Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şirketlerin ‘sürdürülebilirlik’ raporlarına ne kadar güvenebiliriz – Sabriye Ak Kuran*

Son yıllarda sürdürülebilirlik kavramının popülaritesi her geçen gün bir kat daha artıyor. Öyle ki kavramın yanına bir isim getiriliyor ve sanki her şey birden sürdürülebilir olacakmış gibi sunuluyor. Örneğin tarımın önüne sürdürülebilirlik kavramı getirilince hem mevcut sistemin değiştirilmesine gerek kalmıyor hem de yaşanan sorunlar karşısında umut tacirliği yapılarak sürdürülebilir tarım alternatif bir çözüm yolu olarak sunuluyor. Sadece tarım da değil sürdürülebilir turizm, sürdürülebilir ulaşım, sürdürülebilir sanayi, sürdürülebilir kentler ve sürdürülebilir inşaat teknikleri derken neredeyse her alan ve sektör, sürdürülebilirlik kavramdan nasibini alıyor. Yani bir nevi kavram çoktan moda haline gelmiş durumda. Üstelik tıpkı moda sektöründe olduğu gibi üzerine otursun oturmasın, içini doldursun doldurmasın, ihtiyacı olsun olmasın bütün sektörler bu akıma ayak uyduruluyor.

Hâlbuki sürdürülebilirlik geçici bir yenilik olmanın çok daha ötesinde ve kapsamlı bir olgu. 1987 tarihli Brundtland Raporu’nu sürdürülebilirlik kavramının kaynağı olarak kabul edecek olursak, kavram bu belgede “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak” şeklinde tanımlanır ve bu da geçici değil sürekliliği olan bir sürece işaret eder. Bu yüzden eğer herhangi bir alanda sürdürülebilirlikten söz edilecekse, geleceğe bakmak ve gelecek nesillerin çıkarlarını da korumak bir zorunluluk haline gelir. Dolayısıyla tarım sektörünün başına sürdürülebilirlik kavramının getirilmesi ile sektörün birden sürdürülebilir hale gelmeyeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Çok açıktır ki sürdürülebilirlik, değişiklik gereksinimi ile ortaya atılan sezonluk bir yenilik değil, pek çok alanda dönüşümü gerektiren bir süreçtir. Bu sürecin devamlılığı da sorunlar karşısında ortak bir sorumluluğun benimsenmesine bağlıdır.

Şirketler güven veriyor mu? 

Sürdürülebilirlik böylesine büyük bir amaca (gelecek kuşakların ve bugünkü kuşakların ihtiyaçlarının karşılanması arasında denge sağlamak) gebe bir süreci yönetmenin aracı haline gelince, sürecin bir parçası olmak isteyen ve bu anlamda sorumluluk alan çok sayıda paydaş ile karşılaşılıyor.

Stratejilerini değiştiren ve performanslarını sürdürülebilirlik çerçevesinde değerlendiren paydaşlardan birisi de şirketler. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye özelinde de çeşitli sektörlerde yer alan şirketler, sürdürülebilirlik çalışmalarını gündemlerine alarak çeşili raporlar yayımlıyorlar. Böylece finansal, sosyal ve çevresel performanslarını gösteren sürdürülebilirlik raporları aracılığıyla hem iç hem de dış paydaşları ile iletişim kanalları kuruyorlar.

Türkiye’de 2017 yılı verilerine göre sayıları 50.000’e yaklaşan gıda işleme şirketi[1] bu yönde adım atan ve bu başlangıcı yapanlardan. Elbette ki, sayıları on binleri aşan bu şirketlerin tamamının rapor hazırladığını söylemek yanlış olur. Zaten bu yazının amacı da nicel bir analize odaklanarak şirketlerin sürece ne oranda katkı sunduklarını tartışmak değil, şirketlerin hazırlamış oldukları sürdürülebilirlik raporlarına ne kadar güvenilebilir/bu raporlardan nasıl emin olunabilir sorusuna yanıt bulmaya çalışmak. Böyle bir sorunun akla gelmesi ise şaşırtıcı değil. Başta da belirttiğim üzere sürdürülebilirlik pek çok alanda moda bir kavram haline gelmiş durumda. Gıda işleme şirketlerinin yayımlamış oldukları raporlara derinlemesine bakıldığında da şirketlerin bu modaya hızla ayak uydurdukları görülüyor. Ancak şirket raporlarının gezegeni koruma konusunda gereken güveni vermediğini ve tatmin edici düzeyde olmadığını rahatlıkla söylenebilir. Sırasıyla birkaç noktada bunu detaylandırmaya çalışacağım.

