Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yeni normal’ dedikleri neo-liberal dünyanın hayaleti mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, salgınla ilgili açıklamasında “Amacımız önlemleri en titiz şekilde uygulayarak salgının seyrini ülkemizin Ramazan Bayramı sonrası normale dönüşüne imkan sağlayacak seviyeye indirmiş olmaktır” demiş. “Tüm bakan arkadaşlarımıza, bu konuda gereken ikazları yaptık, talimatları verdik” demesinin ardından, bakanlıklarda “normalleşme” ile ilgili planlamalar başlatılmış. Sağlık Bakanı Koca ise daha temkinli bir açıklama yapmış. “Bayram ve sonrasında kademeli olarak normalleşme sürecine geçebilmemiz ilan edilen tedbirleri sıkı uygulamamıza bağlıdır” demiş.

Sağlık Bakanlığı’nın verileriyle hazırlanmış bu “Yeni Normal”in ne zaman, nasıl olacağına dair varsayımlara dayanan takvime bakıyorum.  Bu takvime göre, “yeni normal” Bayram‘dan sonra oluşacak. Toplu yerler kullanılmaya başlanacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı da bir eylem planı hazırlamış. Orada müşterek alanların nasıl kullanıma açılacağından falan söz ediliyor. Peki yerelde, hayatın içinde bunu kim yönetecek? Valilikler, kaymakamlıklar gibi gözüküyor.  

‘Depremin afete dönüşmesi stratejisi’

Bu tarihte ne olacağını bilmiyoruz. Ayrıca gelişmeler grafiğine baktığınızda dehşet verici bir durum olduğu görülüyor. Ölüm, vaka sayıları resmi bir varsayım olarak sabitlenir gibi olunca “normal”e geçiliyor. “Plato” adı verilen bu tepe noktada seyredeceği varsayılıyor. Bu varsayım bile dehşet verici. NYT’da yayınlanan bir makale ise epey düşündürücü. “Vefatlar gizleniyor olabilir” diyor. Korkutucu olan asıl bundan sonra salgının İstanbul gibi şehirlerde öngörülenlerden daha büyük bir felakete, yıkımlara yol açma ihtimali. İstanbul’daki ölümlerde son iki sene ile karşılaştırıldığında beklenmedik, neredeyse yüzde yüzlere yaklaşan bir artış var. Kaotik, insanların üst üste yaşadığı bir şehirde bu durum yıllarca sürebilir. Yönetimler de bunun farkında olmalı ki, bu bilgiyi saklıyorlar.

İstanbul’un durumu kaçınılmaz olarak bir kafa bulandırma stratejisi üzerine kurulu. Bu yönetim stratejisi depremin afete dönüşmesine benzetilebilir. “Depremi engelleyemeyiz” diyen zihniyet aslında tepeden inmeci, süreç odaklı olmayan bir yönetim mantığını ele veriyor. Fay hatlarının, depremin tarihselliğinin bilinmesinin bu nedenle, süreç üzerinde bir etkisi olmuyor.  Yalnızca ölüm travması gibi bir hafızadan silme etkisi yaratıyor. Yaşamak için unutmak zorundasınız.

“Her şey yolunda” derken vaka sayısı 30 binlerden 100 binlere çıkıyor, on gün içinde. Yönetim “normale geçiyoruz” mesajı veriyor. “Yeni Normal” denince gizlenmiş bir “sürü enfeksiyonu” stratejisinden mi söz ediliyor?

Yeni Normal’ yoksa ölümle damgalanmış hayatlar mı?

Duvar’daki yazısında Ceren Acun  “ölümle damgalanan” hayatın nasıl işaretsizleştirildiğini çok güzel anlatmıştı. Bu, “Yeni Normal” adı verilen dönemin de başat politikası olacağı benziyor. Zannedersem “Eski Normal” bu korkuyu savaş alanından gündelik hayatımıza taşıyordu. Şimdi neden her yer, bütün ülke bir savaş mahalli gibi olmasın? Salgın nedeniyle İnfaz Yasası‘nda yapılan değişiklik ile bu zaten kanıtlanmadı mı? Ortak kavramlar zannettiğimiz hukukun, kamu sağlığının egemenin intikam duyguları, ötekileştirme unsuru olarak hukuksuz bir cezalandırma aracı olduğu bir anda gözler önüne serilivermedi mi?

Tipik bir örnek “vantilatör” (pervaneli olandan ayırt etmek için “ventilatör” deniyor, böylece Türkçemiz bir kelime daha kazandı) töreniydi. Kuzey Kore liderinin yaptığı gibi babanın gözü, talimatları ile yürütülüyor operasyon. O sırada, on gün içinde açıklanan vaka sayısı iki misli artmış, boğularak ölenler unutulmuş. “Türkiye salgının daha ilk gününden aldığı tedbirlerle” zaten sorunu çözmüş. Savaşlarda hep ölenler olur, ama komutanlar kazanır. Bu nedenle ölenlere, acılarla kıvrananlara, kölelere sorulmaz. 

