Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İmamoğlu’ndan farklı bir şey yapmasını bekliyorum

Büyükşehir‘in yardım toplamak için açtırdığı banka hesaplarının bloke edilmesi (ve soruşturma açılması) bana 17 Ağustos 1999 felaketinden sonra olan benzer bir olayı hatırlattı. Özetle anlatayım: 17 Ağustos sabahı, henüz devlet harekete geçmeden, çok sayıda gönüllü insan bir araya gelerek, kendi imkanları ile bir Koordinasyon Merkezi oluşturdular. Afet bölgesinde de üç ayrı yerel merkez kurdular. İDO’nun deniz otobüslerini kullanarak bölgeye acil kurtarma ekiplerini, sağlık malzemelerini göndermeye, haberleşme sağlamaya, bütün televizyon kanalları ile bilgi paylaşmaya başladılar. Havalimanından gelen binlerce uluslararası kuruluş temsilcileri, yardım malzemeleri yönlendirildi, geçici üç hastane kuruldu. Bu Koordinasyon Merkezi o kadar önemli bir rol oynadı ki, bir anda devletin, kamu kurumlarının çöktüğü, enkazın altında kaldığı koşullarda muazzam bir işlev gördü. Bütün televizyon kanalları her saat başı güvenilir bilgileri buradan aldılar. Japon İmparatoru’nun başdanışmanlarından, NATO’nun tepesindeki Amerikalı orgenerale kadar kim varsa, bilgi almak için bu merkeze geldiler, birlikte çalıştılar.

Bu merkezi kuran gönüllüler kendi imkanlarını kullanıyordu, uluslararası görüşmelere açılan telefonların faturalarını, mekanların kiralarını kendi ceplerinden ödüyordu. Daha sonra bu çalışmalara katılan STK’lere yurt içinden ve dışından destekler akmaya başladı. Bu kuruluşların kullandıkları bütçelerin kamununkinden çok daha hesap verebilir, yerinde kullanıldığı görüldü. Kamu hiçbir işi başaramazken; doğrusunu söylemek gerekirse kaynakları, yardımları, araçları çöpe dönüştürürken, bu gönüllülerin yönettikleri küçük bütçelerle büyük işler başarıldı. Afetten sonra bir mucize ortaya çıktı. Bunu gören merkezi yönetim kısa bir süre sonra beklenen refleksini gösterdi. STK’lerin hesaplarına el koydu, bölgeye girişlerini bile yasaklamaya kalktı.   

Bunun üzerine 200 STK’nin imzasıyla Türkiye’de yayınlanan bütün gazetelerin ücretsiz olarak tam sayfa bastıkları bir duyuru hazırlandı. Bu ilanda doğrudan Cumhurbaşkanı’na (Süleyman Demirel) sesleniliyor ve  “Devlet olarak afet çalışmalarına katılan STK’leri yasaklayacağına onlara teşekkür et, çalışmalarda işbirliği yap”  deniyordu. Bunun üzerine ertesi gün Cumhurbaşkanı basının karşısına çıktı ve “Afet çalışmalarına katılan STK’lere, gönüllü insanlara devlet adına teşekkür ediyorum ve devletin onlarla işbirliği yapacağını teyit ediyorum” dedi. Bu ilanda ne deniyorsa, Cumhurbaşkanı aynen söylemişti.

Katılımın tam zamanı  

Bugün İmamoğlu’nun da aynısını yapmasını öneriyorum: STK’leri yanına al ve afet çalışmalarını birlikte yönet. 99 Depremi’nde Büyükşehir Belediyesi otobüslerini, depolarını STK’lere kullandırdı ama doğrusunu söylemek gerekirse hiç bir iş yapmadı. Binlerce çalışanı, muazzam bir bütçesi vardı ama katılımın nasıl olacağını, nasıl çok öncelikli bir durumu yöneteceğini bilmiyordu. Yapısı aynı devletinki gibi fragmante olmuştu, hantaldı, ilişki kurma kabiliyeti yoktu. Bürokratik, öncelikleri farklı olan, yalnızca imtiyaz yaratıcı bir aygıttı. Madem bugün İmamoğlu sürekli katılımdan söz ediyor, işte bunu göstermenin tam zamanı.   

Dikkat ederseniz iktidarın sözcüleri “yaşanan sorunun küresel, mücadelenin ulusal” olduğunu söyleyip duruyorlar. Bu sözün nereye dokunduğu belli, yerelin önemini kavramadıkları açık. Meseleyi nasıl kavradıklarına, nereden gördüklerine işaret ediyor. Bugün yaşanan kriz(ler)in ve ileridekilerin tam da bu noktadan başlayarak yönetimleri zorlayacağını düşünüyorum. Evet, şimdilik virüs dışarıdan gelmiş gibi gözüküyor. Ancak yayıldıkça mücadele hem küresel olacak hem de sonuna kadar, her boyutuyla yerel olmak zorunda kalacak.

