Editörün SeçtikleriEkolojik YaşamKoronavirüs SalgınıManşet

Tecrit koşullarında doğa kendine geliyor, ama ne zamana kadar?

Jonathan Watts’ın The Guardian’da yayınlanan yazısı Açık Radyo & Yeşil Gazete işbirliği kapsamında Nur Deriş tarafından Türkçeleştirilmiştir.

*

Koronavirüsün çevrede yol açtığı değişiklikler ilk kez uzaydan görünür hale geldi. Derken bir yandan hastalık, öte yandan da tecrit yaygınlaştıkça bu değişiklikler üzerimizdeki gökyüzünde, ciğerlerimizdeki havada ve hatta ayaklarımızın altındaki zeminde hissedilir oldu.

İnsan kaybı dehşet verici bir şekilde Wuhan’da bir tek vakadan başlayıp küresel bir salgına dönüşür ve şimdiye kadar 88 binden fazla insanın ölümüne yol açarken, öyle görünüyor ki doğa gittikçe daha rahat nefes alabilir oldu.

Otoyollardan araçlar eksilir ve fabrikalar kapanırken, peş peşe birçok ülkede tecridin başlamasını izleyen birkaç gün içinde şehirlerin ve sanayi merkezlerinin üzerini örten pis kahverengi kirlilik kuşakları seyrelmeye başladı. Önce Çin’de, sonra İtalya’da, şimdi de Britanya, Almanya ve onlarca başka ülkede karbondioksit ve nitrojen dioksit oranlarında yüzde 40’a varan geçici düşüşler kaydedildi. Bunun sonucu hava kalitesinde büyük ölçüde bir düzelme oldu ve astım, kalp krizi ve akciğer hastalıkları vakalarındaki risk azaldı.

Pek çok uzman için bu, fosil yakıtların olmadığı bir dünyanın neye benzeyebileceğinin ufak bir göstergesi. Ancak insanlığın bu dehşet verici durumdan daha sağlıklı, daha temiz bir dünyaya çıkabileceğine dair umutlar, virüsün kısa vadeli etkisine değil, bunun ardından alınacak uzun vadeli siyasi kararlara bağlı olacak.

Onlarca yıldır dur durak demeden baskısını artırdığı halde insan ayak izinin yeryüzü üzerindeki ağırlığı birdenbire hafifledi. Hava trafiği mart ortasına gelindiğinde geçen yıl aynı zamana kıyasla yarı yarıya azaldı. Geçen ay Britanya’daki kara trafiği yüzde 70’in üzerinde bir azalma gösterdi. Bu seviyeler en son Beatles hâlâ kısa pantolonla ortalıkta dolaşırken görülmüştü. Daha az insan hareketiyle birlikte, gezegen kelimenin tam anlamıyla sakinleşti: Sismologların raporlarına göre salgın öncesine kıyasla “kültürel gürültü” nedeniyle meydana gelen titreşimlerde azalma var.

Yarım yüzyılı aşkın bir süredir istikrarlı bir şekilde kötüleyen belli başlı çevresel göstergeler, ya durakladı ya da iyileşme gösterdi. Dünyanın en büyük karbon üreticisi Çin’de şubat başıyla mart ortası arasında emisyonlar yüzde 18 civarında azaldı – bu da 250 milyon tonluk bir azalma demek ki Britanya’nın yıllık emisyon üretiminin yarısından fazlasına tekabül ediyor. Avrupa’da bu sayının 390 milyon ton azalma göstereceği tahmin ediliyor. ABD’de anlamlı düşüşler beklenebilir – ülkedeki CO2’nin başlıca kaynağı olan yolcu aracı trafiği neredeyse yüzde 40 oranında azaldı. Tecride son verildiğinde durumun eskisine döneceği varsayılsa bile, 2008-9 malî krizinden bu yana gezegende küresel emisyonların ilk defa düşüşe geçmesi bekleniyor.

Fosil yakıtlar

Bu tecrit uygulamalarının fosil yakıt sanayisine darbe indirdiğine hiç kuşku yok. Yollarda daha az sürücüyle ve havada daha az uçakla birlikte benzin fiyatları geçen yıla göre neredeyse üçte iki oranında düştü. Araba satışları mart ayında yüzde 44, karayolu trafiği de yüzde 83 düşüş kaydetti. O kadar çok insan evlerinden telekonferans yöntemiyle iş yapmayı öğreniyor ki Britanya’daki Otomobil Derneği hükümete, altyapı yatırımlarını yol yapımından internet bant genişliğini artırmaya kaydırmasını önerdi.

