Köşe YazılarıManşetYazarlar

9 Mayıs Avrupa Günü kutlu olsun!

“Avrupa Günü” varlığını 9 Mayıs 1950 tarihinde Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman‘ın verdiği bir kanun teklifine borçlu. Avrupa’da barışçıl ilişkilerin kalıcı şekilde kurulmasını ve bunun daha örgütlü olmasını amaçlayan bu kanun teklifi, “Schuman Bildirisi” olarak da biliniyor. Avrupa Birliği olarak kabul edilen örgütlenmenin kurucu yapı taşı olarak görülüyor. 1985 yılından beri çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Avrupa Birliği’nin kuruluşuna yol açan siyasal süreç dünya savaşlarının bir sonucuydu. Kalıcı bir barış hedeflenmişti. Tıpkı BM‘nin, UNESCO‘nun kuruluşunda olduğu gibi. Ancak felaketten çıkarılan dersler kimi zaman unutuluyor. Ya da zaman içinde amaçlar değişiyor.

Günümüzde de Merkel, Macron gibi Avrupalı liderler de salgının yarattığı travmadan söz ediyorlar ve sıklıkla dünya savaşlarına referans veriyorlar. Felaketin büyüklüğüne işaret etmek için.

Avrupa Birliği’nin kökenleri hakkında düşündüğümde bu mesajlarda ifadesini bulan yıkım ve felaketlerden daha fazlası olan bir şeyler hayal ediyorum. Sanki bilinçaltında da bir şeyler daha varmış gibi geliyor bana.

Başa mı döndük?

Yaşadığımız salgın koşulları ile toplu katliamları,  yıkımları getiren dünya savaşları arasında felaket olmaktan başka nasıl bir benzerlik olabilir?

Şunu düşünüyorum: Acaba savaş öncesi koşullarla da bir ilişki mi kuruyorlar? Vermek istedikleri mesaj bu olmasın?

Dedim ya, benimkisi bir hayal. Ama dünya savaşları da durup dururken olmadı.  Nedenleri vardı.

Yaşanan felaketlerden sonra bir ders çıkarıldı ve politik bir kırılma yaşandı. Küresel felaketlere yol açacağı belli olan neoliberal sistem de bu kırılmanın kırılmasıydı.  İşte bu yüzden acaba diyorum, buna mı işaret etmek  istiyorlar: “Uluslararası bir dayanışma ile yeni bir düzen kurmaya çalıştık.  Ama başaramadık. Benzer koşullara geri döndük…”  

Bu sözleri ne zaman duysam benim zihnimde beliren soru bu. Dünya savaşlarını yaratan koşullar ile bugün arasında nasıl bir benzerlik olabilir? Neoklasik dünya, kimlikleri hazır yapımlara dönüştüren milliyetçilikler, ulusdevletleşme biçimi ile, bugünün neoliberal koşulları arasında bir ilişki kurulabilir mi?

Milliyetçilik, Nazizm, Faşizm neoklasik dünyanın çelişkileri, şiddeti başka formlar kazanmış olsa da, hayaletler olarak geri döndüler. Üstelik de daha da kalıcılaşmış ve güçlenmiş bir şekilde.

Bugün bu neoklasik dünyanın kavramlarını kullansak da, kullanmasak da, kapitalist modernleşmenin o eski mantığı ve işleyişi kimi yerlerde Avrupa Birliği içinde dahi yeniden hortlamış gibi gözüküyor. Aynı Türkiye’de olduğu gibi bağımlı bir kültürel politik alan, filantropi alanına sıkışmış ve izole olmuş entelektüel üretim, imtiyazcı piyasa aktörlerine bırakılmış bir ekonomi… Her ne kadar laiklikten falan söz edilse de kamusal alan her koşulda sekülerleşmiş değil. Neoklasik dünya bütün vahşi şiddetiyle günümüze uzanmış durumda.

Neoklasik ulusdevletler sınıfsal çelişkileri perdeleyerek, iktidarla kültürel politik alanı örtüştürerek  kapitalist modernleşmenin “normal”ini temsil ediyorlardı. Günümüzün neoliberal koşulları da benzer bir “normal”i üretiyor.

En azından Türkiye gibi otokratik yönetimlerde durum böyle.  

Eğer burada bir bulanıklık varsa, işte bu da tam neoklasik dünyanın sorunu. İmgesel olanla onun yerine geçen model, yani devlet kimliğinin temsili birbirine karışması değil miydi geçmişteki çelişkileri yaratan sorun? İnsan haklarının çiğnenmesine, hukukun yokluğuna da yol açan bu değil miydi? Neoklasik dünyanın, kapitalist modernleşmenin hazır yapım imgelerinin hayatın yerine geçmesi değil miydi? Ya da bağımsız kamu politikalarının, entelektüel üretimin bastırılması, yokluğu?  Neoklasik dünya da bir bulanıklık ile kurulmuştu, imgeyle hazır yapımların, yani modellerin karışımı üzerine.

‘Şiddet kurumları’

Türkiye’nin neden Avrupa Birliği’ne kabul edilmediğini -ya da bunun neden bir hayal olmaktan öteye gidemediğini- Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş‘ın Ramazan ayının ilk cuma namazında okuduğu hutbe gayet güzel açıklıyor: Bir topluluk adına veya kendi adına nikahsız birliktelik ve eşcinsellikle ilgili düşüncelerini paylaşması elbette ki hakkı. Onun bu görüşlerine katılınmasa da, ifade edilmesine karşı çıkılamaz. Ancak Erbaş bu sözleri devlet adına dile getirdiğinde yaptığı bir önceki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez‘in söylediği gibi “Allah adına konuşmak” oluyor.

Peki inanç konusu böyle de Türkiye’de seküler gibi gözüken alanlarda da benzer bir durum yok mu?

Türkiye’de kimi yerlerde, üniversitelerde bilim de giderek devletle iç içe gelmedi mi? Agamben‘in son makalesinde söylediği gibi dindışı olanın bir iktidar biçimi olduğu sürece rasyonel bilimsel bir talep değil, bir kült pratiği halini aldığı aşikar. Bilimin iktidar üzerinden inşası, canlıları ve cansızları, insanları ve insan olmayanları nesneleştiren bir eylem şekli.

Neoklasik dünyanın temsil çelişkisi de burada: İmgelerin hazır yapımlara dönüştürülmesi. Yani şiddet. Eğer bu şiddetle baş edilemiyorsa ortaya kafa bulanıklığı çıkıyor. Yani sınıfsal çelişkilerin inkar edildiği proto faşist kamu düzenleri. Türkiye’de olduğu gibi, bir tarafta bürokratik bilgiyi üreten şiddet kurumları. Diğer tarafta bu şiddete karşı korunaklı alanlar yaratan popülist siyasal kurumsallıklar.

Hayatın yerine geçen bir temsil. Türkiye’de siyaseti  sınıfsal çelişkinin inkarı koşullandırıyor.

Türkiye de bu yolda hızla ilerliyor.