Eşik değerin olmaması

Türkiye’deki gıda işleme şirketlerinin çeşitli kriterlere bağlı kalarak hazırlamış oldukları sürdürülebilirlik raporlarına şöyle bir göz gezdirildiğinde, insan kendisini ilkokul yıllarında sıkça kullandığı boyama kitaplarından birisi ile karşılaşmış gibi hissediyor. Belki bu tespit yanıltıcı gelebilir hatta “Ne münasebet o raporlarda şirket taahhütleri, stratejileri ve yönetim yaklaşımları sıralanmakta” diyenler de olabilir. Ancak büyük büyük ve rengârenk çerçeveler içerisinde verilen görsellerin insana ilk başta hissettirdiği temel duygulardan birisi bu.

Daha detaylı bir okuma yapıldığında ise, bazı soruların yanıtlarına ulaşılamıyor. Bu sorulardan en önemlisi şu: Hazırlanan sürdürülebilirlik raporlarının konusu olan şirket faaliyetleri sürdürülebilir midir yoksa gezegenin ve bütün canlıların varlıklarını tehdit eden bir etken olarak devam mı etmektedir? Bir sürdürülebilirlik raporundan ilk olarak bu sorunun yanıtını vermesi beklenir. Ama sorunun cevabının olmadığı görülüyor. Bunun sebebi ise, raporlardaki bilgilerin belirli bir eşik değere dayandırılmaması. 

Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin gıda alanında güçlü markalarından birisi olan Ülker’in 2019 yılı Sürdürülebilirlik Raporu’nda toplam su tüketiminin 739.533 m3, atık su miktarının ise 518.000 m3 olduğu[2] belirtiliyor. Bununla birlikte, raporda bu kullanımın belirli bir eşiği aşıp aşmadığı konusu üzerinde durulmuyor. Yani, Ülker firmasının su tüketim rakamı ve atık su miktarına bakarak bu firma faaliyetleri sürdürülebilirdir ya da değildir diyemiyoruz. Çünkü sürdürülebilirlik raporlarında çoğunlukla mevcut durum tespit edilir. Hangi durumda bu faaliyetlerin sürdürülemez olduğunu belirten bir eşik değer olmadığı için söz konusu firma faaliyetlerinin sürdürülebilir olup olmadığını anlamak çok zor.

Başka bir ifadeyle, şirket faaliyetlerinin sürdürülebilirliği tartışılmıyor, şirketlerin etkileri ölçülüyor ve raporlanıyor. Bir bakıma şirketlerin sürdürülebilir kalkınmaya katkı sunmuş gibi gösterilmeleri sağlanıyor. Bu durumda şirket faaliyetleri sürdürülemez olsa bile su tüketimini, sera gazı emisyonlarını ve atık miktarını küçük ölçeklerde azaltan şirketler, sürdürülebilir kalkınmaya katkı sunmuş oluyor. Bu ise hatalı bir bakış açısı. Bir şirketin sürdürülebilirlik ilkesini kabul ettiği ve bu anlamda sorumluluklarını yerine getirdiğinden söz edilebilmesi için bu raporlarda belirli bir eşiğin belirlenmesi gerekli. Aksi halde kademeli olarak etki düzeyinin azaltılması ve daha az olumsuz etkiye sebep olmak sürdürülebilirlik açısından yeterli olmayacaktır.[3]

Zorunlu olmaması

Sürdürülebilirlik raporları ile ilgili yanıtına ulaşılamayan önemli sorulardan bir başkası, bu raporların beklenildiği gibi bir fark yaratıp yaratmadığı.  Birçok şirket faaliyetlerinin sosyal, ekonomik ve çevresel sonuçlarını hesaplar ancak bu raporlar şirketlerin hitap ettikleri kitle ile iletişim kurmalarında yetersiz kalır. Zaten burada asıl mesele de raporlamanın yaygınlık kazanması ya da sayısının arttırılması değil raporların kullanılır bir hale gelmesidir. Mevcut durum ise bunun tam tersi. Raporlar herkesin erişimine açık, ancak neredeyse hiç kimse tarafından dikkate alınıp tartışılmaz. Çünkü bu raporlar yalnızca şirketlerin faaliyetlerini nasıl yönettiklerini yansıtan birer durum belgesi niteliğinde. Bu da demek oluyor ki, sürdürülebilirlik raporlarının hazırlanması bir zorunluluktan ziyade tercih meselesi. Sürdürülebilirlik raporlarının zorunlu bir temele dayanmayan ve şirket yetkililerinin gönüllü girişimlerine bağlı olan bu özelliği, raporların yarattığı etkiyi de tartışmaya açık bir hale getirir.

Bir danışmanlık şirketi olan G&A Institute’nin 2020 yılında yayımladığı bir raporunda,[4] S&P 500 endeksindeki şirketlerin %90’nın sürdürülebilirlik raporu yayımladığı belirtilir. Bununla birlikte, şirket raporlarının sürdürülebilir gelişme hedeflerine uyumunun %36 düzeyinde kaldığının altı çizilir. Bu da sürdürülebilirlik raporlamasına yönelik eğilimin arttığını doğrular ancak bu eğilimin beklenen etkiyi yaratamadığını gösterir. Bu nedenle tıpkı çevresel etki değerlendirmesi analizlerinde olduğu gibi sürdürülebilirlik raporlamalarının da yaptırımı olan birer belge niteliğine kavuşturulması ve zorunlu hale getirilmesi hayati önemdedir.

