Köşe YazılarıManşetYazarlar

Ademimerkeziyet sorunsalı ve korona

Korona günleri sona erip bugünlerin muhasebesini yapmaya başladığımızda AKP iktidarının bazı yerel yönetimlerle yaptığı cansiperane savaş gündemin ön sıralarında yer alacak.

Çoğu muhalefet partilerin yönetimindeki belediyelerin salgın sırasında yapmaya çalıştıkları bazı işlerin iktidar tarafından engellenişi ve hatta bu belediyelerin düşmanlaştırılmaya çalışılması hepimizin gözleri önünde gerçekleşiyor. Hatta iktidardan farklı ses çıkaran yerel yönetimler devlet içinde devlet olmakla itham ediliyor.

Yerel yönetimlerin ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere nakdi bağış toplamaları yasaklanarak banka hesaplarına el kondu. Akabinde iktidar kendi bağış kampanyasıyla tüm devlet olanaklarını devreye sokarak asıl güç sahibinin kim olduğunu gözümüze soktu.

Belediyelerin ekmek dağıtmaları sadece engellenmekle kalmadı, paralel yapı suçlamaları ile kriminalize edildi.

Belediyelerin başarılı bir şekilde yolcu trafiğinin yoğun olduğu otobüs durakları gibi kamusal alanlarda maske dağıtmaya başlamalarından rahatsız olan merkezi yönetim bu işi kendi üstlenmeye kalkıştığında her şeyi eline yüzüne bulaştırdı ve salgının neredeyse sönümlenmeye başladığı bugünlerde hala insanlara maske dağıtmayı beceremedi. Mesele olmayan basit bir olayı büyük bir başarıyla ulusal mesele haline getirdi.

Merkez-yerel ihtilafı ve vesayet 

Korona günlerinde muhalif belediyelerin merkezden farkları sorunları ilk elden yaşayanlara yakın olmaları, sorunları bilmeleri ve ihtiyaçları karşılamak için ellerindeki sınırlı kaynakları ivedilikle kullanarak çözüm yolları üretme kabiliyetleriydi. Her olaya Ankara’dan bakan merkezi yönetim sorunun ne olduğunu anlayana kadar yerel yönetimler çözüm yönünde adımlar atmaya başlamışlar, bu da tek iktidar odağı olma konumlarının tehdit edildiğini düşünen merkezdekileri paniğe sürüklemiş, ilgili Bakanın sözüyle “işkillendirmişti”.

Senelerce vesayete karşı olma iddiasıyla politika yürüten AKP seçilmiş yerel yöneticilerin Ankara’nın sözünden çıkmasını hoş görmeyeceğini hatırlatırken merkezden atanmış valilerin vesayeti altında iş yapmalarını savunur hale gelmiş, yerelden yapılacak uygulamalar için başvuru merkezini valiler olarak göstermiştir.

Bu karmaşayı sadece AKP’nin son yerel seçimlerde önemli merkezlerde muhalefete mağlup olarak karizmayı çizdirmiş olmasının verdiği bir ruh hali ile açıklamaya çalışmak bizi doğru bir yere götürmez. HDP’li belediyelere kayyum atayan AKP’nin yerel yönetimler konusundaki tavrını zaten biliyorduk. Korona günlerinde adeta politik bir fars haline gelen bu merkezi yönetim / yerel yönetimler çatışması durumu Türkiye’nin yüz yılı aşkın bir süredir çözülememiş temel sorunlarından biri olan merkez / yerel ihtilafını ele almadan anlaşılamaz.

Kimilerine göre Sened-i İttifak’a değin geri götürülebilecek olan merkez / yerel  çatışması ulus devlet fikrinin ortaya çıktığı zamanlarda iyice gün yüzüne çıktı. Daha Osmanlı zamanında Prens Sabahattin’in savunuculuğunu yaptığı ademimerkeziyetçilere karşı İttihatçı anlayış, güçlendirilmiş merkezi yönetimleri ulus devlet inşasında olmazsa olmaz kabul edip Cumhuriyet döneminde de ısrarla sahip çıktılar.

