Editörün SeçtikleriEkolojiKitapManşet

Etik ve estetiğin birlikteliğinden doğan bir kurtuluş yolu: Modada Yavaşlık

Ekonomik krizin pençesinde bir dünya, artan eşitsizlik, işçi cinayetleri, salgın hastalıklar, iklim ve ekoloji felaketleri, günden güne hızla kapana kısınan bir yaban hayatı ve dolayısıyla da insan hayatı.

Ve bütün bu sorunlardan beslenen, onları yeniden üreten ve bizi yokoluş yarışına sürükleyen bir moda sektörü…

Çevremizde olup bitenler yaşamlarımızdaki bir değişim ve dönüşüm ihtiyacının kaçınılmazlığını tekrar tekrar yüzümüze vuruyor. Tasarımcı ve akademisyen Şölen Kipöz ise editörlüğünü üstlendiği ve Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan yeni kitabı Modada Yavaşlık ile bize bu dönüşümün dolaplarımızdan başlayabileceğine işaret ediyor.

Yeni bir dünyaya doğru

Sürdürülebilir ve yavaş tasarım/moda külliyatına hakim, eleştirel ve analitik bakış açısına sahip on bir değerli uzmanın araştırma metinlerinin bir araya gelmesiyle oluşan kitapta yeni bir dünyanın kapıları aralanıyor.

Biz de Şölen Kipöz ile kitabın bize sunduğu dünyayı, yavaş moda üzerine güncel tartışmaları ve gelişmeleri, kendi yavaş moda deneyimini ve salgının moda sektöründeki etkisini konuştuk.

Daha önce de 2015 yılında Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan Sürdürülebilir Moda isimli bir kitaba imza atmıştınız. Yeni kitabınız önceki kitabınızdan farklı olarak bize nasıl bir tartışma sunuyor?

Sürdürülebilir Moda kitabını 2012 yılında açtığım Ahimsa: Giysilerin Öteki Yaşamı adlı sergimi çerçeveleyen kavramsal bir katalog olarak tasarlamıştım. Bu amaçla sergiyi gören farklı disiplinlerden gelen bazı akademisyen dostlarımdan sergiyi okuyarak sürdürülebilir ve etik tasarım/moda anlayışlarını kendi bakış açılarıyla değerlendiren bir metin yazmalarını rica ettim.

Bunun yanı sıra kitapta Ahimsa ve diğer sergilerimin kavramsal metinleri ve röportajların da yer aldığı, daha çok benim kişisel yolculuğum etrafında şekillenen ve sürdürülebilirliği daha çok tüketim bilinci ölçeğinde ele alan bir yayın oldu.

‘Yavaş modanın güncel bir fotoğrafı’

Modada Yavaşlık, daha nesnel ve daha akademik bir üslupla kapsayıcı bir içerik sunuyor. Amacım yavaş moda yazınını güncelleyen uluslar arası bir perspektif sunmaktı ve burada çalıştığım yazarların bir bölümünü kitaptan önce tanımıyordum. Sürdürülebilir ve yavaş moda alanındaki yayınları sebebiyle onlara teklif götürdüm ve içinde ben dahil 11 yazarın hazırladığı araştırma metinleriyle geniş bir bilgi birikimini ve yavaş moda kavramını güncel ve objektif bir bakış açısıyla sunan kaynak bir kitap oluştu.

Kitabın hazırlığının bittiği 2018 Eylül ayı itibariyle Türkiye’de o güne kadar sürdürülebilir, yavaş ve etik moda yapmaya kendini adamış tasarımcılara, markalara ve kolektiflere de yer vererek, bu coğrafyanın bu alanda bir fotoğrafını çekmek istedim. Modada Yavaşlık, daha kolektif bir niteliğe sahip ve öncekine göre sektördeki tasarımcılar tarafından daha büyük bir ilgi gördüğünü söylemem gerekiyor. Bunun bir nedeni sektörel üretim ve tasarım yöntemlerine yer vermesiyse, diğer nedeni bugün konuya yönelik profesyonel bir ilgi oluşması ve buna bağlı olarak oluşan bir bilgi açlığı.

‘Daha eleştirel bakış açısı kazandım’

Sizin bu süre içerisinde sürdürülebilir modaya olan yaklaşımınız değişti mi?

