Editörün SeçtikleriEmekKültür-SanatManşetTürkiye

Senaristlerden ‘kelepçe sözleşmelere isyan’: Kanun var, ama uygulanmıyor

Türkiye‘de dizi ve ticari sinema sektörüne bakıldığında, senaristinden set işçisine, yapımda görev alan emekçilerin büyük ölçüde mağdur olduğu, durumun büyük ölçüde yapımcı ve kanallar lehine olduğu bir manzara karşımıza çıkıyor. Meslek birlikleri ve sendikalar ile set emekçilerinin kah bildiriler kah sosyal medya paylaşımları yoluyla sıklıkla dile getirdiği haksızlıkların pek çok veçhesi bulunuyor.

Telif hakları ise en büyük meselelerden biri. Yapılan sayısız girişime rağmen yeni Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, kanalların senaristlere yurtdışı satışlarından ve dijital satışlardan telif vermek istememesi nedeniyle bir türlü çıkamıyor. Yapımcılar ulusal kanallara karşı çıkamıyor, senaristler hem telif haklarından hem de mesleki güvencelerinden mahrum bir şekilde güvencesiz bir yaşam sürmek zorunda kalıyor. Yapımcıların dayattıkları kelepçe sözleşmelerle, senaristin her türlü ticari hakkını gasp etmesi de cabası.

Senaryo Yazarları Meslek Birliği (SenaristBir) son dönemde senaryo yazarlarının özellikle dizi yazarlarının kanallar, yapım şirketleriyle telif mücadelesine ağırlık verdi. Biz de Yeşil Gazete olarak SenaristBir Başkanı Ayhan Sonyürek‘le konuştuk.

Senaristler ‘kelepçe sözleşmeler’e boyun eğiyor

Katıldığı yayınlarda ve konuştuğu mecralarda bu konuya sıklıkla vurgu yapan Ayhan Sonyürek, senarist ve yapımcı arasında imzalanan, dengenin senaristin aleyhine olduğu sözleşmeleri “kelepçe sözleşmeler” olarak tanımlıyor. Sonyürek, “en sert şekilde ve telif hakları gasp edilerek” imzalanan bu sözleşmelerin, senaristin tüm haklarını devraldığı gibi manevi haklarını da almaya çalıştığını belirtiyor. Bu durum aslında yasal değil, ancak pek çok senarist yasal olmayan talepleri içeren bu sözleşmeleri imzalıyor, daha sonra da yapımcılarla “kötü olmamak” adına dava açmaya kalkmıyor.

Senaristlerin eserleri üzerindeki haklarından vazgeçmesini talep edenler arasında başta televizyon kanalları geliyor; nitekim bu sayede kanallar bedel ödemeksizin yüz yıl boyunca (söz konusu sözleşmelerin telifsiz kullanım hakkı yüz yıla kadar varıyor) aynı dizilerin tekrarını yayınlayabiliyorlar.

‘Türkiye’de yasa yaratıcıyı korur, ama fiili durum böyle değil’

Sonyürek, fiili durumun, yasaların yasaklamasına rağmen yapımcıya senaryoda her türlü değişikliği yapmasına imkan verdiğini belirtiyor. Bu aslında senaristin devredilemez bir hak olan manevi haklarının zedelenmesi demek. Peki dünyada durum nasıl?

Bizim (fikir ve sanat eserleriyle ilgili) yasalarımız Avrupa‘dan alınmış. Bir de ABD yasaları var. ABD’deki yasalar tüccarı (yapımcı, kanal vs.) korur, Avrupa’daki yasalar ise yaratıcıyı. ABD’de senaryo yazdınız, yapımcıya sattınız, yapımcı paranızı öder, sizi kenara çeker ve senaryoyu paramparça eder, başkalarına yazdırır.

(Senaristin) Hiçbir hakkı olmaz ama bizim yasamızda eserin hususiyetini ve mahiyeti bozan, içeriğini özgünlüğünü bozan değişiklikleri de men etme hakkı vardır. “İtibarını ve şerefini zedeleyecek (…)” maddesi vardır. Bu haklar sözleşmeyle devredilemez. Yani Türkiye’de yasa yaratıcıyı korur.

Buna rağmen Türkiye’de yapımcıların fiili olarak ABD’deki gibi çalıştığını anlatan Sonyürek’e göre, (“senaristin yazdığı sahneleri çekmiyor, atıyor, yönetmen montajda söz sahibi olamayabiliyor vs.”) halihazırdaki durum aslında suç teşkil ediyor. Hatta, senaristin haberi olmaksızın senaryosunun kesilip biçilmesinin sonu hapis cezasına dahi varabilir. Ancak Türkiye’de senaristler de bu durumu kanıksamış olduğundan, eserin içeriğini bozanlar da dahil olmak üzere her türlü revizyonu kabul ediyorlar.

‘Piyasa kendisine ihanet ediyor’

Eser sahiplerinin sektörü karşısına almamak adına ‘aykırı’ davranışlarda bulunmadığını, daha uzlaşımcı yönetmenlerin öne çıktığını söyleyen Sonyürek bu durumun senaristin ya da yönetmenin özgünlüğünü törpülemesine yol açtığını söylüyor:

Bir masaya oturup hep birlikte yapımcının, kanalın, yapımcının ve kanalın temsilcilerinin söylediği sözleri dinleyerek bir senaryo yazıldığı zaman; birbirine benzeyen, kuru, sivriliği olmayan işler ortaya çıkıyor.

