Editörün SeçtikleriEnerjiİklim KriziManşet

Türkiye’deki rekor ‘yenilenebilir’ ve ‘yerli’ enerji tablosu bize ne vadediyor?

Pamukova rüzgar santrali

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, “yerli” ve “yenilenebilir” kaynakların elektrik üretimindeki payının 24 Mayıs tarihinde yüzde 90’a ulaşarak yeni bir rekor kırıldığını söyledi.

Dönmez yaptığı paylaşımda “Milli Enerjimiz yenilenmeye, yatırımlarımız meyvelerini vermeye devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Enerjinin çoğu hidroelektrik santrallerden

Yayınlanan bilgilere göre 24 Mayıs günü elektrik üretiminin kaynaklar bazında dağılımı yüzdesel olarak hidrolikte (su) yüzde 43.7, yerli kömürde yüzde 16.5, rüzgar yüzde 14.5, güneş 7.2, jeotermal enerji yüzde 5.3, biyokütle yüze 2.6, diğer ise yüzde 0.2 oldu.

Peki bu veriler bize ne söylüyor? Yeşil Düşünce Derneği‘nin “İklim krizi ve Yenilenebilir Enerji” çalışma grubundan Yağız Eren Abanus, Layra Mete, Akın Akınsal ve İdil Dağdemir ile Türkiye’nin enerji üretimindeki durumunu konuştuk.

Görsel: Twitter/ Fatih Dönmez

‘Nükleere gerek olmadığını gösteriyor’

Siz, sunulan bu verileri nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bu veriler iklim kriziyle mücadele için önemli bir adım olarak kabul edilebilir mi?

Öncelikle nükleer enerji olmadan ve minimum oranda ithal kömür ve doğal gaz kaynaklı üretim ile elektrik gereksinimimizi karşılamanın bir yolu olduğunu gösterdi. Bunun için sevinmeliyiz.

Verilerde görüldüğü gibi sadece yenilenebilir kaynaklardan üretilen enerjiyi göstermemekte. Yerel olup da yenilenebilir olmayan kömürün yüzde 16.5’luk bir payı var. Yerel kömürün en kötü karbon emisyon değerlerine sahip olduğu herkes tarafından biliniyor.

Elektrik enerjisi talebinin Covid-19 ve bayramda uygulanan sokağa çıkma yasağından ötürü düşük olduğu için günde yenilenebilir enerjinin (YE) payı göreceli olarak yüksek gözüküyor. Sıfır karbon emisyonu ile sürdürülebilir(hatta onarıcı) bir enerji sistemi için daha yapmamız gereken çok iş var.

‘Yavaş adımlar’

Diğer dünyadaki gelişmelere bakınca Türkiye’nin yenilenebilir enerjiye yönelme hızındaki ve başarısındaki konumu ne?

1970’lerde yenilenebilir enerjiye yatırım yapmaya başlayan Danimarka ve Almanya göre Türkiye’nin Yenilenebilir enerji geçmesi çok daha yeni. Ancak adımları çok yavaş.

Bu ülkelerin sıfırdan deneyimlediği uygulamaları, Türkiye’nin kendisinden önceki örnekleri inceleyerek daha hızlı harekete geçmesi gerekiyor.

‘Destek belirsizliği, iptal edilen ihaleler…’

Ayrıca, iklim krizinin gün geçtikçe artarak devam eden etkileri ve CO2 salınımlarında ciddi azalmalara gidilmediği sürece küresel ısınmanın 2C’nin altında kalmasının imkansızlığı düşünüldüğünde Türkiye’nin YE kaynaklarına yönelme hızı kabul edilemez boyutlarda.

Yenilenebilir enerji kaynaklarına destek mekanizmasındaki belirsizlikler, iptal edilen RES ihaleleri, ertelenen Mini YEKA yarışmaları enerji dönüşümünün hızını azaltıyor.

‘Ekosistemlerin üzerinden geçen buldozerler’

Listede enerjinin yarıya yakının hidroelektrik santrallerden geldiği gözüküyor. Her ‘yenilenebilir’ enerjinin çevreye etkisinin eşit olduğunu kabul edebilir miyiz?

Türkiye’nin elektrik üretimi için yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelimi ağırlıklı olarak HES’lere yönelimdir ki, aslen HES’ler YE kaynağı değildir. Ekosistemlerin üzerinden geçen buldozerlerdir.

Kuruldukları akarsuların ekosistemlerini çoğu zaman onarılmaz derecede yok eden, beton örmelerdir. Bu bakımdan, şehirlerdeki betonlar ne kadar suyun doğal akışını engelleyip su ve toprağın buluşmasını engelliyorsa, HES’ler de bu benzetme üzerinden düşünülebilir.

Hidroelektrik santraller kurulmaları planlanan dere, nehir veya akarsu yataklarının özellikleri göz önüne alınmadan kurulursa büyük ekosistem tahribatlara yol açıyor. HES bölgede halkın katılımı gereği gibi sağlanamazsa sosyal problemler ve o bölgenin tarihi yapısı dikkate alınmazsa kültürel problemler ortaya çıkabilir. Türkiye’de de HES’ler özelinde Karadeniz ve Doğu bölgelerinde bu sorunlarla karşılaşılıyor.

‘Halk elektrik dönüşümünde rol almalı’

Türkiye’yi hem iklim hem de ekolojik krizle mücadelede daha başarılı bir ülke konumuna getirebilecek bir tablo nasıl olmalıydı?

İklim adaletine sadık bir şekilde, en çok etkilenen paydaşları sürecin merkezine koyarak ve enerji demokrasisinin teşvik edilerek doldurulması gerekir. Halkın elektrik dönüşümü sürecinde hem maddi olarak hem de siyasi olarak payda sahibi olması ve bu dönüşümde aktif rol olmalarını sağlanmalı.

Süreç bu şekilde yönlendirilmediği takdirde, belirli şirketlerin, patronların ya da tepedekilerin sadece söz hakkına sahip olduğu bir yapının ‘Milliliği’ her zaman sorgulanmaya açık olarak kalacak, meşruiyet temelleri pamuk ipliğine başlı olarak kalacaktır.

Yenilenebilir enerji uygulamalarında tecrübeli birçok ülkenin enerji demokrasisi olmadan enerji dönüşümünde yeterli ilerleme sağlayamadığı görülüyor.