Bu süre içinde sürdürülebilirliğe bakışım gelişti ve daha kapsayıcı oldu diyebilirim. İlk kitapta teorik veya kavramsal olarak değindiğim pek çok şeyi –örneğin sürdürülebilirliğin ekonomik ve endüstriyel boyutunu- bu süre zarfında deneyimleme, projelere ve yayınlara dökme fırsatım oldu. Ayrıca konuya salt övgüyle değil daha objektif ve eleştirel bir bakış açısıyla bakmam gerektiğini fark ettim.

Moda ve yavaşlık terimleri, birbirlerinin karşıtı mı yoksa birlikte var olabilirler mi? Kitap bu soruya nasıl yanıt veriyor?

Bu çok güzel bir soru ve aslında on yıl önce bu konuya el atma isteğim de tam olarak kendime bu soruyu sorarak başladı. 2011 yılından beri Tasarımda Etik ve Sosyal Sorumluluk adında bir yüksek lisans dersi veriyorum, çalıştığım üniversitenin Tasarım Çalışmaları programında.

Bu dersin okumalarından biri olarak keşfettiğim bir makale “Moda+Yavaşlık; Bir Oksimoron mu yoksa gelecek için bir umut mu?” (2008) tartışmasını yavaş modanın ilkeleri ve dünyadaki örnekleri üzerinden açıyordu. Parsons Tasarım Okulu Profesörlerinden Hazel Clark tarafından kaleme alınan bu makale beni çok etkilemiş, sadece uzun zamandır modanın beni rahatsız eden kirli yüzünü tariflememi sağlamakla kalmamış aynı zamanda bu duruma karşı bireysel olarak neler yapabileceğimizi görmemi sağlamıştı.

‘Etik ve estetiğin birlikteliği’

Böylece, neden başka türlü bir moda anlayışı, tasarım üretim ve tüketim biçimi olamıyor diye, giysilerin kullanıcısı, üreticisi ve tasarımcısı olduğum bir süreçte ileri dönüşüm metoduyla tasarım denemelerine başladım. Bunun sonucunda kendi küçük atölyemde bunun mümkün olabileceğini gösteren ve süreci sonuç kadar büyük bir açıklıkla paylaştığım Ahimsa sergisi çıktı.

Buradan çıkardığım sonuç; modanın yavaşlıkla bir arada olabilmesinin etik ve estetiğin bir arada olabilmesinden geçtiği oldu. Bu kitabı hazırlarken Hazel Clark’a bir mesaj gönderdim ve yazının ikinci versiyonunu 10 yıl sonra benim kitabıma yazmak ister mi diye sordum. Kitapta yaşadığı kent New York’taki tasarım hikayeleri üzerinden bu kez daha yavaş bir modanın ana hatlarını çizdi.

‘Sürdürülebilirlik için bir yol sunuyor’

Yavaş moda nedir?  

Yavaş moda sürdürülebilirlik için bir yol ve bir güzergah oluşturuyor. Kitapta ele aldığımız içeriğiyle yavaş moda; niceliğe değil, niteliği önceleyen, duygusal ilişki kurabileceğimiz uzun vadeli, çevreye ve insana duyarlı tasarımlar vaat eden, bu tasarımların döngüye sokulmasındaki üretim tasarım ve tüketim süreçleri arasında sosyal adaleti ve şeffaflığı hedefleyen, küresele karşı yerel ve dağınık ekonomileri güçlendiren, büyüme yerine küçülme ekonomisini, doğrusal yerine döngüsel sistemi, dayanışma kültürünü hedefleyen bir sistem.

Ancak bunların hepsinin bir arada olması bir marka yada tasarımcı açısından büyük mucize olurdu. O yüzden kitap okurlara; farklı yollardan yavaş modanın kapısını açabileceğimiz veya kendi yavaş moda anlayışımızı koşullarımıza göre inşa edebileceğimizi gösteriyor.

Doğaya verdiğimiz zararın etkilerini gerek iklim krizi gerek salgın hastalıklar olarak daha çok görmeye başladıkça ‘sürdürülebilirlik’ kavramı da insanlar tarafından daha çok kullanılmaya başladı.  İrem Yanpar Coşdan tarafından yazılan makalede kimi markaların da bu ilgiyi bir pazar olarak görerek ‘doğa dostu’ yanılsaması yarattıklarından bahsediliyor. 

Peki tüketiciler bunu nasıl ayırt edebilir? Tüketicilikten türeticiliğe nasıl geçilir?  

