Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Döneminin en büyük şehrini beslemek: Konstantinopolis modeli

Çiftçiden tüccara, halden komisyoncuya, sevkiyatçıdan yine hale, oradan da markete ve tüketiciye uzanan günümüz tedarik zincirinin maliyetleri nasıl yükselttiği, küçük ve orta ölçekli çiftçiyi nasıl bir çıkmaza soktuğu hepimizin malumu. Üreticiyi aracıya bağımlı hale getiren, zinciri uzattıkça aradaki aracıların kâr etmesi için maliyetleri yükselten ve üreticiyi mutsuz eden bu sistemin değişmesi gerektiği konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum.

Abdullah Aysu, Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan Kooperatifler: Yemek Yemek Politik Bir İştir kitabının giriş bölümünde, yemek kültürümüz “değiştirilmeden önce” sebze-meyvelerin mevsiminde üretip tüketildiğini, üretici ile tüketicinin arasındaki mesafenin çok uğraklı olmadığını, ürünlerin genel olarak üretildikleri havzada satıldığını vurguluyor. Kitabı okuduktan sonra biraz eskilere gitmek, yaşadığım şehirdeki gıda tedarik zincirinin geçmişine bakmak istedim. Aradığım bilgileri Jonathan Harris’in Alfa Yayınları’ndan çıkan Konstantinopolis: Bizans’ın Başkenti kitabında buldum. Londra Üniversitesi, Royal Holloway Koleji Bizans tarihi profesörü Harris’in 86 yaşındayken, kariyerinin tüm birikimiyle kaleme aldığı 422 sayfalık bu kapsamlı eser, Bizans’ın kuruluşundan çöküşüne başkent Konstantinopolis’teki yaşamı detaylı bir şekilde inceliyor.

Harris’e göre Bizans efsanesinin büyük kısmını dillere destan zenginliği oluşturuyor ve ona göre şaşırtıcı olan şey Konstantinopolis’in zaman içinde giderek zenginleşmesi değil, dönemin en büyük Hıristiyan şehrinin bu nüfus yoğunluğuna rağmen ayakta kalabilmesi. “Bizans başkenti için gerçek tehlike işgal tehdidi değil, açlığa mahkûm edilerek dize getirilebilir olmasıydı” diyor Harris. Dolayısıyla, gıdaya bu denli önem atfedilen bir şehirde, en temel besin olan ekmeği üreten fırıncıların tüm kamu hizmetinden muaf olduğunu, bir fırıncının kirasını yükseltmeye kalkan kişinin ise ömür boyu sürgün cezasına çarptırıldığını söylesem kimse şaşırmaz sanırım.

“Şehrin ihtiyaçları her türlü mülahazanın üstündeydi” diyor yazar. Konstantinopolis ancak bu şekilde ihtiyaç duyduğu yiyeceğe ulaşabiliyordu. Binden fazla kayığın olduğu balıkçı filosunun yakaladığı balığı şehre getirip satmak zorunda olduğu, şehir dışına ihraca yalnızca fazlalık durumunda, balık bozulmasın diye izin verildiği bir sistemden ve şehrin doğal akıntısı nedeniyle uskumru, palamut, orkinos sürülerinin her yıl akın ettiği bir dönemden bahsediyoruz.

Kuşatma ve vebanın kıskacındaki başkent 

Yazara göre şehrin ayakta kalmasının iki ana koşulu, yüksek nüfusu besleyecek kaynakları yaratmak ve halkın temiz su ihtiyacını karşılamak . O dönemde şehrin tek içme suyu kaynağı Bayrampaşa’daki Lykos Deresi. Sur içinde başlayıp sur dışına doğru uzayan bahçe ve bostanlarda yetişen ürünlerle halkı doyurmak imkânsız olduğu için ekmek yapmak için Mısır, Bulgaristan, Kırım ve Ege Denizi bölgesinden tahıl getiriliyormuş.  642’de Arapların Mısır’ı almasıyla birlikte şehrin ana tahıl kaynağı elden gittiğinde, Bizans bir taraftan kuşatmaya karşı direniyor diğer taraftan da vebayla boğuşuyor. 745 senesine gelindiğinde, veba nedeniyle artık mezarlıklarda yer kalmamış, ölüler mecburen sur yakınlarındaki bostan ve bahçelere gömülürken, imparator gıda stoku olmayanları şehri terk etmeye teşvik ediyormuş. Veba etkisini yitirmeye başlayınca ilk yapılan şey temel gıda maddeleri üzerine çalışma yürütmek ve var olan su kemerleriyle sarnıçları restore etmek oluyor. Şehrin toprağı o kadar bereketli ki, kıtlık yaşayan Mısır’a tahıl ihraç edecek kadar ürün toplandığı kayıtlara geçiyor. 

Jonathan Harris.

Peki Konstantinopolis’te üretilemeyen gıdalar şehre nasıl ulaşıyordu? O dönemde gıdanın tedarikinden, tahıl fiyatlarının ve hatta fırıncıların satacağı ekmek fiyatının belirlenmesinden günümüze vali/belediye başkanına eş değer bir konumda bulunan eparkhos/praefectus sorumlu. Acil durumlar içinse Yunanistan’da tahıl stokları bekletilip şehirde tükendiğinde oradan yollanır. Ama işler hep böyle gitmez tabii. Selçukluların Küçük Asya’da hâkimiyetlerini artırmalarıyla beraber mülteciler Bizans’a akın etmektedir. 1070 yılında büyük bir gıda krizi baş gösterir. Başnaip Nikephoritzes tahıl alım-satım fiyatlarına müdahale edebilmek için stokları Rhaidestos (Tekirdağ) limanının dışına taşır, depoların yönetimine kendi adamlarını getirir. Çiftçiler hem kendi mallarını yağmalayan bu yeni depo görevlilerine hem de Nikephoritzes’in belirlediği fiyatlara karşı çıkınca kıtlık büyür. 1077’ye geldiğimizde artık isyan çıkmakta, ambarlar ateşe verilmektedir. Nikephoritzes şehirden kaçar, ama yakalanarak idam edilir. Çiftçiyi, üreticiyi mutsuz etmeye Konstantinopolis’te izin yoktur.

Tahıl ve hayvanlar dışında, şehre dışarıdan getirilen iki ana maddenin Girit ve Ege adalarından gelen peynirlik keçi sütüyle, yine Girit ve Ege adalarıyla Suriye ve İtalya’dan ithal edilen şarap olduğunu öğreniyoruz kitaptan. Jonathan Harris, 1071 yılındaki kıtlık hariç, halkını doyuran ve tüm temiz içme suyu ihtiyacını karşılayabilen, hatta bir işçinin tavernada uygun fiyata şarap içebildiği bu şehir için “geçimlerini sağlayacak kadar tarım yapmanın standardı oluşturduğu bir dünyada, Konstantinopolis bir organizasyon harikasıydı” diyor. Bizi de yaşadığımız şehirde, sağlıklı ve sürdürülebilir gıdaya ulaşmanın bir zamanlar olduğu gibi yine mümkün olabileceği düşüncesiyle baş başa bırakıyor, buna ulaşmak için de yollar aramanın önemini zihnimize bir daha kazıyor.

More in Hafta Sonu