Bu, iklim açısından nispeten iyi bir haber çünkü petrol, gezegeni ısıtan ve hava koşulları sistemini sekteye uğratan karbon emisyonlarının en büyük kaynağı. Bazı analistler bunun, emisyonlarda uzun süreli bir aşağı yönelimli eğrinin ve petrol için sonun başlangıcının işareti olabileceğine inanıyor. Başkaları ise geçtiğimiz yüzyıldan bu yana hayatlarımıza hakim olan ve atmosferimizi kirleten yakıt konusunda daha temkinli.

“Emisyonlardaki düşüş, dünya çapında ve daha önce eşi görülmemiş ölçüde diyor Global Carbon Project (Küresel Karbon Projesi) başkanı Rob Jackson. “Hava kirliliği pek çok bölgede hızlı bir düşüşe geçti. Virüs bize, yenilenebilir enerjilerle havamızı ne kadar hızlı temizleyebileceğimize dair bir fikir verdi.” Ancak bunun insanî maliyetinin çok yüksek olduğu ve çevresel kazanımların geçici olabileceği uyarısında bulunuyor: “On milyonlarca insanın işini kaybetmesine yol açan bir emisyon düşüşünü kutlamayı reddediyorum. Bizim, enerji altyapımızda sistemik bir değişime ihtiyacımız var, yoksa emisyonlar sonradan dörtnala geri gelir.”

Salgının daha temiz bir dünyaya geçişi hızlandıracağı yollu umutlar ise daha şimdiden siyasi bir duvara tosluyor: Yazar ve aktivist Naomi Klein’ın vurguladığı gibi bu, âfet kapitalizminin “şok doktrini”dir. Başlığında aynı kavramı taşıyan kitabında Kanadalı yazar, güçlü bir küresel elitin, çevreyle ve çalışan haklarıyla ilgili kabul görmeyecek, aşırı tedbirleri dayatmak için milli krizleri nasıl alet ettiğini anlatıyor.

İşte Amerika Birleşik Devletleri’nde ve başka yerlerde olup biten bu: Petrol şirketi yöneticileri Trump’ın kendilerini kurtarması için lobicilik yaptılar. Kriz bahanesiyle Beyaz Saray, yakıt ekonomisi standartlarını otomobil sanayisi için geriye çekti, Çevre Koruma Kurumu çevre yasalarını uygulamayı durdurdu, üç eyalet fosil yakıt protestocularını suçlu gibi gösterdi ve KXL Boru Hattı’nın inşaatına yeniden başlandı. ABD hükümetinin ekonomiyi canlandırmak için çıkardığı geniş kapsamlı yasanın içinde havayolu şirketlerini kurtarmaya ayrılan 50 milyar dolar var. Çevreci gruplar, Britanya’yı ve Avrupa Birliği’ni aynı şeyi yapmamaları için uyarıyor.

Eğer hükümetler, işleri eski tas eski hamam sürdürmek üzere ekonomiyi pompalamaya devam edeceklerse, çevre açısından kazanımlar muhtemelen geçici olacak ya da tersine dönecektir. Neler beklenebileceği konusunda Çin belli işaretler veriyor. Wuhan’da yeni vaka görülmeyince, sokağa çıkma yasağını hafifletiyorlar ve mart sonundan beri enerji kullanımı ve hava kirliliği yeniden yükselişe geçti.

Yaban hayatı ve biyolojik çeşitlilik

Her şeye rağmen, bizim türümüz sokağa çıkma yasaklarıyla geçici olarak inzivaya çekilmişken bu boşluğu yaban hayatı doldurdu. Şurası neredeyse kesin ki bu yıl otomobillerin ve kamyonların öldürdükleri hayvan sayısında önemli bir düşüş olacak. Sadece Britanya’da sırf bu yüzden her yıl 100 bin yaban domuzu, 30 bin geyik, 50 bin porsuk, 100 bin tilki ve bunların yanı sıra kukumav kuşlarıyla daha pek çok kuş ve böcek türü canından oluyor. Bir çok yerel yönetim yol kenarlarındaki yeşillikleri biçmeyi erteledi. Bu karar sayesinde, yabani çiçeklerin son tutundukları yer olan bu yeşilliklerin bulunduğu kırlık bölgelerde yazın rengarenk çiçekler görme şansımız olabilir ve böylece arılara daha fazla polen sağlanmış olur.