Sürdürülebilirlikle modanın ilişkilendirilmesi birkaç yıl öncesine kadar idealist bir azınlığın kaygısıydı. İlk kırılma 2013 te Bangladeş’te Rana Plaza iş merkezinde yaşanan felaket oldu. Çalışma koşullarına uygun olmayan bir binada çalışmaya zorlanan 1100 işçi hayatını kaybetti ve pek çoğu sakat kaldı. Bu trajediyi ortaya çıkaran Andrew Morgan’ın belgeseli True Cost ve “Giysilerimi kim yaptı” kampanyasıyla Fashion Revolution aktivist hareketi moda endüstrisindeki sosyal adaletsizliğe dikkat çekti.

Clean Clothes da son derece etkili kampanyalar yürüterek tüketicilerin çalışanlarına adil koşullar sağlamayan firmaları boykot etmelerini sağladı. 2018 sonrası Greta Thunberg’in de etkisiyle başlayan yoğun iklim aktivizmi bu kez moda endüstrisinin yarattığı çevresel sorunlara odaklanılmasına yol açtı. Türkiye gibi pek çok tedarikçi ülkenin temiz üretim yapmaya karar vermesi de bu tarihten sonra oldu. Karbon ayak izi, fosil yakıtların salınımı, doğal su kaynaklarının tüketimi ve kirliliği, üretimde gezegen ve insan sağlığını tehdit eden toksik kimyasallar ve ağır metaller , biyoçözünür olmayan üretim ve tüketim atıkları gibi çevresel konular endüstrinin sorunları haline geldi.

Nitekim 2019’da yapılan G7 zirvesinde Fransız lüks moda devi Kering’in başını çektiği moda anlaşması sektörün öncü aktörlerini moda endüstrisinin okyanuslar, iklim ve biyoçeşitlilik üzerindeki çevresel etkilerini 2050 yılına kadar nötrleme kararı için imza atmaya çağırdı.

‘Sürdürülebilirlik bir opsiyon değil’

Öyle görünüyor ki ayakta kalmak isteyen markalar açısından sürdürülebilirlik artık bir opsiyon değil, benimsenmesi ve uygulanması gereken bir ilke, bir vizyon. Fakat bu uzun bir yol ve artık tüketicilerin bunu yapmadıklarında kendilerini tercih etmeyeceklerini anlayan markalar kısa yoldan “greenwashing” yani “yeşil aklama” yapıyorlar.

Sürdürülebilir hikayesi olan bir koleksiyon hazırlıyor ve reklam harcamalarını bu konuya aktarıyorlar. Tüketicilerin bu markaların şeffaflığını, ürünlerin arkasındaki süreçleri ürünün yaşam döngüsünü anlamaya çalışarak sorgulamalarını öneririm .

Mümkün olduğunca yerel ve yakın tedarik zincirine güvenmeleri gerekiyor. Örneğin Türkiye’de yaşayan birinin Vietnam yada Bangladeş’te üretilen bir giysiyi satın alması tedarik zincirindeki küresel dolaşımın yarattığı çevresel etkiyi ve muhtemel iş gücü sömürüsünü kabullenmesi anlamına gelir. Satın alınan giysinin niteliği bir yana bu ürünle uzun vadeli bir ilişki kurup kuramayacaklarını ve aldıkları giysinin onlara gerçekten yeni bir deneyim vaat edip etmediğini düşünmeleri gerekiyor.

Türetken olabilmeleri ise sisteme dahil olduklarını ve söz sahibi olduklarını hissetmekten geçiyor. Tüketici olarak giysilerin uzun ömürlü, çevreye duyarlı ve adil ticaretle üretilmelerinin yanı sıra, dönüştürülebilme özelliğine oy vermeleri ve kullanıcı olarak onlara iyi bakarak, tamir ederek, takas ederek, dönüştürerek mümkün olduğunca yaşam döngüsünü uzatmalarından geçiyor.

Bireysel bir soru sormak istiyorum. Sizin yavaş moda konseptiyle tanışmanız ve hayatınıza dahil etmeniz nasıl oldu? Nasıl bir arayışın sonucunda gerçekleşti? Hayatınızda neleri etkilediğini düşünüyorsunuz?

2009 yılında moda tasarım stüdyosu dersinde öğrencilerime “Yavaş moda” temalı bir proje vermiştim. Ana akım moda sistemini her zaman sorguladım ve buna alternatif olarak ortaya çıkan kavramsal moda tasarımı hakkında derinleşebilmek için sosyal bilimlerin farklı alanlarından beslenen disiplinler arası moda teorisi alanında uzmanlaştım.