Kimilerine göre doğa dediğimiz şeyin de insan üzerinde etkileri olduğu bir çağa girdik. Geçmişte doğa değişmeyen, kendi kendisini tekrarlayan bir fon olarak algılanıyordu. Bugün bunun büyük bir yanılsama olduğu görülüyor. 

Milyonlarca virüs türü salgınlar yaratmak üzere kapıda bekliyor. İklim krizi, doğal kaynakların yok edilmesi, tükenmesi; erişilebilir temiz suyun kalmaması, havanın kirliliği yanında mikroskopik varlıklarla hiç beklenmedik etkileşimler insanların yaşamı üzerinde büyük bir tehdit oluşturuyor.

Nasıl virüs farklı bünyeleri farklı şekillerde etkiliyorsa, bu şehirler için de böyle. Eğer şehirler dayanıksız ise örneğin, depremler bir faciaya dönüşüyor. Salgınların etkileri şehirlerin, insan yerleşimlerinin durumu ve doğaya verilen zararlar ile ilişkili. Virüsün insan vücudunda öldürücü etkiler yaratması nasıl altta yatan nedenlere bağlı ise, insan yerleşimlerini vurması da onların kırılganlıklarına bağlı.

Şehirlerin, özellikle neo-liberal dönemde afetlere karşı neden kırılganlaştığını anlamaya çalışırken İstanbul gibi şehirlerin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini sorgulamakta yarar var.

Soruşturmanın ardında yatan

Ne tuhaf değil mi? Türkiye’de belediye başkanları, çalışanları kayıt dışı olarak muazzam paralar alabildiler. Bunları herkese göstere göstere kendi siyasal kariyerleri, yakınları adına kullanabildiler. Bunlarla ilgili olarak hiçbir soruşturma açılmadı. Üstelik bu paraları bağış olarak almadılar. Karşılığında haksız kazançlar sağladılar. Hukuku çiğnemekle kalmadılar, halkın daha çok yoksullaşmasını, çevrenin yıkımını sağladılar.

Ama hiçbir hukuksuzluğa alet edilmeden, insanların rızasıyla toplanacak yardımları yararına olacak bir şekilde kullanmaya kalktıklarında haklarında soruşturma açılabiliyor. Neden soruşturma açılabiliyor? Amaç, görünüşte siyasal rakibinin hizmet etmesini engellemek. Bu anlaşılıyor, evet. Ancak bu görüntü bizi yanıltmasın. Mesele yalnızca bu değil. Sorun böyle algılanıyorsa, mücadele de eksik kalır. Burada beklenmedik bir başka hassasiyetin neden oluştuğu belli: Şehirleri bu hale getiren, dinamiklerini askıya alan politikaları yeniden üretmek.

Büyükşehir işlevini yerine getirsin

Artık yerel yöneticilerin hangi siyasal görüşten olursa, olsun yerel yönetimi üstlenecek bir strateji izlemeleri gerekli. Çünkü depremlar, salgınlar gibi büyük felaketler kapıda. Şehirlerin siyasal kamusal alanını ulusalcı bir zihin dünyası, bir merkez ve onun eylemsellikleri üzerinden kurdular ve şehri bu mücadelelerin bir aracı olarak kullandılar. 

İmamoğlu’nun farklı bir şey yapmasını bekliyorum. İstanbul Valiliği yalnızca merkezi yönetimle ilişkileri, bağı kurabilir. Ama şehir ölçeğindeki gelişmeleri İstanbul izlemeli, kararları da merkezi yönetimle koordinasyon içinde almalı. Siz Büyükşehir’in katılımcı bir şekilde çalışmasını bir sağlayın, halkı arkanıza alın. Bakalım merkezi yönetim sizinle iş birliği yapmadan kalabilecek mi?

İstanbul’un planlarını kim hazırlıyor? Hükümet mi? Hayır, İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Peki bu planlarla afet yönetimi arasında bir ilişki yok mu? Var, hem de bire bir. Peki neden mahallelerde çalışmıyorlar?

“Salgınla ilgili ne gerekiyorsa, her şey yapılıyor” deniyor. Hayır, yapılmıyor. Burada bir sorun var. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu krizin yönetiminde tayin edici bir rolü olmalı. Yönetimi üstlenmesi gerekli. Belediye bir şube değil ve sorumluluğu Valilik gibi merkezi yönetimin aldığı kararların uygulanmasından ibaret değil. İşi yereldeki bütün kapasitelerin yönetimi: Kent konseylerini çalıştır. İlçeler bazında da yerel kurullar oluştur, mahalli ağlarla bağlantılar kur.

Kategori: Hafta Sonu