Normalde trafikten çekinen çakallara San Francisco’nun Golden Gate köprüsünde rastlandı. Washington’da Beyaz Saray’a birkaç kilometre uzaklıktaki evlerin civarında geyikler otluyor. Yaban domuzları, Barcelona’da ve İtalya’nın Bergamo’sunda daha cüretkâr olmaya başladılar. Galler’de de tavus kuşları Bangor’da, keçiler de Llandudno’da gezinmeye başladı ve Monmouthshire’da terk edilmiş bir oyun alanının göbeğindeki koyunları kameralar kaydetti. 

Bu, bizim trajedimizin komedisi gibi sunuluyor. Karikatürcüler, kafileler halindeki turist hayvanları ağzı açık şekilde şehirdeki pencerelerden, eve kapanmış insanları seyrederken çiziyorlar. Hatta bazı yorumcular “insan sonrası” çağdan söz ediyor, Antroposen çağına, gezegeni yeniden şekillendiren bir insan egemenliği dönemine alaycı bir karşılık vermiş oluyorlar. Mizahın daha karası can sağlığı. Kendi çöküşümüze gülüyor ve bunun semeresini doğanın toplayacağını varsayıyoruz.

Çevre savunucuları bunun tehlikeli ve yanıltıcı bir kavrayış olduğunu söylüyor. Eşitsiz dünyamıza baktığımızda gördüğümüz resim farklı. Zengin, sanayileşmiş ülkeler doğanın geçici olarak kendine geldiğine tanık oluyorlar çünkü zaten oralarda doğadan pek eser kalmamıştı. Öte yandan daha yoksul ülkeler ise, özellikle de güney yarımküredekiler, yaban hayatı açısından giderek artan bir tehditten endişe ediyorlar, çünkü onlar için salgın, tehlike altındaki türleri ve onların yaşam alanlarını korumak için daha az para ve daha az çalışan demek.

Amazon yağmur ormanlarında çevre yetkilileri, denetleme ve koruma operasyonlarını dizginliyorlar. Masai Mara’da ve Serengeti’de doğa rezervasyonlarının turistlerden elde ettiği gelir azaldı, bu da koruma görevlilerinin ücretlerini ödemekte yetkililerin zorlanması demek. Korumacı grupların korkusu, bunun daha fazla yasadışı avlanmaya, madenciliğe ve orman kesimine yol açması. Özellikle artık yerelde yaşayanların gelirinin azaldığı ve ailelerini doyurmak için yeni yollara başvurmak gereğini duymaları hesaba katılırsa bu korku yersiz değil.

“Kısa vadede ekonomik faaliyetin gerilemesinin doğaya yararlı olacağını düşünmek tehlikeli bir yaklaşım olur diyor Fauna and Flora International’dan Matt Walpole. “Çok anlamlı riskler var.”

Bunun karşısına pek çok doğal kaynağa olan talebin azalması konabilir ama dünya nüfusunun yarısının eve kapanması tüketim mallarına duyulan iştahı etkileyecek mi, bekleyip görmek gerek.

Yeni bir gelecek mi? 

Doğanın soluklanması, bundan sonra olacaklardan daha az önemli. Bununla ilgili kararlar ise, insanlar evlerine kapanmışken daha şimdiden kapalı kapılar ardında yapılan toplantılarda veriliyor.  Bu arada, COP26 gibi Birleşmiş Milletler’in bu yılın sonunda Glasgow’da düzenlemeyi planladığı iklim müzakereleri ve çevre sorunlarına çözüm bulması amaçlanan küresel toplantılar ertelendi.

Birleşmiş Milletler önderleri, bilim insanları ve aktivistler, mevcut durumun düzelmesiyle birlikte yeşil işlerle temiz enerjiye, yapılaşmada daha fazla işlerliğe, doğal altyapıya ve küresel müştereklerin güçlendirilmesine odaklanacak bir genel tartışmanın başlatılması için ısrarcılar.

Esas büyük siyasi mücadele bu diyor Laurence Tubiana, Avrupa İklim Vakfının Genel Müdürü ve Paris Anlaşması’nın mimarı. Dünyanın önde gelen bilim insanları, hükümetlerin toparlanma programlarını, işleri eski tas eski hamam sürdürmek yerine daha yeşil bir yöne çekecek şekilde düzenlemeleri için alenen bir çağrı yaptılar.