Geleceğin “Yeni Normal”inin geçmişte köleler için belirtik halde olan (ötekiler, askerler, maden, inşaat işçileri… ) bu savaş gerçeğinin hayatı kapsayıcı otoriter bir yönetim düzeni üzerine kurulması kaçınılmaz olabilir. Bu yeni bir durum değil. Başkanlık sistemine geçildiğinden beri bu “Yeni Normal”i zaten her alanda deneyimliyoruz. Entelektüel dünyayı devlet iktidarının içine alan neo-klasik rejim zaten halk için neyin doğru olduğunu kendisi tayin ediyordu. Yalnızca bunun adı konmuş oldu. Gerçeklik bir kurgu olduğuna göre, bu kurgu da devlet aygıtı tarafından bir kere daha “ölümle damgalanarak” yeniden kurgulanabilir. Önemli olan hayatın kurgulanmış olması değil, kurgulamanın artık tek merkezli hale gelmesi. Nasıl geçmişte ekonomi doğanın, kaynakların her şeyin araçsallaştırılmasını gerektiriyorsa. Bugün ölüm de bu ekonominin bir parçası.

Savaşın hayatın içine taşınması, her yerin savaş alanı ilan edilmesi ihtimali diyebiliriz buna. Bu Roland Barthes‘ın fotoğrafla ölüm arasında kurduğu bağlantıyı hatırlatıyor. Yol kenarlarına düzensiz bir şekilde asılmış gülümseyen gençlerin fotoğraflarını görmüştüm. “Vatan için seve seve canlarımızı feda ederiz”  diyordu sloganlar. Öl deseler, ölmeye hazırdılar. Poz verdiklerinde öldüklerini bilmiyorlardı, yaya geçidi parmaklıklarına asılan fotoğraflarında. Bilseler acaba gülümseyerek bakarlar mıydı bize?

İşaretsizleştirilen hayatlar

Bilmek, bilmemekle eş anlamlı, ya da tersi. Onların ne düşündüklerini bilmiyoruz. İktidar işaretsizleştirdiğini, köleleştirdiğini kendisine nasıl dahil ediyor, görüntünün arkasında gizlenmiş olan yer orası. Gerçek simgesel. Gösterdiği şey ve gördüğümüz şey. Aldatıcı çünkü gösterdiğinden başka bir şey üzerinde gerçekleşiyor. Milliyetçilik ters bir görüntü veriyor. Ulus-devlet kapitalizmin kendisi değil, onun yok ettiği, bir tür geçmişin hayaleti gibi. Kimlik kimliğin yok edicisi.

“Ölümle damgalanmak” zannedersem böyle bir şey. Herkes travmatik olanı, gerçeği biliyor. Ama unutmak, hatta bütünüyle hafızadan kazımak gerekiyor. Böylece ölümün şiddeti iktidarın şiddeti ile birlikte hareket ediyor. Bu yüzden zannedersem sokaklarda yankılanan hoparlör sesleri, geleceğin, “Yeni Normal”in hangi değişmez ritüellerle kurgulanmakta olduğunu ifade ediyor.

Yeni yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu  

Soruyu tekrar soralım: “Yeni Normal” nasıl olacak?  Neo-liberal dünyanın hayaleti yeniden, bir zombi gibi ortalıkta dolaşmaya başladı. 

Zaten kapanma döneminde bir yerlere saklanmıştı. Ama şimdi algı operasyonu ile şimdi kamusal alanlara çıkmaya hazırlanılıyor. Onu tekrar tek “normal” yaşam biçimi gibi göstermeye. Sahiden ne olacak bu kadar otel, bu kadar restoran, bu kadar yarım kalmış inşaat? Otomobiller, otobüsler, uçaklar ne olacak? Yönetimlerle ahbap çavuş ilişkileri ile imtiyaz sahibi olmuş, kamusal alanları işgal etmiş yatırımcılar ne yapacak? Piyasa aktörlerine teslim olmuş, bundan nemalanan merkezi ve yerel yönetimler zannediyor musunuz ki bu “Yeni Normal”de eskisinden farklı bir yönetim kabiliyeti sergileyebilecekler?

İmtiyaz sahipleri, kariyer fırsatlarını tekellerine alanlar elbette ki bu sistemi sorgulayamazlar, değiştiremezler. Bunu onlardan beklemeyin. Yeni, yaratıcı planlarla, tekniklerle yereli ilişkiye sokacak olanlar onlar değil. Bütün iş kollarında, inşaatta, turizmde, her alanda yerelle ilişki kuracak yeni bir yaratıcı girişime ihtiyaç var. Bu da ancak çok yönlü politik girişimlerle ve düşünce, fikir üretiminin bağımsızlığının kamu tarafından desteklenmesi ile mümkün olabilir. Piyasa ve iktidar bağımlısı aktörler süreç odaklı, ilişki kuran bu yeni yereli canlandıramazlar. Onlar ancak ve ancak cesetler üzerindeki larvalar gibi yereli kemirirler.

İşte tam da bu nedenle farklı bir yerelin katılım eylemsellikleri ile başlamamız zorunlu.

 

 

Kategori: Hafta Sonu