Aslında piyasa kendine ihanet ediyor. Yaratıcıları özgür bırakmayarak onların özgün üretimini engelliyor, bu yüzden hep benzer hikayeleri izliyor, aynı kısırdöngüde kalıyoruz. Bir iş tutuyor, yenisi sipariş ediliyor. Sektör kör topal işliyor.

‘Yapımcı finansörlük yapmıyor’

Aslında yapımcıdan beklenen şey temel olarak bu. Ne var ki Sonyürek’in anlattığına göre işler böyle yürümüyor.

Pek çok yapımda, gerek senaristlerin gerek set emekçilerinin çekimden önce aylarca ücretsiz çalıştığını belirten SenaristBir Başkanı, yapımda yer alanların ücretlerini ancak çekimler bitip de dizinin/filmin yayınlanmasından sonra,(ticari filmler söz konusu olduğunda bu süre aylar sonrasını bulabiliyor) kanalın reklam gelirlerinden elde ettiği ücreti yapımcıya vermesiyle birlikte alabildiklerini söylüyor:

Kanal zaten çekim tarihini bekliyor reklamdan kazanmak adına. Bu yüzden emekçiler finanse etmiş oluyor filmi. Yani ortak yapımcı oluyorlar, herkes emeğiyle finanse etmiş oluyor filmi.

Eserin yurtdışına satışı ise ayrı bir konu. Yapımını finanse eden “ortaklar” iş kardan pay almaya gelince ortak olarak görülmüyor. İmzalanan sözleşmelerin çoğunda eserin yurtdışına satışıyla ilgili maddelerde senaristlere ayrılan kar payı yaklaşık yüzde iki gibi bir rakama tekabül ediyor. Bunun son derece hakkaniyetsiz bir durum olduğunu vurgulayan Sonyürek’in söylediğine göre bu paydan yapımcının masrafı ve diğer giderler düşülünce ödenen bedel yüzde 0,5’e kadar düşebiliyor.

Sinemayı ticari ve bağımsız olmak üzere ikiye ayırmak gerektiğini vurgulayan Sonyürek, ticari sinemada ve dizide davranışların benzer bir görünüm arz ettiğini belirtiyor. Bağımsız sinemada ise yaratıcılar çoğunlukla aynı zamanda filmin yapımcılığını da üstlendiği için, adil bir görünüm var.

Ben (sinemaya) başladığım yıllarda dünyayı yönetmen kurardı. Cast’ı (oyuncu seçimi) o yapardı, mekanları o kurardı, kararı o verirdi, patron oydu ve işe damgasını vururdu. Şimdi yönetmenler Cast’ta fikir beyan ediyor, kanallar ve yapımcı karar veriyor, kurguya ağırlıklı olarak yapımcı karar veriyor, her açıdan yönetmene çektirebiliyor. Bu anlamda dizi sektöründe bağımsızlık kayboldu, ama bağımsız sinemada hala sinemacıların bu, yaratıcılığını koruması durumu devam ediyor.

‘Safa Önal’ın filmleri her gün gösteriliyor’

Yapımcının senaristin önüne bu sözleşmeleri getirmesinin önüne konulacak engel ise, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun değiştirilmesi.  

1951’de çıkarılan 5846 sayılı Kanun, eser sahibinin telif almasını düzenliyor. 1995 yılında sinemayı da içerecek şekilde genişletilen Kanun’a son anda dahil edilen ek madde ile ilgili düzenlemelerin “1995 yılından önceki yapımlar için kanunun geçerli olmayacağı” şerhi düşülüyor. Bu durum Türkiye Sineması‘nın 1995 öncesi tüm eserlerin televizyonlarda telif ödenmeksizin yayınlanabilmesini beraberinde getiriyor. Bunun bir hak gaspı olduğunu söyleyenAyhan Sonyürek, Safa Önal’ın, televizyonlarda her gün üç dört filminin oynamasına rağmen, bu gösterimlerden hiçbir ücret almaması örneğini veriyor.

‘Türkiye’deki telif yasası AB’dekinden farklı değil’

Yeni yasayla istenilen, aslında eklenecek olan maddelerle yaratıcının dört hakkının korunması ve bunların “sözleşmeyle feragat edilemez haklar” olarak tanımlanması. Bu dört hak, internetteki erişimleri, tekrar yayınları, yeniden iletimleri ve umuma açık mahallerdeki gösterimleri içeriyor.  

Kanunun bu dört maddeyi içerecek şekilde değiştirilmesi, senaristlerin hakkını aramak için mahkemelere gitmek zorunda kalmaması demek. Ancak Türkiye’de, kanallarla ortak oldukları için yapımcı meslek birlikleri bile telif haklarını savunmaktansa senarist, yönetmen ve oyucuların karşısında olmayı seçiyor. Nitekim şu anki telif yasasının AB’dekiyle aynı olduğunun altını çizen Sonyürek’e göre Türkiye’de telif yasalarının Avrupa’daki gibi işlememesindeki temel mesele yasa değil, dayanışmanın eksikliği:

Bizim sıkıntımız birlikte hareket ederek, örgütlü olarak, senarist, yönetmen ve oyuncunun birlikte davranarak bu rejimi oluşturamaması. Güçlüler karşısında ses çıkarmaması ve boyun eğmesi, temel problem bu.