Nihai olarak en önemli çevresel etki, halkın algısında olacağa benziyor. Salgın, uzman uyarılarını görmezden gelmenin, siyasi gecikmenin ve insan sağlığını, doğal ortamları ekonomiye kurban etmenin ölümcül sonuçlarını ortaya koydu. Birleşmiş Milletler Çevre Programı‘na göre yeni enfeksiyonlu hastalıkların yüzde 75’i hayvanlardan kaynaklanıyor. Geçmişle kıyaslanacak olursa bu hastalıklar yaban hayatı kaçakçılığı ve ormansızlaştırma sonucu insanlara daha çabuk geçiyor, sonra da hava yolculuğu ve yolcu gemisi turizmiyle gezegene yayılıyor. Yabani hayvanlar açısından dünyanın en büyük pazarı olan Çin, canlı yaban hayatı yetiştiriciliğini ve tüketimini yasaklayarak bunu anlamışa benziyor. “Yaş pazarlar”ın toptan yasaklanması yönünde yapılan çağrılar giderek artıyor.

Salgın aynı zamanda kirliliğin de hastalığa karşı direncimizi zayıflattığını ortaya koydu. Harvard Üniversitesi‘nden bilim insanlarına göre trafikten kaynaklanan salımlara daha fazla maruz kalmak, daha zayıf akciğerler ve Covid-19 nedeniyle ölüm riskinin artması anlamına geliyor. Birleşmiş Milletler çevre başkanı Inger Andersen’in dediği gibi doğa bize bir mesaj yolluyor: Gezegeni ihmal edersek kendi sağlığımızı riske sokarız.

Salgının başından itibaren dünyanın farklı bir görüntü arz etmesi sadece uzaydan fark edilen bir durum değil. Eskiden düşünülemeyecek olan artık düşünülebilir oldu. Tavırlar değişiyor. Özgürlükçü hükümetler, savaş zamanı liderlerinkinden de daha sert bir şekilde özgürlükleri kısıtlıyorlar şimdi. Kemer sıkma yanlısı muhafazakârlar, sağlık bakımı ve acil durum harcamaları için şimdi trilyonlarca dolar harcanmasına onay veriyorlar. Devletin küçülmesini savunanlar geniş çaplı müdahalelerde bulunmaya zorlanıyor. İş dünyasının önde gelen yayınları kapitalizmin derin bir reforma tabi tutulması çağrısında bulunuyor. En önemlisi, siyasi odaklanma bireysel tüketimden kolektif refaha kaydı.

Bu 100 gün bizim değişim ile ilgili düşünme şeklimizi değiştirdi. Nihai olarak bu salgının çevre açısından iyi mi kötü mü olduğu meselesi virüse değil, insanlığa bağlı. Hükümetlere siyasi baskı gelmezse dünya, neyin normal olduğu konusunda daha sağlıklı bir anlayışla bu işten çıkmak yerine sürdürülemez iş dünyasının her zamanki işleyişine geri dönecek demektir.

Fransız feylesof Bruno Latour’a göre öğrendiğimiz bir şey varsa o da birkaç hafta içinde ekonomiyi yavaşlatmanın mümkün olduğu. Bu şimdiye kadar küreselleşmenin getirdiği baskılar nedeniyle asla düşünülemeyecek bir şeydi.

“İnanılmaz bir şey keşfedildi, aslında dünya ekonomik sisteminde, bütün gözlerden saklanan kıpkırmızı bir alarm sinyali, bunun yanında da çelikten bir kaldıraç kolu varmış ve her devlet başkanı bir anda bu kolu çekerek ‘ilerleme treni’ni kulakları tırmalayan bir fren sesiyle çekebilirmiş” diye yazıyor Latour.

Bu, sonu gelmez kaynak tüketiminin girmiş olduğu yoldan çıkması için yapılan çevreci çağrıları daha gerçekçi, hatta belki daha da istenilir kılıyor. Ancak Latour’a göre bu öngörülmemiş duraklama, iklim ve biyolojik çeşitlilikle ilgili çıkacak daha büyük savaşlar öncesinde güçlü çıkarların daha da çok kontrolü ele geçirmelerine imkân verebilir. “İşte bizim harekete geçmemiz gereken nokta da bu” diyor Latour. “Bu fırsat onlara yarıyorsa, bize de yarar.”