Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Görünmeyen düşman virüs mü yoksa felaketi yönetemeyen yapılar mı?

Ancak iki günlük bir sokağa çıkma yasağı ilan edildi diye iki saat öncesinde binlerce vatandaşın itiş kakış fırınlara, marketlere saldırması, yumruk yumruğu kavgaların çıkması, bunca derdin yanında bir de kendi canını ve başkalarınınkini hiçe sayması neyi  gösterir?

“Vatandaşın devlete güvenmediğine” diyeceksiniz, biliyorum. Çünkü gece yarısına doğru sokakları dolduranlar muhtemelen yasağın kalıcı olacağını ve hazırlıksız yakalandıklarını düşünüyorlar. Bir arkadaşım şöyle bir mesaj paylaşmış: “Haberi duyar duymaz karşıdaki küçük market açıktı, hemen fırladım ve ne bulduysam aldım. Bir dakika içinde arkamda kuyruk oluştu.”

Vatandaş yasağın iki günle sınırlı kalmayacağını düşünüyor. Ancak anlaşıldığı kadarıyla bu güvensizlik karşılıklı. Devletin de vatandaşına hiç güvenmediği çok açık.

Bakan’ın her akşam yaptığı açıklamada sanki dilinin altında bir şey var. Konuşmasında vatandaşlara sözlerimi dinleyin çağrısı yapıyor. Ama yasaktan söz etmiyor. Belli ki bir panik ihtimaline karşı duyurunun geç saatlere kalması amaçlanıyor. Ama bu daha tehlikeli değil mi?

Birkaç gün önce, güneş yüzünü gösterince polisin yeşil alanda yürüyüş yapan bir çifti siren çalarak kovaladığına tanık oldum. Hoparlörden “kaçma, gel buraya” diye anons yapılıyordu. Ürkütücü bir durum. Peki suç bunun neresinde?

Bu hafta sonu yasağının da bir “teftiş yasağı” olabileceğini düşünüyorum. Yasak hafta sonu ile sınırlıysa, ne amaçlanıyor? Pazartesi sabahı gene toplu taşıma araçları, işyerleri kullanacaksa? Askerlikte komutan teftiş yaptığında gösterilmek için dolapta saklanan, kullanılmayan diş fırçası, sabun, havlu, yastık kılıfı, çarşaf vardır ya onlar gibi. Dolaplarda dokunulmadan dururlar. Kullanılmak değil, itaat edildiğini göstermek için saklanırlar. Yasağın gerekçesi şu olabilir:  “Havalar güzel, vatandaş evde durmayacak, gezmek için parklara gidecek. Sonra bu görüntüleri televizyonlar verecek. Bunu gören büyüklerimiz de vatandaş itaat etmiyor diyecek.  Belki de yasağın nedeni hafta sonu, güzel havalarda devlet otoritesinin çiğnenmediğini göstermek. Normalde vatandaşlar virüs kaparlarsa yapacak bir şey yok. Ama devlet otoritesini dinlemediklerini gösteriyorlarsa, işte ona müsaade edilemez!”

Mevcut yapılar ne kadar güvenilir?

Toplulukların devlet kurumlarının belirlediği “rasyonel akıl” ile ilişkileri hiç şüphesiz her zaman üzerinde düşünülmesi gereken dikkat çekici bir konu olmuştur, Türkiye’de. Salgınla ilgili ortaya konan önlemler paketinin ilk maddelerinden biri de KDV indirimi yapılarak uçak biletlerinin ucuzlatılması ve seyahatlerin teşvik edilmesiydi. Sorunu çözdüğünü zannettiğimiz yapıların sorun yaratıcı olduğunu görüyoruz.

Cumhurbaşkanı “görünmeyen bir düşmanla savaşıyoruz” dedi, son açıklamasında. Peki bu görünmeyen düşman bir virüs mü, yoksa onu bir felakete çeviren yapılar mı?

Virüs sağlıkbilimsel bir nesne olarak biliniyor. Doktorlar, hemşireler, sağlık personeli bu salgınla mücadele etmek, hastaları yaşatmak, iyileştirmek için çırpınıyorlar. Araştırmacılar onun yapısı, aşılar, ilaçlar üzerinde çalışıyorlar. Peki ya devletler, her boyutuyla, kurumlarıyla bu felaketi yönetebiliyorlar mı?

