları birbirine yaklaştıran bir ifade tarzı kullandıklarını görüyoruz. Savaş dilini kullananların ise, mesela birkaç ay önce Suriye’de askeri operasyon sırasında, mesela 1974’teki Kıbrıs Savaşı’nda, mesela Türk ordusu ile PKK arasındaki çatışmalarda devlet dilini, devletin şiddete dönük dilini kullandığını görüyoruz. Burada gazeteci bir karar vermek zorunda.”

Barış dilinin geçerli olmadığı toplumların her zaman gergin olduğunu söyleyen Utku, bunun Türkiye’deki etkilerine de dikkat çekiyor:

Siyaset her zaman ötekileştireceği bir düşman arıyor, onu hainlik kafesinin içine sokmaya çalışıyor ve bunu da toplumun tüm kesimlerine kabul ettirmek için çaba harcıyor. Tabii ki toplum bundan doğrudan etkileniyor, mesela toplumun milliyetçi kesimleri bu konuda çok çabuk ikna ediliyor. Çünkü barış dili dünyayı ve toplumu algılamayı gerektiren bir dildir, zordur, emek gerektirir. Savaşın dili ise çok kolaydır, başka kimseyi anlamak zorunda değilsiniz, herkesin size düşman olduğunu düşünürsünüz ve bu ön kabulle yaşarsınız.”

Medyadaki savaş dilinin sadece ‘dış düşmana’ karşı değil, içeride de kullanıldığını belirten Utku; son haftalarda Kürt mevsimlik işçilere yönelik saldırıların buna örnek olarak verilebileceğini söylüyor: “Savaşın dili, şiddetin dilidir. Siyasetçilerin ötekileştirdiği ve hainleştirdiği tüm kesimlere dönük kullanılan dildir, şiddet dili. Bu dil, toplumuzun içinde farklı toplulukların birbirlerinekarşı kullandıkları dili de etkiliyor. O yüzden toplumun kendi içindeki sorunlarını çözebilmesinin yolu da barış dilinden ve barış gazeteciliğinden geçiyor.”

Murat Utku son olarak, özellikle son Doğu Akdeniz gerilimiyle ilgili atılan milliyetçi manşetlere dair de “Gazeteciliğin milliyeti, dini, dili yoktur. Gazeteciliğin tek bir dili vardır, o da barış dilidir. Gazeteci her zaman barıştan, demokrasiden, insan haklarından yana olmalıdır, mesleğimizin misyonu budur” yorumunu yapıyor.

Murat Sabuncu: AKP’nin içeriye dönük dış politikayı kullanma hamlesi

Doğu Akdeniz gerilimini köşesine taşıyan gazetecilerden biri de T24 yazarı Murat Sabuncu. Kathimerini gazetesinin Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun makalesine yer vermesine değindiği yazısında Sabuncu da, gazeteciliğe dikkat çekmişti. Sabuncu her şeyden önce, Türk-Yunan gerginliğini “Türkiye’deki iktidarın tüm bölgeye yönelik hareketinin bir unsuru” olarak yorumluyor:

“Çünkü Türkiye-Mısır, Türkiye-İsrail, Türkiye-Fransa, Türkiye-Amerika gibi dönem dönem ve sık sık özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden sonra dış politika adı altında içeriye yönelik bir politika dizisi izleniyor. Dışişleri Bakanlığı tamamen devre dışı kalmış durumda. O yüzden sadece Türkiye-Yunanistan diye okumamak lazım. Bu genel olarak, içeriye dönük, dış politikayı kullanma zincirinin son halkası olduğunu düşünüyorum. Şunu çok net olarak görüyoruz ki, Türkiye benzer durumlarda çok ciddi geri adımlar da atmış bir ülke. Rahip Brunson vakası bunun bir örneği ve üzerine Türkiye, Johnson Mektubu’ndan daha ağır, hakarete varan mektupla yüzleşti. İdlib’de yaşanan saldırı sonrası, ölen askerlerin kaynağının Rusya olduğu bilinmesine rağmen, önce Suriyeli göçmenler sınırdışı edilmek istendi, sonra Rusya’ya gidildi.

