Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Kesekli tarla’ların sesi: Figen Şakacı

 Figen Şakacı’nın, öykülerinden oluşan son kitabı Kesekli Tarla, İletişim Yayınları tarafından geçtiğimiz ay yayımlandı. Farklı zamanlarda yazılmış, kimisi daha önce yayımlanmış yirmi iki öyküyü birleştiren Kesekli Tarla, okuyucuyu “zank” diye vuran bir kitap. Kimileri bağımsız, kimileri birbiriyle ilintili bu öykülerde sıradan kötülük, gündelik şiddet, müzmin sevgisizlikle, dolayısıyla da toplumun, bugünün, kendi hayatlarımızın bir fotoğrafıyla karşı karşıyayız.

Kesekli Tarla’da, Figen Şakacı’nın Bitirgen üçlemesinin izlerini görmemek mümkün değil. O nedenle, Şakacı’nın ilk öykü kitabından bahsetmeden önce yazarın önceki eserlerinden ve yazılarında değişmeyen “büyüme” temasından bahsetmek gerek.

Figen Şakacı, 1989 yılında gazeteciliğe başladı, çeşitli yayın kuruluşlarında muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı. Bana Sevgiyi Anlat (1996) filminin senaryosu kaleme alan, Her Doğum Bir Mucizedir – Aykut Kazancıgil Kitabı (2005) ve Mizah Zekânın Zekatıdır-Tarık Minkari Kitabı (2007) adlarında iki nehir söyleşi kitabı da bulunan Figen Şakacı’yı okur daha çok yine İletişim Yayınları tarafından basılan Bitirgen üçlemesi ile tanıdı.

Bitirgen’den Pala Hayriye’ye 

Bitirgen’de küçük bir kız çocuğunun ergenliğe girdiği süreçte yaşadıklarını yazdı. Günlüğü, defteri, yani en yakın arkadaşı Bitirgen’le dertleşen, arkadaşlık özlemi duyan, annesiyle tartışan, babasını seven, abisiyle ve ablasıyla bir türlü anlaşamayan bir kız çocuğunun yetişkinlerin dünyasıyla tanışma sürecini kaleme aldı:

“Babama Bitirgen ne demek diye sordum; meğer küçük ve şeker gibi tatlı kayısıymış. Ben de küçük ve şeker olduğum için onun Bitirgeniymişim. Ne güzel değil mi? Çok sevindim. Bence sana da çok yakıştı bu isim.”

Bunu yaparken bir taraftan 80’li yılları diğer taraftan da bir büyüme hikâyesi anlattı.

2011 senesinde çıkan Bitirgen’in ardından Pala Hayriye (2014) ve Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? (2017) romanlarıyla erkek egemen topluma direnen “kayıp kahraman” Hayriye’nin yaşam mücadelesini anlattı. Pala Hayriye’de bize doksanlı yılları, 18 yaşına basınca, üniversitede okuyabilmek için evden kaçan ve ardından gazetecilik yapan Hayriye’nin kırklı yaşlarına kadar neler yaşadığını yazdı. Bunu yaparken siyasi gündemi hatırlattı, sol gruplardaki kadın-erkek ilişkisini vurguladı, genç bir kadının kendini bulurken memleketin geçeklerini kavramasını anlattı: “Meğer evden kaçarak kadının özgürleşme mücadelesinde ilk adımı atmış, cinsel kimliğimin bilincine varmış, birey olmanın onuruna uygun hareket etmişim de haberim yokmuş.”

2017 yılında yayımlanan ve üçlemenin son kitabı olan “Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı?” ya geldiğimizde, anlatımı Hayriye’nin en yakın arkadaşı Rüya devralmıştı. Yaşlılık teması etrafında şekillenen bu romanda, birdenbire ortadan kaybolan Hayriye’nin izini, yollanmamış mektuplarda, geride bıraktığı yazılarında ve arkadaşlarının anlatılarında arar olduk. Bir taraftan kaybolan Hayriye’yi ararken diğer taraftan kaybettiğimiz kadınları, şehirleri, ülkeyi düşünürken bulduk kendimizi:

“Ülkem ceset kokuyor Rüya, bir seri katil önüne geleni tarıyor. Koca bir mezarlık gibi memleket. Buralarda artık kimse ecelini beklemiyor, katilini bekliyor. Ona nerede, ne zaman yakalanacağını düşünerek nasıl yaşanır, ne yazılır?”

Kadınlar, hayatlar…

Yazımı on yıldan fazla süren üçlemenin ardından yayımlanan, öykülerini topladığı Kesekli Tarla sayesinde Figen Şakacı’nın özlediğimiz ironiyle bezeli ve öfkeli diline yeniden kavuştuk. Önceki kitapları gibi parçalı metinlerden oluşan, her biri bize büyümeyi, değişmeyi anlatan öyküler var karşımızda. Şakacı’nın mizahın hiç eksik olmadığı, trajediyle komediyi birleştiren anlatımı, kısacık öyküler vasıtasıyla memleketin ağır meselelerini okuyucunun yüzüne çarpıyor. Yazar, “Ağıt Sayaç”ta kadın cinayetlerine, “Hal ve Gidiş”te kentsel dönüşüm, talan ve ranta, “Fidan’ın Boynu”nda erkek şiddetine vurgu yapıyor. Öykülerin her birinde, hayatları bir türlü istedikleri gibi gitmeyen karakterlerin yaşamlarını, yaşantılarını, evlerini, kafalarının içini, dert ettikleri şeyleri bize açıyor. Okur, mutsuz evliliklerin, aldatmaların, terk edilmelerin, karanlık odaların, sessiz evlerin, kimsesiz çocukların, sevgiye aç, bir türlü yerini bulamamış insanların hikayelerine şahit olurken kimi zaman gülüyor, ama çoğu zaman sessizce bakakalıyor. Figen Şakacı’nın güçlü anlatımının etkisi kolay kolay geçmiyor.

Kesekli Tarla’da birbiriyle bağlantılı öyküler de var. “İki sabun bi lif”in Ömer’ine neler olduğunu Süprem’de “Fidan’ın boynu”nda konu edilen Fidan-Salih evliliğinin devamını “Bilmediğin şeyler var Şeyda”da ,“Hal ve Gidiş”de Suat’a bakan Aygül’ün hikâyesini “Suat’ın Zekeri”nde okumaya devam ediyoruz. Şakacı’nın öykülerinde yalnızca kadınlar yok. “Aralık”ta, sanki âşık olmaya bile hakkı olmayan bozacı Adem’in yalnızlığını, “Babaannemin Kirli Çorapları”nda öksüz ve yetim Ekrem’i, Süprem”de Ömer’in sevgiye olan açlığını, “Sarı”da annesi planlı bir şekilde elinden alınan çocuğun çaresizliğini okuyoruz.

Kısa, sert, öfkeli ve trajikomik öykülerden oluşan Kesekli Tarla, Gülten Akın’ın “Unutma sakın unutma/ Bağışlama sakın/ Sakın düşmanını sevme, sakın susma/ Bekle büyük kavgayı bekle/ Anlıyor musun yüreğim” dizeleriyle başlıyor ve Figen Şakacı’nın annesinden ona miras kalan bir soruyla sona eriyor: “Tarla mı kesekli yoksa biz mi yürümeyi bilemedik?”.

Ve hızlı okunan, ama sindirmesi zor bu öyküler bittiğinde bile, kahramanların sesleri kulağınızdan gitmiyor.

Kategori: Hafta Sonu