Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul’da başka bir şey olabilir veya oldu ya da olmakta…

İdrak sorunu yaşayan yönetimler bir sonraki duruma göre değil, bir önceki duruma göre çözüm geliştirir. Bu yüzden de gelişmeleri bir faz kayması ile izlerler ve tepki verirler. Sorumluluklar zamanında yerine getirilmediği için ödenen bedeller çok yüksek olur.

Salgının zirve yaptığı ülkelerden gelen yolcuların havalimanlarından elini kolunu sallayarak geçtiğini söyleyen gazeteciyle “sizi kameraya aldık” diyerek dalga geçiyor, Sağlık Bakanı yaptığı paylaşımda. Yandaş basının besleme gazetecileri de meslektaşlarının nasıl faka bastığını ispatlayan bu açıklamayı ağızlarından salyalar akarak sayfalarına taşıyorlar. Termal kamera ile üstünkörü yapılan denetimlerle virüs taşıyan kişilerin tespit edebileceklerinden emin. Bugün bile çıkıp “virüs batıdan geldi, Umre’cilerin payı düşük” diyebiliyor.  Oysa gazetecinin amacı virüsün nereden geldiğine değil, uygulanan yöntemin, alınan önlemin yeterli olmadığına işaret etmek. Devlet sorumluluğu taşıması gereken kişinin ise derdi başka. Hala vatandaşlar arasında ayrımcılık yapmaya, kendi sorumluluklarını perdelemeye çalışıyor. Çünkü bugüne kadar hep böyle idare etmiş, devleti yönetmekten bunu anlamış. En çok korkulması gereken şey devletin aklının olmaması. Hatta devlet diyebileceğimiz bir şeyin kalmamış olması.

Bugünden geriye dönüp yaptıkları açıklamalara baktığınızda bunu anlıyorsunuz. Dünyada neler olup bittiğini nasıl oluyor da görmüyorlar? Bu salgına karşı en hazırlıklı olan ülkenin Türkiye olduğunu, gerekli olan her şeyi yaptıklarını söylüyorlardı bir kaç hafta öncesine kadar. Salgının ülke için ekonomik bir fırsat yaratacağını bile iddia ettiklerine şahit olduk. Yaşanan afetin acıları karşısında “insaniyet namına” üzülüyormuş gibi bile yapmadılar. İktidardakilerin durumu anlaması çok zor. Ne yaptıklarının, ne söylediklerinin farkında değiller. Şu anda bir deprem oluyor ve ne yazık ki ortada bir plan, bir hazırlık yok.

Salgının başka yerlerde başlamış olması yöneticiler için önemli bir fırsattı. Ama bu yanlış algılandı. Beceriksizce aldıkları önlemlerle, kabiliyetsizlikleriyle bunun kendilerine ihsan edilmiş bir lütuf olduğunu zannettiler. Dünya pandemi için olağanüstü önlemler alınırken İstanbul’da yönetimin gerekeni yapmadıklarını, insanların başlarına gelebilecek felaketi önemsemediklerini düşünüyorum.  Umre’den dönen yolculara geçişi kolaylaştırmak için uçakta “parasetemol” adı verilen ateş düşürücü dağıtıldığı da biliniyor. Şöyle bir benzetme yapabilirim: Otomobil kullanıyorsunuz. Önünüzde bir duvar, inşaat bariyeri işareti var, görmüyorsunuz ve frene basmıyorsunuz. Ta ki duvar karşınıza çıkana kadar gaza sonuna kadar basarak gidiyorsunuz. Frene ancak çarpışma gerçekleştikten sonra basılacağını, yapılacak tek şeyin bu olduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü ülkenin kamu düzeni buna göre oluşmuş, başka bir şey yapmak aklınıza bile gelmiyor.

İstanbul’un kırılganlığı

İstanbul’un ülke nüfusuna göre oranı yüzde 18, vaka sayısı ise yüzde 60. Eğer vaka sayısı nüfusa orantılı olsaydı, bugün İstanbul’da kayda geçen (ya da açıklanan) vaka sayısının üçte biri kadar olması gerekirdi. Öyleyse İstanbul’da başka bir şey oldu. Bunlardan birincisi dünyada salgın varken karantina önlemlerinin alınmaması. Eğer biraz daha üzerinde düşünürseniz, eğer İstanbul’da hastalık bulaşmış insanlar tespit edilebilseydi, diğer şehirlerde de belki çok daha az vaka olurdu veya olmazdı. Ayrıca İstanbul’da bir bulaş sayısı 1:16 olarak belirtiliyor. Çin‘de ise 1,5-2 gibi….. Burada bir yanlışlık mı var? İstanbul’da merkezi kıyı şeridi içindeki bir alanda bir kilometre kareye yüzbin kişi düştüğünü düşünürseniz, dünyada eşi benzeri olmayan bir durum olduğunu hesaba katmak gerekli. İstanbul sonuçta yalnızca deprem gibi bildiğimiz değil, virüs gibi bilmediğimiz afetlere karşı en kırılgan şehirlerden biri.