Meşrulaştırma aracı olması

Sürdürülebilirlik raporları ile ilgili bir başka sorun da, söz konusu raporların şirket faaliyetlerini meşrulaştıran bir araca dönüşme riskleridir. Bilindiği gibi, sürdürülebilirlik raporları bir sonuç belgesidir. Bu raporlarda yalnızca olumlu gelişmeler yer almaz. Bunların yanında şirket faaliyetlerinin olumsuz taraflarının da gösterilmesi gerekir. Sorun da tam bu noktada başlar. Raporlarda şirket faaliyetlerine ilişkin olumsuz bilgilere ya çok az yer veriliyor ya da hiç değinilmiyor. Olumsuz bilgilerin ifşa edilmesi durumunda ise, verilen zarar çoğu zaman önemsizmiş gibi gösteriliyor. Bu yolla da olumsuz şirket faaliyetleri meşrulaştırılıyor.

Şirketlerin sürdürülebilirlik raporlarını kullanarak çevreye etkilerini hafifletme çabalarına, bir başka gıda devi olan Sütaş’ı örnek verebiliriz. Şirketin 2017 yılı sürdürülebilirlik raporunda “2017 yılında Sütaş Grubu 2015 yılına oranla yüzde 47 büyüme sağlarken, sera gazı artışı %13 seviyesinde kaldı”[5] ifadeleri kullanılarak sanki %13’lük bir artış düşükmüş gibi yansıtılıyor. Bir bakıma büyüme oranındaki artış nedeniyle sera gazı emisyonları artışı haklı gösterilir. Bu ise, şirketin sürdürülebilirlik raporunu kullanarak sağladığı ekonomik faydaya karşılık olumsuz yönlerini meşrulaştırma stratejisinin en belirgin şeklidir. Kısacası, milyar dolarlık büyüme hacmine sahip şirketler faaliyetlerinin olumsuz etkilerinin farkındalar, ama sürdürülebilirlik raporları aracılığıyla bu etkilerin düzeyini önemsizmiş gibi gösterebilirler.

Toparlayacak olursak, yaklaşık 200 bin yıldır üzerinde yaşadığımız gezegeni korumak esas amaç ise, şirketlerin yayımladığı sürdürülebilirlik raporlarına güvenemeyiz. Söz konusu raporlar hem şirket faaliyetlerinin sürdürülebilir olup olmadığını açıklamıyor hem de çevresel bozulmanın üstünün örtülmesinde bir araç işlevi görüyor. Tek çelişkili nokta bu da değil. Doğanın korunmasının bağlayıcılığı ve yaptırımı olmayan bir takım şirket raporlarına dayandırılmasından daha az sürdürülebilir ne olabilir?Bugün rapor hazırlayan şirketler yarın iş ilişkileri ve ticaretlerini kötü etkilediği gerekçesiyle bu raporları hazırlamaktan vazgeçtiklerinde ne yapacağız? Böyle şirketlere istedikleri kapasiteye ulaşmaları için süre tanıyıp tekrar katkı sunmalarını mı bekleyeceğiz? Yeterince zenginleştiklerinde ve yeniden rapor hazırlamaya razı olduklarında onlara teşekkür mü edeceğiz?

Anlatmak istediğim, sermaye birikiminin devamlılığının kolaylaştırılması ve meşrulaştırılması yoluyla doğa korunamaz. Eğer şirketler ihtiyaçları olan doğal girdileri hiç durmaksızın kullanmak yerine bir fark yaratarak korumak amacındaysalar bu bir modaymışçasına sürdürülebilirlik kavramına sarılmakla değil, bu kavramın ilk başta ifade ettiği (sürekliliği olan bir süreç) şekline geri dönmekle mümkün olur.

(Dr./Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi)

*

[1] GAIN, Turkey’s Advanced Food Sector Provides Opportunities in Spite of Economic Downturn, GAIN Report, No: TR9006, 2019, s. 2.

[2] Ülker Bisküvi Sanayi A.Ş., Ülker 2019 Sürdürülebilirlik Raporu, 2019, s. 58.

[3] Mark Mcelroy, Is It Possible That GRI Has Never Really Been About Sustainability Reporting at All?, Sustainable Brands, 2017.

[4] Governance&Accountability Institute, Inc., Trends on the Sustainability Reporting Practices of S&P 500 Index Companies, 2020 Flash Report S&P 500, 2020, s. 3,15.

[5] SÜTAŞ Süt Ürünleri A.Ş., Sütaş 2017 Sürdürülebilirlik Raporu,  2017, s. 10.

Kategori: Hafta Sonu