‘Kuşaklararası bilgeliği keşfettim’

Buna paralel olarak etik bir sorgulamaya başladığım için sanırım iz sürerek yavaş moda kavramını keşfettim . Yavaş yemek akımı da o yıllarda çoktan etkisini göstermeye başlamıştı. Bundan birkaç yıl sonra yukarıda da bahsettiğim gibi Hazel Clark’ın makalesinin etkisiyle hazırlamak istediğim serginin bir yavaş moda paradigması olmasını amaçladım. Bu arayış benim hayatımda yepyeni bir sayfa açtı. Kendi hayatıma, aileme, ailemdeki kadınlara daha farklı bakmamı kuşaklararası bilgeliği keşfetmemi sağladı.

Dolabımda onlarca yıldır sakladığım dokunamadığım pek çok kıyafete cesaretle dokunmamı, böylece bende küçük yaşlardan beri biriken tüm becerilerimin ortaya çıkmasını sağladı. Üstelik bunun bu kadar çok insana dokunup bir ileri dönüşüm kültürü başlatacağını düşünmeden ve hedeflemeden sadece kendi yolculuğumu gerçekleştirmek istiyordum.

Belki kitaplarım daha çok insana ulaşıyor ama her yaptığım tasarımla ben o süreçten başka bir Şölen olarak çıkıyorum. Sıradan ama sorumlu bir tüketici olma halinin yada amatörce tasarım yapmanın –çünkü bu işten para kazanmıyorum- akademisyen kimliğimle eğitim vizyonumla, yazdığım makale ve yayınladığım kitaplarla bütünleşmesini önemsiyorum.

Kitabınızın son bölümlerinde sizin, Sedef Acar’ın ve Yüksel Şahin’in oluşturduğu sergiler ile birçok yavaş moda markası da örnek olarak sunuluyor.  

Yavaş modanın inşasında tasarımcıya düşen rol ne? Tasarımcının kararları nasıl etkili olur?

Koleksiyon YOU MADE IT’den ‘Alfabe’

Bu da tabi uzun bir zamandır üzerinde düşündüğüm ve cevabını bulmaya çalıştığım bir soru. Sadece bir tasarımcı değil bir eğitimci ve akademisyen olarak da bu soru bütün kariyerimi meşgul ediyor diyebilirim.Tasarım eğitimine yeni bir vizyon kazandırmam da bu şekilde oldu ve gelişen koşullardan dolayı artık geleceğin sürdürülebilirlik felsefesine yön verecek olan tasarımcılar yetiştirebiliyoruz .

Konunun sektörel anlamda öncelik kazanması ve popüler olmasıyla öğrenci açısından da istenen ve keyif alınan bir hedef haline geldi sorumlu ve etik tasarım.  Sürdürülebilir Moda kitabında da bu kitapta da tasarımcıya oldukça önemli bir rol biçtiğimi düşünüyorum.

Modada Yavaşlık kitabında bu açıdan farklı tasarım örnekleri ve metodlarına yer veriliyor. Gerek akademik ve kavramsal bir bakış açısından, gerek sanatsal ve zanaatsal açıdan ve gerekse bir iş modeli ve sosyal etkisi açısından tasarımın nasıl bir rolü olabileceğine iyi örnekler üzerinden değiniliyor. Yavaş moda tasarım üretim ve tüketim üçgenindeki akışı şeffaf ve döngüsel olarak birbirine bağlamak ve bu süreçte tasarımcının olanak ve sınırları çerçevesinde aldığı kararlar ile şekilleniyor.

Tasarımcının piyasa ekonomisinin bir hizmetkarı olduğu, tüketimi teşvik eden, ürün yöneticisi gibi çalışarak içeriksiz ürünler ve niceliğe yönelik koleksiyonlar hazırladığı bir dönem yaşadık son 20 yılda. Ancak artık yeni bir uyanış olduğunu söyleyebiliriz; hem tasarımcıların bilinçlenmesi ve donanım kazanması açısından, hem üretim koşulları ve beklentilerin değişmesi açısından hem de tüketicilerin etik sorgulamalarla sorumlu seçimler yapma eğilimleri nedeniyle.

Yavaş moda yalnızca kıyafetlerimizi nasıl seçeceğimiz, nasıl üreteceğimiz ile mi ilgili? Bize başka hangi dünyanın kapılarını aralıyor? Nasıl bir ekonomik model vadediyor?