Virüs insan vücudundaki hücrelerle ilişkiye geçtiğinde yaşayabiliyor, çoğalabiliyor. Virüsün insan hücreleriyle ilişkiye geçtiğinde varlığı tanınıyor ya da nasıl ortaya çıkıyorsa, afet yaratması için de yapılar ile ilişkisinin olması gerekiyor.  Virüsün tek başına dünyayı değiştirme kapasitesi yok. Virüs sosyal ve mekansal yapılarla, eylemselliklerle ilişkiye girerek var oluyor. Örneğin son yüzyılda şehirlerde yaşayan insan nüfusunun oranı on kat artmamış olsa, küresel ısınma, yüksek yoğunluklu şehirleşme, endüstriyel hayvancılık gibi gelişmeler yaşanmamış olsa, büyük olasılıkla diğer milyonlarca mikrobiyolojik varlık gibi bu virüsten haberimiz bile olmayacaktı. Dolayısı ile bilim bize virüsün tıpkı bir fotoğrafını çeker gibi bir anlık görüntüsünü veriyor, tam da insan dünyası ile ilişkiye girdiği, karşılaştığı aşamada.

Bu nedenle, bu virüsü, tıpkı deprem gibi bir “sosyal-yapım” olarak niteleyebilir miyiz? Burada kast ettiğim elbette ki bu virüsün laboratuar koşullarında üretilmiş olma ihtimalinden falan söz etmek değil. Virüsün belli koşullar, yapılar, eylemlilikler olmasa, varlığını bile bilmeyeceğimiz, kayda bile geçmeyeceğimiz çok açık.

İnsan faaliyetleri ve sosyal yapılar

Virüsü sosyal yapılardan, durumlardan bağımsız olarak ele almak mümkün mü?

Bu zannedersem pek mümkün değil. Çünkü nasıl bir etkisinin olabileceğini ancak bir nesne olarak değil, bir fail olarak ele aldığımızda anlayabiliyoruz.  Tıpkı bir deprem sonrasında olduğu gibi. Ancak bu sağlıkbilimsel nesnenin tıpkı depremdeki gibi bir özelliği var: İnsan faaliyetleri, sosyal eylemlilikler sonucunda ortaya çıkmak.

Nasıl depremin bir nesne olarak bilgisi, fay hatlarının yerleri, şiddeti önemliyse. Her depremden sonra fay hatlarının yerlerini yeniden öğreniyoruz ve bilgi sahibi oluyoruz. Ancak onun bir fail olarak nasıl bir işlev gördüğünü bilinç dışına itiyoruz. Çünkü bu anlık görüntüde görebildiğimiz yalnızca sonuçları.

Yani insanların, daha doğrusu sosyal yapıların yarattıkları bir ortamla karşılaşmak gibi. Yoksa, böyle bir karşılaşma olmasa, belki milyonlarca bilmediğimiz mikro mahluk gibi bize görünmeyecek ve büyük ihtimalle onun farkında bile olmayacağız.  Tıpkı keşfedilmemiş niceleri gibi.

Bu nedenle devlet insanları, insan olmayanları nesneleştirdikçe kendisi de akıldan yoksun kalıyor.

Örneğin bildiğimiz siyasal mücadelelerin alanı olan İstanbul‘daki durum. Bir ülke nüfusu kadar insanın yığıldığı benzersiz bir toprak parçası. Kilometrekareye yüzbin insanın düştüğü bir yeri bir futbol sahasında on takımın aynı anda bulunduğu bir alan gibi düşünebilirsiniz.

Sanki şu anda şehrin üzerine çekilmiş bir perde var. Vaka sayıları, ölümler hep Türkiye rakamları üzerinden veriliyor.  Eğer nüfusa oranı ile şehir ve semtler bazında verilse, karşılaştırılabilir olsa, İstanbul’un dünyadaki en ürkütücü boyutlardaki bir pandeminin yaşandığı merkezlerinden biri olduğu ortaya çıkabilir. Bu bilgi saklanıyor ve bu acil durumun yönetimi de belirsizlikler üzerine kurulmuş olabilir. Bu yüzden virüsle mücadelenin çok boyutlu olması, yerel yönetimlerin kendi pandemi haritalarını oluşturmaları, mahalle ağları ile ilişkiye girmeleri çok önemli.

Bir çok canlının, kuş, böcek, balık, bitki türlerinin yok olması galiba geçmişteki yönetimleri, sorumluları pek ilgilendirmedi. Bu kayıpları kayda geçen olmadı. Şimdi yalnızca bana dokunduğu ya da virüsten korktuğum için değil, doğduğum şehrin kendi hayatım içinde, özellikle de son kırk senede geçirdiği yıkımın, yok oluşun yalnızca bir tanığı olduğum için bu soruyu soruyorum.

Kategori: Hafta Sonu