Köşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Koronavirüs salgınında günlük tutmak: Psikoçöküntü Günlükleri

En büyük tutkusu edebiyat olan benim için günlük tutma fikri hiçbir zaman benimseyemediğim bir fikir olmuştur. Ama neredeyse yarım asırlık hayatımda koronavirüsün tüm dünyayı etkisi alması ile günlük tutmanın hiç fena bir fikir olmadığını, hatta bundan daha iyi bir zamanın olamayacağını düşündüm. Daha önce hiçbir şekilde tecrübe etmediğimiz bir şeyi tecrübe ediyoruz. Hayatımız günden güne değişmeye başladı. Sanırım ilk olarak sosyal mesafe kavramı hayatımıza girdi. Türkçe dahil olmak üzere diller yeni bir tanım kazandı. Zaten öyle değil midir? Her anlamda yaratıcılığımız biraz da bu tür olaylar ile ivme kazanmaz mı? İnsanlık, zorlandığında yeni yeni şeyler bulmaz mı?

Gün be gün değişen hayatlarımızda neler olmadı ki? Kimimiz evde kalarak biraz daha konfor içinde çalışmaya başladık. Başta sağlık çalışanları olmak üzere, başka meslek mensupları daha fazla mesaiyi, daha zor koşullarda yapmaya başladı.

Bu dönemde günlük tutma isteğine kapılmamın en büyük nedeni, ailenin gelecek nesillerine kendi hislerim ve tecrübelerim ile bu olağanüstü dönemde yaşananları aktarmaktı. Günden güne nasıl bir değişim yaşadığımızı, ruh halimizin nasıl olduğunu, sokağa çıkma yasağı gibi bazılarımızın daha önce hiç tecrübe etmediklerini, bazılarımızın da yaşı gereği askeri darbe sonrası yaşadıklarının çağrıştırdıklarını…

Aslında ne kadar kırılgan hayatlarımızın olduğunu, binlerce yıldır kat ettiğimiz mesafenin sonunda kendimizi Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşinin en temelinde, beslenme ve barınak ihtiyaçlarının olduğu yerde bulabileceğimizi gördük. Günlük tutma fikri, bana ilk defa bu kadar yakın gelirken hatta heyecanlandırırken İtalyan yazar Franco “Bifo” Berardi benden önce davranmış. Asla ona rakip olabileceğimi söyleyemem. Ben, neticede Çevre Ekonomisi uzmanlık alanı olan, edebiyat düşkünü bir faniyim. Ama diğer taraftan, ben de bir günlük tutsa idim muhtemelen Berardi’nin günlüğü ile çok örtüşen bir günlük olurdu. Çevre problemlerine kafa yoran ve astım hastası bir ekonomist çok benzer konuları gündeme getirirdi.

‘Normalliğe dönmek’

Berardi, Lizbon’dan Bolonya’ya dönüşünde havaalanında yaşadıkları ile başlayan ve  “Psikoçöküntü Günlükleri” olarak adlandırdığı günlüğünde günden güne hem İtalya’da hem de dünyada neler olduğunu anlatıyor. 21 ve 28 Şubat’ta yazılan metinler hariç, İtalyanca’dan Türkçe’ye çevirisini Serhan Ada’nın yaptığı günlüğün aklıma ilk getirdiği şey, Eduardo Galeano’nun “Ve Günler Yürümeye Başladı” eseri oldu. Bu kitabın aklıma gelen ilk şey olmasının nedeni, neredeyse pek ortak noktaları olmamakla birlikte, her iki kitabın gün gün ilerlemesi sanırım. Galeano, kitabında bir takvim yılını esas alarak, her gün tarihte o gün neler olduğundan bahseder. Geleceğe yönelik umudu bize sürekli hissettirir. Hayatın temelinde umut yok mudur? Berardi de bu salgının, insanlık için normal diye bildiğimiz ama normal olmayana dönmek için bir şans olabileceğinden, bir umut olabileceğinden bahseder satır aralarında..

Psikoçöküntü Günlükleri’nin Türkçe’ye çevrilmiş tam metnine Açık Radyo’nun internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Ama ben birkaç alıntıya yer vermek istiyorum.