Moda endüstrisinin yarattığı çevresel etkiler ve adil olmayan ticaret koşulları küresel ölçekte işleyen tedarik zincirinin doğrusal ve büyüme odaklı bir gelişme anlayışı üzerine inşa edilmesinden kaynaklanıyor. Küresel moda sadece şeffaf olmayan ve izlenemeyen bir zincir yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda ekonomideki arz-talep dengesini alt üst ederek ve gereğinden fazla giysiyi piyasaya sürerek sadece giysileri değersizleştirmiyor, aynı zamanda hızlı modanın döngüsüne ayak uydurabilmek için olabildiğince ucuza mal ederek giysilere yönelik talebi artırmaya çalışıyor. Bunun bedelini kirletilen gezegen ve sömürülen iş gücü ödüyor.

‘Giysilerin beşte biri satılmadan atık haline geliyor’

Her yıl üretilen 150 milyara yakın giysinin yaklaşık  yüzde 20’si satılamadan atık haline geliyor. Üstelik doğrusal üretim hattında hiçbir hatanın tamiri mümkün olmadığından üretim bandında defolu ürünler, kullanılmayan  malzeme ve kaynaklar da atık olarak dışarı çıkıyor.

Yaygın ekonomi modelinde güvenilir bir ölçüt olarak kullanılan ‘gayrisafi milli hasıla’ da bozuk bir kalkınma modeline işaret ediyor, çünkü bu ölçüt fayda sağlamayan pek çok üretilmiş mal ve hizmeti de meta olarak kabul ederken bu üretimlere yapılan harcamaların ekolojik tahribat üzerindeki etkisini ölçmüyor, yani sürdürülebilir bir büyüme modeli açısından güvenilir bir ölçüt olamıyor.

Yavaş ve sürdürülebilir bir tedarik zincirinin kapalı devre çalışması yani süreçteki tüm kullanılan ve aktarılan kaynakların dışarı salınmadan döngü içerisinde verimli kullanılabilmesi , kendi kendini yenileyen gerektiğinde ardışık döngüler yaratabilen bir kaynak oluşturması hedefleniyor. Bunun geri-dönüşüm ekonomisinden farkı çöpe atılan ve dönüştürülecek hiçbir atık yaratmaması. Üretimde izlenebilecek başka bir yol ise küresel ekonomi yerine yerel ve dağınık ekonomi modeline, büyüme ekonomisi yerine küçülme ekonomisine yönelmek.

Bunun gerçekleşmesinde tüketim modellerinin de yeniden inşa edilmesi önemli ; Gandhi’nin ‘kendine yeterlilik’ ilkesi ve Amerikalı aktivist ve naturalist Henry David Thoreau’nun önerdiği ‘mülkiyetsizlik’ ilkesi bu konuda yol gösterici olabilir. Döngüselliği destekleyen işbirlikçi ve dayanışmacı ekonomi modeli yaygın moda sisteminin dayattığı üret-kullan-at modeli yerine, ikinci el, yeniden satış, ileri dönüşüm, takas ve kiralama gibi tüketim biçimlerini gündeme getirebilir. Böylece döngüye daha az sayıda giysi sokarak düşündüğümüzden daha fazla insanın giyinme ihtiyacını karşılayan daha yavaş bir moda sistemi yaratabiliriz.

‘150 milyara yakın giysinin yaklaşık  yüzde 20’si satılamadan atık haline geliyor.’

Kendimden yola çıkarak şunu sormak istiyorum. Çok kıyafeti olan veya modayı yakından takip eden birisi değilim. Ancak buna rağmen normalde bir sene giydiğim kıyafet ertesi yıl gözüme kötü görünmeye başlar. Bu sene koronavirüs sebebiyle evde geçirdiğim günlerin ardından yazlıklarımı çıkardığımda şunu fark ettim ki dolabımdaki kıyafetlerim hala gözüme güzel geliyor.

Sizce koronavirüs salgını modanın hızını nasıl etkiledi? Siz salgın ve moda arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?

Moda o kadar güçlü ve etkili iletişim mekanizmalarına sahip ki ne kadar bilinçli olursak olalım hiçbirimiz onun rüzgarıyla savrulmaya direnemiyoruz. İktisadi mantığı sürekli değişimi gerektirdiğinden yapay eskitme metodunu kullanıyor pazarlama becerisiyle. Dolayısıyla siz dolabınızda yeni olan giysinin pek çok muadili varken, yenisiyle karşılaştığınızda elinizdekilerin yeterince iyi olmadığını düşünüyorsunuz. Bunu yapabilmesinin tek nedeni ihtiyaçlar değil arzulara yönelik çalışması.