1.Meclis döneminde yürürlüğe konulan 1921 anayasasında gördüğümüz ademimerkeziyet tınılı bazı hükümler Cumhuriyet anayasalarında hoş bir seda olarak bile kalmadı.

Yerelden demokrasi

Türkiye gibi hem coğrafi, hem nüfus olarak  büyük bir ülkenin karmaşık sorunlarının tek bir merkezden çözülemeyeceğini her gün daha açıklıkla görüyoruz. Bu büyük ülkenin ekonomik ve sosyal sorunları yerelin sesine kulak tıkayarak, yerel farklılıklar göz ardı edilerek ve hepsi bir sepete konularak çözülemez. Eğitimden enerjiye, gıdadan istihdama kadar çok katmanlı sorunlar tek tipleştirme yoluyla değil ancak karar verme süreçlerinde yerelin ağırlığını artırarak çözüme kavuşturulabilir.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunmak aslında demokrasiyi savunmaktır. Demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından katılımcılık ancak  kararların yerelde müzakere edilmesi yoluyla sağlanabilir. Yönetimde verimlilik insanların kaynaklarının nasıl ve nerelerde kullanıldığını görebildikleri ve denetleyebildikleri ölçüde ve şeffaflık sayesinde gerçekleşebilir. Tüm bu koşullar ancak yerelde mümkündür.

Şeffaflığı perdeleyerek, denetimi oldubittilerle zayıflatarak, kaynakları istedikleri yerlere kendi belirledikleri şekilde yönlendiren merkezi yönetimler giderek keyfileşirler, bu nedenle yerel yönetimlerin güçlenmesini iktidar paylaşımı olarak görür, kendileri için tehdit olarak algılarlar.

Korona salgını sürecinde patlak veren ve bir ölçüde etkin önlemlerin alınmasına engel olan yerel yönetimler merkezi iktidar çekişmesi kökenleri Cumhuriyet öncesine dayanan temel bir sorunun görünür olmasını sağlamıştır. Bu sorun yüzyıllık bir dönemde yerel yönetimler ve merkez arasında dengeli ve karşılıklı işbirliği ve güvene dayalı bir ilişki kuramamış Cumhuriyetin yumuşak karnı olmaya devam etmektedir.

Korona sonrası gündem

Sorunun çözümsüz kalmasında Devletin Kürt fobisinin belirleyici olduğu yadsınamaz. Nitekim Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na Türkiye’nin koyduğu çekincelere CHP’nin de verdiği destekte bu faktörün etkili olduğunu düşünmek için yeterli sebeplerimiz var.

Oysa yerel  yönetimlerin güçlendirilmesi meselesi geniş kapsamlı ve çok katmanlı bir demokrasi mücadelesinin önemli bir boyutudur. Çünkü ademimerkeziyetçilik sadece yerel yönetimleri ilgilendiren bir mesele değildir. Her şeyi merkezden yönetme anlayışı Devlet bürokrasisini de aşarak bütün kurumlara bir şekilde sirayet etmiştir. Siyasi partilerden üniversitelere, sendikalardan meslek örgütlerine, hatta bir çok STK’ya kadar bir çok yapı yerelde karar alma mekanizmalarını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bunun sonucunda yerel farklılıklar yok sayılmış, katılımcılık basit oylamalara indirgenmiş ve çeperdekilere sadece merkezden gelen talimatları uygulama görevi bırakılmıştır. Yerelden yeterli sesin gelmemesi merkezi de giderek sağırlaştırmış ve Ankara’dan başlayarak tüm kurumları hantallaştırmıştır.

Korona sonrası “hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı” günler başladığında yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve merkezden yerellere bazı yetki ve sorumlulukların devrini tartışmak demokratikleşme gündemimizin en üst sıralarında olmalıdır. Bu tartışmalarda korona günlerinde bu sorundan kaynaklanan yönetim zafiyetlerini ne yazık ki sık sık hatırlayacağız.