Berardi’nin, 16 Mart’ta yazdıklarında dikkatimi çeken cümleler, dünyadaki çılgın hızımızı durdurunca elde edebileceğimiz kazanımlara ilişkin.                  

Yeryüzü dünyaya isyan halinde. Kirlilik açık biçimde azalıyor. Çin’den ve Po Havzası’ndan iki ay öncekilerden tümüyle farklı fotoğraf yollayan uydular böyle söylüyor. Büyük ölçüde kent havasından dolayı ciddi astım teşhisi konulan- on yıldır bu kadar iyi soluk alamayan ciğerlerim de böyle söylüyor.”

17 Mart gününde düştüğü notlardan özellikle dikkatimi çekenler, beni etkileyenler ise şöyle:

“Farklı bir zenginlik anlayışı ileri sürülebilir: Zenginlik elindeki para miktarına değil, yararlanabildiğin hayat kalitesine bağlıdır.”

Özellikle bu tespit sahip olduklarımızı, onları nasıl fedekarlıklar sonunda elde ettiğimizi ve yaşadığımız hayatları sorgulamak açısından çok önemli: .

Bir ay, iki ay, üç ay… Makineyi durdurmaya yeter ve bu durmanın geri dönülmez etkileri var. Normalliğe geri dönmekten bahseden, makinenin hiçbir şey olmamış gibi yeni baştan çalışacağını düşünenler olup bitenden bir şey anlamamış demektir.”

18 Mart’ta arkadaşı ile birlikte yazdığı “İhtiyarlara Ölüm” adlı kitabından bir alıntı yer alıyor kitapta:

Birdenbire nereden çıktığı belli olmayan bir salgın baş gösteriyor. On üç – on dört yaşında çocuklar ihtiyarları öldürüyorlar. Önce tek tük vakalar varken giderek artıyor ve en son her yere yayılıyor. Hikâyenin teknik- mistik sırlarını geçiyorum. Gençler kederli halleriyle havayı bozan yaşlıları öldürüyorlardı.”

Bu cümleler, salgının başında Türkiye’de sokaklardaki yaşlılara karşı gençlerin hoş olmayan davranışları ile İspanya’da huzurevlerinde unutulan yaşlıları aklıma getirdi. Ama yazar,  kendi kitabındaki bu cinayetleri, günlükte bir hesaplaşma olarak resmetmiş. İklim değişikliğinden sorumlu olan yetişkinler ile geleceğini isteyen çocuklar arasındaki bir tür gecikmiş intikam. Ne de olsa iklim değişikliği etkili önlemler alınamaması halinde çocukları ve gelecek nesilleri daha fazla etkileyecek.

Yazarın, 24 Mart’ta yazdıkları çok çarpıcı ve bir süredir bu işlere kafa yoran herkesin sorgulamaya başladığı konular:

“Daha en başta, normallik denen şey, gezegenin bedenini kırılgan hale getirip pandemiye yol açan şey.

Aynı zamanda daha pandemi patlak vermeden “tükeniş” kelimesi yüzyılın ufkunda görünmeye başlamıştı. Yine pandemiden önce, 2019 yılında, Kasım ayında, New Delhi’de soluk almayı imkânsızlaştıran kâbus, Avustralya’da korkunç yangınla zirveye ulaşan çevreyle ilgili ve toplumsal çöküş zirveye ulaşmıştı.
 
15 Mart 2019’da birçok kentin sokaklarında ölüm makinesini durdurma talebiyle yürüyen milyonlarca çocuk bir şey elde etmiş oldular: İklim değişikliğinin dinamikleri ilk kez kesintiye uğradı.”

Serhan Ada, bu metni Türkçeye kazandırarak çok güzel bir iş çıkarmış. İnsanlığın temel sorunlarından biri, fazlasıyla kirletilmiş bir dünyada, fazlasıyla emek sarf ederek hayatta kalmaya çabasıdır.  Daha az ile daha mutlu olarak yaşayabilmek için normalin ne olduğunu yeniden tanımlama zamanı geldi. Bu salgın öncesi ‘normal’ diye bildiğimiz yaşamlara dönmeden.