İklim ve EnerjiKültür-SanatManşet

Planet of the Humans: Niyet neydi, akıbet ne oldu?

Yazan: Brian Kahn

Yeşil Gazete için çeviren: Eren Yılmaz

*

Michael Moore provokasyonu seven bir adam. Yayınladığı belgeseller, kötü adamların kim olduğunu açıkça gösteren keskin çizgiler içeren bir dünya resmediyor ve bu yapımların her biri tepki çeksin ve insanlar üzerine konuşsun diye tasarlanmış. Bu yüzden, yenilenebilir enerji endüstrisine açıkça saldıran bir belgeselin yapımcılığını üstlenmesi ve bu belgeseli Dünya Günü’nde yayınlaması tam da ondan beklenecek bir eylem.

Planet of the Humans, Moore’un bazı filmlerinin de yapımcılığını üstlenen ve kendisini “fotoğrafçı, eylemci, maceracı ve hikaye anlatıcısı” olarak tanıtan Jef Gibbs tarafından yönetilip sunuluyor. Belgesel, Dünya Günü’nde izleyiciye sunuldu ve hem yenilenebilir enerji hem de çevreci gruplarla ilgili gerçekleri açığa çıkardığı şeklinde lanse edildi. Gibbs’e göre gerçekten kasıt şu: Yenilenebilir enerjinin fosil yakıtlardan bir farkı yok ve çevreci gruplar, aslında gösterişli kurumsal yapılanmalardan ibaret.

‘Yenilenebilir enerji konusunda kandırıldık’

Emily Atkin’in 23 Nisan’da HEATED bülteninde bahsettiği gibi, “iklim değişikliğinin nasıl durdurulacağına dair iyi niyetli tartışmalar yürütmek benim işim ve şu an Michael Moore ve yönetmen Jeff Gibbs’in kötü niyetli bir diyalog başlattıklarına inanmak için hiçbir nedenim yok.” Ben de aynı fikirde olduğum için belgeseli izlemeye ve anlattıklarını dinlemeye karar verdim.

Film YouTube’da ücretsiz izlenebiliyor ve ilk 24 saatte 1 milyon izleyiciye ulaşmış durumda. Sinema eleştirmenliğini işi bilenlere bırakacağım (ancak 1 saat 40 dakika içinde 3 farklı film izlemiş gibi hissettiğimi belirtmeliyim), fakat şu kadarını söyleyeceğim: Bu filmdeki ön kabuller, çözüm önerileri ve bu önerileri kimin dile getirdiği konularında ciddi sorunlar var.

Filmin en büyük iddiası şu: İnsanlar olarak neslimiz tükenmek üzere ve özünde kâr amacı güden çevreci gruplar tarafından yenilenebilir enerjiler konusunda hepimiz kandırıldık. İnsanlar olarak hepimizin çevreyi tahrip konusunda suçlu olduğu ve ne yaparsak yapalım bunu telafi edemeyeceğimiz ise başka bir argüman.

Bu noktada birden fazla sorun var. Bunlardan ilki, filmin güneş ve rüzgar enerjileriyle ilgili sorun olarak sunduğu konuların çağdışı bir bakış açısına dayanması. Güneş enerjisi sektöründe yayın yapan PV Magazine’e göre “güneş enerjisi konusunda bu kadar çuvallamışken, filmin geri kalanını ciddiye almak gerçekten zor. Film 2020’de çıkmasına rağmen incelediği endüstri ve kullandığı veriler 2009’dan kalma.”

Film ayrıca güneş ve rüzgar enerjisini biyoyakıtlarla aynı kefeye koymak için büyük çaba sarf ediyor. Bilindiği üzere biyoyakıtların karbon nötr olarak gösterilebilmesi için, karbon hesaplamalarında ciddi anlamda saçmalamak gerekiyor. Biyokütle enerjisi eleştirisi yerinde ve tamamı bu eleştiri üzerine olan bir filmi izlemeyi gerçekten isterdim. Aynı şekilde fon sağlayıcı milyarderlerin şartlı destekleriyle faaliyet gösteren büyük çevreci kuruluşların eleştirilmesini de haklı buluyorum (Filmin hedefindeki kuruluşlardan biri olan 350.org’un kurucusu Bill McKibben, kendisinin ve organizasyonunun filmde resmedilme biçimini sert bir şekilde eleştirmişti).

Amerika’da 300’den fazla kömürlü termik santralin kapatılmasını sağlayan “Beyond Coal” (Kömürün Ötesinde) kampanyası, filmin eleştiri odağındaki oluşumlardan biri. Bu programın en büyük bağışçısı ise, son yıllarda büyük oranda kömürün yerini alan doğal gazın bir geçiş yakıtı olduğunu savunan Mike Bloomberg (ve bu görüş kesinlikle doğru değil).

