Köşe YazılarıYazarlar

Koronavirüs pandemisi: Atları da vururlar – Ayşe Uyduranoğlu

“Atları da Vururlar” filmi, eğer üniversitede Ekonomiye Giriş II ve/veya Kamu Maliyesi dersleri anlatıyorsanız, öğrencileriniz ile paylaşmadan geçemeyeceğiniz bir filmdir. Film, Horace McKoy tarafından yazılan ve ilk defa 1935 yılında yayımlanan romanın beyazperdeye uyarlamasıdır. 1969 yılında Sydney Pollack’ın yönettiği film, roman ile aynı isme sahiptir ve çok sarsıcı bir filmdir. Filmin konusu, 1929 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan Büyük Buhran sırasında düzenlenen bir dans yarışmasıdır. Çok ciddi para sıkıntısı olan ve resesyon esnasında başka şekilde para kazanma imkanı olmayan insanlar, bu dans yarışmasına katılır ve insanlık onurunu rencide edecek kadar dans etmek zorunda kalırlar.  Filmi izlerken “neden, neden insanlar, bu koşullarda böyle bir dans yarışması düzenleyecek kadar acımasız olabilir?” diye sürekli kendinize sorarsınız. Neredeyse tek bir mekanda ve kapalı ortamda geçmesi, filmin hem kasvetini hem de etkisini daha da artırır. Filmin sonunda polisler, genç adama neden kadını vurduğunu sorarlar. Adamın verdiği cevap çok yalındır, olup biteni açıklamaya yeter; “Atları da vururlar, değil mi?”.

Bana göre, Büyük Buhran’ın insanlar üstündeki etkisini bundan daha sarsıcı ve etkileyici bir şekilde anlatan bir başka film yoktur. Borsaların çökmesini, hisse senetlerinin değerinin pula dönmesini anlatan filmlerden daha güçlü bir şekilde ekonomik krizin, insanları nasıl etkilediğini insanın ruhuna dokunarak gözler önüne serer.

‘Ekonomik büyüme’nin kırılganlığı

Cormac McCarthy’nin Pulitzer Ödülü kazanan ve aynı isimle sinemaya uyarlanan “The Road” romanı da adı konulmamış bir çevre felaketinden sonra insan hayatının nasıl dramatik bir şekilde değiştiğini, ekonomik kalkınmamıza rağmen nasıl kırılgan olduğumuzu, bugüne kadar ulaştığımız her türlü konforun nasıl bir anda avucumuzdan kayıp gidebileceğini, bir baba-oğulun hayatta kalma mücadelesi ile anlatır. Aslında belki de ekonomik büyüme ve kalkınma diye adlandırıp sayılar ile ifade ettiğimiz her şey büyük bir yanılgı ve doğanın muhteşemliği karşısında bizim kadar kırılgandırlar.

Koronavirüs pandemisinde yaşananlar, ilerde hem tarih hem de ekonomi ile ilgili araştırmalarda yer alacaktır. Yine bu pandemide yaşananlar sinema ve edebiyata da ilham kaynağı olacaktır. Bu pandeminin gözler önünde serdiği bir diğer gerçek ise, gelir dağılımı eşitsizliğinin bir kez daha düşük gelirliler aleyhine bozulduğu ve bazı işlerin çok daha zor koşullarda yapıldığıdır. Pandemi sırasında uygulanması gereken tedbirler sonucunda sigortasız çalışan bir çok insan işinden olduğu için ekonomik güvenceden mahrum kalmış ve hayat o insanlar için çok daha zor hale gelmiştir.

İnsanın aklına ister istemez bu pandemiye benzeyen herhangi bir olağanüstü durum olmadan, gelir dağılımındaki eşitsizliği beyaz perdeye taşıyan başka filmler de geliyor. “Başka Birinin Amerikası” bu filmlerden biridir. Film, 1995 yılında Goran Paskaljevic tarafından çekilmiştir ve daha iyi bir hayat için ‘fırsatlar ülkesi’ Amerika’ya göç eden Sırp bir ailenin New York’ta yaşadıklarını anlatır. Söz konusu aile için Amerika ne fırsatlar ülkesidir ne de hayal ettikleri hayatı sunan bir ülke.  Amerika, herkese eşit fırsatlar sunmayan ‘Başka Birinin Amerikası”dır.

Yeni Düzen’den Yeni Yeşil Düzen’e

Yine geçen yıl vizyona giren iki film daha, iki farklı ülkeden gelir dağılımını ve yoksulluğun insan olmanın onurunu nasıl zedelediğini yüreklere dokunan, sorgulatan bir biçimde ele alır. İlki, bu yıl iki dalda Oskar Ödülü’nü alan ve Güney Koreli Bong Joon-ho’nun yönettiği “Parazit”tir. Güney Kore, Uzakdoğu’nun en hızlı büyüyen ve dolayısı ile en fazla katma değer sağlayan ülkelerinden biridir. Ama bu büyüme, buradan elde edilen gelir dağılımının nasıl dağıldığı sorusunu da gündeme getirir. Yüksek gelirli insanların lehine büyüyen ve başkalarının ‘Güney Koresi’, Parazit filmine konu olur. İkinci film ise, Birleşik Krallık’ın yetiştirdiği en büyük yönetmenlerinden biri olan Ken Loach’ın yönettiği “Üzgünüz, Size Ulaşamadık” filmidir. Ken Loach’ı, bilenler bilir. Hayatı, sosyal adaletsizliği konu alan filmler çekmekle geçmiş ve Guardian Gazetesi’ne verdiği bir röportajda “Bütün bunlar hakkında kaygılanmıyorsanız, siz nasıl bir insansınız?” diye sormuştur. İnsan onurunu zedeleyen koşullarda çalışmak zorunda kalan insanlar, Loach’ın filminin kahramanlarıdır. İnternetten alınan ürünlerin, her koşulda, ne olursa olsun zamanında alıcıya ulaştırılması gerekir. Değil insan gibi bir öğün yemek yemeniz, tuvalete gitmeniz bile zaman zaman mümkün olmayabilir. Sağlanan katma değerin adil olmayan şekilde dağılması ya da dağıtılması yine bu filmde de adalet kavramını sorgulatır.

Koronavirüs pandemisinin neden olduğu ekonomik daralmadan birçok ülke nasibini almaya başladı ve pandemi süresinin uzaması, durumu maalesef daha da kötüleştirecektir. Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, geçen günlerde bu pandemi sonrası 1929’da yaşanan Büyük Buhran benzeri bir resesyon yaşanabileceği uyarısında bulundu ve IMF’nin tarihinde ilk defa küresel ekonominin durma noktasına geldiğini belirtti. Bundan herkesin payını alacağı aşikar olmakla birlikte, resesyon düşük gelirli insanları daha da olumsuz etkileyecektir. Bu olumsuz gelişmeyi önlemek için, hem devleti hem de vatandaşları temsil eden politika yapıcılara büyük sorumluluklar ve görevler düşüyor. Belki de Büyük Buhran’ın etkilerini azaltabilmek için dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin D. Roosevelt tarafından uygulanan “Yeni Düzen”, bu kez “Yeşil Yeni Düzen” olarak doğaya verilen zararı, doğanın bize kaynak sunma kapasitesini ve düşük gelir grubuna dahil olan insanları da dikkate alınarak düzenlenmeli ve devletler, özellikle düşük gelirli ve güvencesi olmayan vatandaşlarına elini hiç olmadığı kadar daha fazla uzatmalıdır.