19’uncu yüzyılda İstanbul’un liman girişlerinde geçmişte karantina istasyonları bulunuyordu. Burada kırk gün bekletilen kişilerin içinde hastalıklardan hayatlarını kaybedenlerin mezarlarını bugün, çoğu tahrip edilmiş olsalar bile bulmak mümkün. Büyükdere‘deki katolik mezarlığında vebadan hayatını kaybeden denizcilerin mezarları yakın tarihlere kadar duruyordu. Neden böyle bir ihtiyaç duyulmuştu? Şehrin liman bölgesinde, denizciler, tüccarlar, yerel halk için Fransız, İtalyan, Alman, İngiliz, Avusturya… hastaneleri mevcuttu ama mesele daha şehre erişmeden hastalığı izole etmekti.

İstanbul Havalimanı CEO’su mart ayının ortasında, havalimanı fotoğraftaki haldeyken biraz kayıp yaşanmakla birlikte geleceğin çok parlak olduğunu, uçuşların iki katına çıkacağını söyledi.

Eğer buraya nereden geldik diyorsanız, lütfen devlet büyüklerimizin mart ayı ortasında yaptıkları açıklamalara bir bakın. Küresel salgının Türkiye’ye uğramayacağından o kadar eminler ki. Kibirle aldıkları önlemler sayesinde virüsün sınırlarımızdan içeri girmediğini zannediyorlar. Gerçekte önlem falan aldıkları da yok. Zaten Umre ziyaretçilerinde de görüldüğü gibi alabilmeleri de mümkün değil.

İGA İstanbul Havalimanı CEO’su Hüseyin Kadri Samsunlu mart ayının ortasında bir açıklama yapıp Dünya’da yaşanan koronavirüs salgını nedeniyle bazı yerlere uçuşların iptal edildiğini, yüzde on-on beş bir kayıp olduğunu ama geleceğin çok parlak olduğunu söylüyor. Uçuşların iki misline çıkacağına, “coğrafya kaderimiz” başlığı altında ise 60 ülke ve 120 havalimanı ile 3 saat mesafede olduğuna dikkat çekiyor. Bu arada haziran ayında üçüncü pisti açacaklarının müjdesini vermeyi ihmal etmiyor.

Mart ayının ortasında, felaket yayılırken İstanbul Havalimanı CEO’su pazarın hızla büyüyeceğini söylüyor. Gelecekte iki misline çıkacağını… uçak yolculuklarının. Son on beş günlük tarih aralığı bir anda her şeyin nasıl değiştiğini gösteriyor. Mart ayının ortasında yüzde onluk, on beşlik “geçici bir kayıp” olduğunu söylüyor. Daha kötüsünün olamayacağından o kadar emin ki, hala yatırımlardan, Haziran ayında 3. pistin açılacağından söz ediyor. Yolculuk sayılarının ki misline çıkacağını, İstanbul havalimanı’nın 120 havalimanına 3 saat mesafede olduğunu, bu coğrafyanın kaderimiz olduğunu ekliyor.

Bilgi saklamak hayatlara mal oldu

Uzun süre salgının şehirlerdeki durumu gizlendi, bununla ilgili bir bilgi paylaşımı yapılmadı. Yapılsaydı bir çok hayat kurtarılabilirdi. Şehirler, bölgeler karşılaştırılmıyordu. Yerelliğin bilgisi yer almıyor, ülke görüntüsünde. Oysa salgının yayılmasını önleyecek kararların alınması ve uygulamaların, önlemlerin, tedavilerin yönetimi için yerel bilgi çok değerliydi. Bugüne kadar vakaları ülkeler üzerinden karşılaştırıyordu medya. “Türkiye” diye bakıldığında. Oysa yerel bilgi önemli. Sağlık altyapısının hızla ihtiyaca cevap verebilecek hale getirilmesinden, havalimanı ile salgın taşınıyorsa, terminal binalarında alınacak önlemler ve karantina için hazırlanacak mekanlara kadar. Mesela salgının uluslararası havalimanları aracılığıyla taşındığını fark ederseniz, o zaman terminal binalarını sıkı bir şekilde kontrol altına alırsınız.