Bu geri adımların toplamına baktığınızda, bugün İletişim Başkanlığı’nın yeni bir psikolojik algı yönetme merkezi kurması gündemde. Daha önce yaptıkları şeyi herhalde artık daha profesyonel ve daha organize yapacaklar.”

Sabuncu iki ülke medyasının gerilime nasıl yaklaştığına dair sorumuza ise şöyle yanıt vermeyi tercih ediyor:

“Biliyorsunuz Türkiye medyasının büyük bölümü iktidar kontrolü altında, çok küçük bir bölümü de iktidar korkusu altında. Hepsi iktidarın dilini konuşuyor. Geçen bir radyo programında rast geldim, kendine editör diyen biri, ses tonlamasını bile farklılaştırarak iktidarın savunduğu noktaları son derece şahin bir şekilde,  savaşçı bir üslupla, güya had bildirerek anlatıyordu. İçler acısıydı. Yunancam olmadığı için Yunanistan medyasını çok takip edemiyorum ama İngilizce Kathimerini’yi gördüğüm zaman Türkiye medyası adına utandım. Çünkü Kathimerini, savaş noktasına gelinen bir ülkenin Dışişleri Bakanı’nın görüşlerini alıyor ve olduğu gibi makalesini basıyor. Gazeteciliğin temel ilkelerinden birini uyguluyor yani.  Türkiye’de bunu yapmaya kalksanız, hakkınızda inanın ki soruşturma açılır, inanın ki iftiraya uğrarsınız, inanın ki hain ilan edilirsiniz.”

Sabuncu sözünün burasında barış gazeteciliğine dair şu tarifi yapıyor:

Gazetecinin düşmanı da olmaz, dostu da olmaz. Gazeteci herkese eşit mesafede olandır. Kendi yaşadığı ülke de buna dahildir. Çünkü iktidarlar bugün vardır yarın yoktur, ama halklar her zaman vardır. Yunanistan için de bu geçerli. Mühim olan halklardır, doğrulardır, savaş karşıtlığıdır, uzlaşmanın peşinde olabilmektir.”

Murat Sabuncu.

Kendisi de gazetecilik faaliyetleri nedeniyle bir süre tutuklu kalan Murat Sabuncu’ya Türkiye’de barış gazeteciliğinin yapılacağına dair umudunun olup olmadığını sorduğumda ise hayli umutvar bir yanıt veriyor:

“Er ya da geç Türkiye yeniden diplomasinin, barışın, demokrasinin, hukukun konuşulduğu bir ülke olacak, buna inanıyorum. Bunu söylerken Pollyannacılık yapmıyorum, bununla ilgili verileri görüyorum. Özellikle Türkiye’deki gençlerin eğilimlerinden, isteklerinden, taleplerinden, konuşmalarından, anketlerden görüyorum. Türk gençlerinden görüyorum, Kürt gençlerinden görüyorum. Bu memleketin popülist bir algı ile daha fazla yönetilemeyeceğini görüyorum. Ve barışın, barış gazeteciliğinin çok önemli olduğunu yineliyorum ve barışın er ya da geç bu ülkede sağlanacağını düşünüyorum. Türkiye makul çoğunluğun var olduğu bir ülkedir. Mesela Selahattin Demirtaş cezaevinden bir cümle söyledi, “Eşimi alıp Meral Hanım’a kahvaltıya giderim” dedi ve Türkiye’de birçok insanı düşünmeye sevk etti. Cevabı ne olursa olsun, bazen bir cümle, bir çağrı bir şeyleri değiştirir. Aynen Demirtaş’ın yaptığı gibi, aynen Kathimerini’nin yaptığı gibi.

Kategori: Manşet