Etik ve sürdürülebilirlikle ilgili kaygılar modanın bu arzu nesnesi yaratması ve sürekli tüketimi teşvik etmesi halini sorgulamaya başlamamıza neden oldu. Korona virüsüyle evlere kapanan, sosyal mesafeli, izole ve dijitalleşen yaşamlarımız bizi önceliklerimiz konusunda düşünmeye çağırdı. Bizim için bir yıl öncesinde hayalini kurduğumuz bir arzu nesnesinin şu anki ihtiyaçlarımıza cevap vermediğini gördük. Mart ayından bu yana özene bezene seçtiğimiz deri ayakkabılarımızdan ve çantalarımızdan hiçbirini kullanamadık örneğin.

Alman sosyolog Rene Koning “Arka odalar için moda yoktur, moda göstermek ve gösterilmek için vardır” demişti. Bu açıdan bu dönem modanın tam olarak baskılandığı ve geri plana itildiği bir dönem oldu tüketiciler için. Yaşanılan endişe ve hayati kaygılar bize dolabımızdaki kıyafetlerin eskimesinden daha önemli sorunlar olduğunu hatırlattı.

‘Moda bir iyileşme sürecine girecek’

Moda sektöründeki ekonomik daralmayla birlikte kötümser ve “almak istemiyorum” tüketici tavrı zorunlu bir yavaşlamayı getirdi. Güçlü markalar için bu yavaşlayarak sürdürülebilir bir yeniden yapılanmayı doğururken, pek çok tasarımcı sezonsuz koleksiyonlar üretmekten, ellerinde kalan stokları yeniden pazarlamaktan ve ileri dönüşümle döngüsel bir tasarım sistemi yaratmaktan söz etmeye başladı.

Aslında salgın modayı yavaşlatmadı, daha çok “pause” tuşuna basarak durdurdu diyebiliriz , ve, bu bittiğinde belki pek çok firma “play”e basamayacak ve tedarik zincirinin diğer ucundaki işçiler belki açlıkla mücadele etmek zorunda kalacaklar .

Moda bir iyileşme sürecine girecek; bu süreçte hedefi sadece sürdürülebilir bir moda sistemi yaratmak değil , hayatı sürdürülebilir kılan bir moda sistemi yaratmak olacak. Bu anlamda salgın modanın karakterini ve personasını insanlığın ve gezegenin de iyileşmesi yönünde değiştirdi diye düşünüyorum.

Kolektif bir çabanın ürünü

Şölen Kipöz’ün editörlüğünü yaptığı “Modada Yavaşlık” adlı kitaba farklı ülke ve kültürlerden 11 yazar araştırma yazıları ile katkı koyarken aynı zamanda Türkiye’de yavaş modanın gelişimine öncülük eden tasarımcı , marka ve sivil oluşumlara da yer veriliyor.

Yazarlar arasında Alastair Fuad-Luke, İrem Yanpar Coşdan, Hazel Clark,Alex Esculapio, Duygu Atalay,  Erica de Greef, Şölen Kipöz ,Alice Payne, Yüksel Şahin ve Sanem Odabaşı,  Nesrin Türkmen ve Otto Von Busch yer alıyor.

Kitapta, Sedef Acar, Gönül Paksoy, Selçuk Gürışık , Öykü Özgencil, Nazlı Çetiner Serinkaya, Edipcan Yıldız, Özge Horasan, Hatice Gökçe ve Gülin Ölçer‘den oluşan tasarımcıların çalışmaları sunuluyor.

Örnek olarak ise Circuit İstanbul, Giysi Takası, ,Temiz Giysi Kampanyası, Sürdürülebilir Moda Platformu oluşumlarına yer veriliyor. Kitabın yayına hazırlanma sürecinde emeği geçen isimler ise şu şekilde:

İngilizce metinleri Türkçeye kazandıran Şakir Özüdoğru, illüstrasyonları hazırlayan Kardelen Aysel, yayınevi editörleri Aytaç Timur ve Akif Pamuk, grafik tasarımda İrem Derya ve kapak tasarımını gerçekleştiren Carlotta Nataro.