İstanbul’un nüfusunun yüksek olduğu, bu nedenle vaka sayısının da fazla olduğu söylendi. Bu doğru değil. Başka bir şey var. Salgının her üç günde bir katlanarak arttığı ilk günlerde Türkiye’de yayılımını gösteren harita apar topar yayından kaldırılmış olmalı. Ama aklımda kaldığı kadarıyla, biraz yuvarlayarak söyleyeyim, bu haritada İstanbul ile İzmir, Ankara gibi şehirlerle bire on bir fark vardı. Diğer büyükşehirlerle ise bire yüz gibi…

En korkulması gereken şey kamunun aklının olmaması. Bunu öylesine benimsemiş bir durumdayız ki şehirlerin, kurumların hali buna ayna tutuyordu, arada depremler, afetler bile olsa bunu görmez olduk.

 Ne yapmalı?

1-Şu anda yapılması gereken acil iş elde ne varsa bunları acil geçici yoğun bakım ünitelerine dönüştürmek, New York‘ta yapıldığı gibi fuar alanlarını, sergi salonlarını, depoları, otelleri, gemileri geçici acil yoğun bakım birimlerine dönüştürmek… Çünkü bir-iki adım sonra kapasiteler aşılacak. Vaka sayısı arttığında çok belli ki yoğun bakım birimleri yetmeyecek. Yoğun bakım ihtiyacı çığ gibi arttığında İstanbul’dan başka bir yere hasta göndermek mümkün olmayacak. Bu nedenle elde ne varsa hazırlamak gerekli.  Valilikler, belediyeler, askeri kurumlar da dahil yereldeki bütün kuruluşlar güçlerini birleştirmeyi ve “Şu anda ne yaparsam bir sonraki aşamada acaba kaç hayatı kurtarabilirim” diye düşünmek zorunda. Bakanlıklardan belediyelere bütün kurumların hızla bütçe, personel, görev kaydırmaları yapması gerekli. Yönetimler bir süre bildikleri işlerden, hantal yatırımlardan vazgeçmeli .

2-Bir hafta içinde İstanbul’da zaten hiç bir hastane yetmeyecek. Alarm çanları çalıyor şu anda. Yoğun bakım gerektiren hastalar uzaklara gidemeyecek. Yereldeki emekli doktorların, hemşirelerin, sağlıkla ilgili bilgisi olan kişilerin listesini çıkarılmalı… Bu yüzden bu aletlerin kullanılması için birçok insan gönüllü eğitim alabilir. Sağlık personeli de yetersiz kalacak. Bu küçük bir yerdeki yangın değil, salgın… bildiğimiz itfaiye teşkilatı nasıl büyütülüyorsa başka ülkelerde öyle… Yerel geçici istasyonlar da kurulmalı. Örneğin Büyükada‘da Anadolu Kulübü gibi.  Yaşlılar için bir kurtuluş çaresi kalmayabilir.

3-Her ilde, ilçede içine sivil toplum temsilcilerini, belediyeleri alan bir Acil Durum Yönetimi oluşturulması gerekli. Yönetimin yerelde görünür olması, güvenilirlik ve yerel bilgi için çok önemli. Acil durum yalnızca bürokratik yapılar ve yukarıdan alınan kararlarla yönetilemez. Yalnızca sağlık teknolojileri ile, sağlık personeline yüklenerek salgının önüne geçilemez. Bu bir acil durum yönetimi, başka şeylerin de dikkate alınmasını gerektiriyor.

Son olarak, söylemek bile yersiz biliyorum ama bütün siyasal yapıların, yerel teşkilatların, STK’ların kendilerini temsil etmeye çalışan inisiyatifler olarak değil, kamusal alanda katılımı örgütleyen yapılara dönüşmesi gerekli. 99 Depremi‘nde olduğu gibi yerel ağlar ve sivil toplum temsilcileri olarak yönetimlerin karşısında çıkmak, muhatap olmak zorundalar. İllerde ve ilçelerde oluşturulacak acil durum yönetimi organlarında halkın temsilcileri belediye başkanları. Bu yapılamadan acil durumun yönetilemeyeceği açık.

 

Kategori: Hafta Sonu