Ve işte filmin tam bu noktasında, Gibbs’in anlattığı ve asıl anlatılması gereken uyuşmamaya başlıyor. Gibbs, büyük çevreci gruplarla milyarderler arasındaki aykırı işbirliğini eleştirmekten ve bu milyarderlerden bazılarının servetlerini doğal madenler üzerinden kurduklarını hatırlatmaktan oldukça memnun. Bu ifadeler, çevreci grupların işleyişi konusunda tartışmalara yol açabilir ve dürüst olmak gerekirse bu konuda Gibbs’le aynı fikirdeyim.

Sonrasında ise Gibbs, bu sorunlar için tek çözümün nüfus kontrolü olduğunu savunmaya başlıyor. Ona göre yenilenebilir enerji kötü, milyarderler ve şirketler de öyle, bu yüzden hiç vakit kaybetmeden insan nüfusunu biraz azaltmalıyız. Bu sonuca ulaşmak için, film boyunca çoğunluğu erkek ve beyaz olan uzmanlarla röportaj yapıyor. Sunduğu öneri elbette fazlasıyla öjeni ve ekofaşizm kokuyor ve burada filmin geri kalanıyla uymayan bir duruş ortaya çıkıyor. Yenilenebilir enerji bu kadar kötüyse, gezegendeki insan nüfusunun azalması ne gibi bir katkı sağlayabilir? Kimleri etkisiz hale getireceğiz? Buna kim karar verecek? Şirketlerin sivil toplum kuruluşları ve hükümetler üzerindeki etkilerinin doğurduğu sorunları nüfus kontrolü nasıl çözebilir?

Eko-faşist fikirler

Bu sorular bizi karanlık bir yere götürüyor. Bu ideolojilerin insanların elinde nelere dönüşebildiğini az çok hepimiz biliyoruz. Geçen yıl El Paso katliamını gerçekleştiren saldırganın yazdığı iddia edilen sözde manifestoya baktığımızda, Gibbs’in filmine oldukça benzeyen mesajlar görüyoruz: Saldırgan, olaydan hemen önce yayımladığı yazıda “Şirketlerin doğal kaynakları arsızca tüketerek doğanın sonunu getirdiklerini ve dengeyi tekrar sağlayana kadar insanların bir kısmını etkisiz hale getirmemiz gerektiğini” iddia ediyordu. Özetle, koşarak uzaklaşılması gereken fikirler.

Gibbs’i bir eko-faşist olarak tanımlamak istemiyorum. Fakat önemli bir film yapımcısının desteklediği ve görünürde ciddi anlamda çevreci duruş sergileyen bir filmde bu fikirleri duymak, özellikle koronavirüsle mücadelede  benzer fikirleri duyduğumuz şu günlerde son derece rahatsız ediyor. Ayrıca Gibbs’in Sierra Club ve diğer korumacı grupların ırkçı fikirlerle dolu geçmişlerini görmezden gelip, çevreci grupların şirketlerden maddi destek almasını eleştirmesi oldukça miyop bir bakış açısı (bu gruplardan bazılarının geçmişteki hatalarını telafi etmeye çaba gösterdiğini de not düşmek gerek).

Bu filmle ilgili en can sıkıcı detay, Gibbs’in bazı ciddi konulara değinirken net çözümleri görmezden gelmesi olabilir. Ciddi ihlaller içeren kurumsal hayırseverlik modelinin eleştirisi gayet yerinde bir tutum, evet. Görevlerini yerine getirmediklerinde çevreci gruplardan bir açıklama talep etmeliyiz. Fakat bu noktada çözüm, nüfus kontrolünü gündeme getirmek olamaz. Asıl çözüm, yasa dışı eylemlerine demokratik çözümler bulunsun diye hükümetlerin kasalarını dolduran ve bir yandan da yine bu eylemleri örtbas etmek için hayır işlerine fon ayıran zenginlerin vergi vermesini sağlamaktır.

İklim krizini inkar eden ve fosil yakıt şirketlerine yakınlıklarıyla bilinen Breitbart ve diğer muhafazakar yayınların bu filmden övgü dolu sözlerle bahsetmesinin bir sebebi var: Bu film güç sahiplerinden hesap sormuyor ve sunduğu çözüm önerileriyle ırkçı kesimleri bir araya toplayabilen bir çağrıya dönüşüyor.

Yenilenebilir enerji sistemlerinin ve bu sektördeki tedarik zincirinin incelenip sorgulanması gerektiği bir gerçek. Lityum sanayisinin, zengin kaynaklar barındıran Latin Amerika’ya ve insanlarına verdiği ağır hasar ortada. İnsan nüfusu ne kadar olursa olsun, şirketlerin trendleri yönetmesine izin vermek şiddetli sonuçlar doğurmaya devam edecek. Film ilginç bir şekilde bu adaletsiz düzen ve iklim krizi arasındaki bağlantıyı görebilen yeni çevreci liderlerin hiçbiriyle röportaj yapmıyor. Bu insanların söylediklerine kulak vermek, şu an Gibbs’in ve dünyanın geri kalanının en çok ihtiyacı olan şey.

Makalenin İngilizce orijinali