Editörün SeçtikleriGündemKoronavirüs SalgınıManşetYaşam

Salgın sosyolojisi: Toplumların verdiği tepkiler yayılma hızını etkileyecek

Haber: Nida Kara

İlk olarak Çin’in Wuhan kentinde, 31 Aralık 2019 tarihinde ilan edilen koronavirüs salgını, aradan geçen neredeyse üç ayda 180’den fazla ülkede 10 binden fazla kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Her gün duyduğumuz “aşısı bulundu” haberleri, İtalya ya da İran gibi büyük kayıpların yaşandığı ülkelerden üzücü görüntüler ve özellikle bazı ülkelerde neden bu kadar sıklıkla görüldüğü tartışılan konular arasında yerini koruyor.

Türkiye’deki ilanının üzerinden 15 gün geçmesinin ardından, 24 Mart akşamı Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından Twitter üzerinden yapılan son açıklamaya göre, enfekte olan kişi sayısı 1872’ye, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 44’e yükseldi. Yine Koca’nın yaptığı açıklamalara göre, hayatını kaybeden kişilerin çoğunu 50 yaş üstü vatandaşlar oluşturmakta. Fakat bakanın ve Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus’un da değindiği gibi, gençler de yenilmez değiller. Geçtiğimiz günlerde, İngiltere’de 18 yaşında bir genç Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti.

Koronavirüsün bulaş konusunda ayrım gözetmemekle birlikte 50 yaş üzeri ve kronik hastalığı olan kişileri daha çok etkilediği ya da hastalığın seyrini büyük ölçüde değiştirdiği biliniyor. Bu nedenle İçişleri Bakanlığı 21 Mart’ta 65 yaş üzeri vatandaşlara, zorunlu istisnai durumlar olmadıkça, sokağa çıkma yasağı getirdi. Ancak bu kez de söz konusu yasağa çeşitli nedenlerle uymayıp sokağa çıkan bu gruptaki vatandaşlara karşı, özellikle gençlerin virüsü onlar yayıyormuş gibi davranıp hakaretamiz yaklaşımları ve “ötekileştirme” tavırları ortaya çıktı.

İstanbul’un farklı yerlerinde yaşayan, farklı yaş ve meslek gruplarından insanlar ileri yaşta bireylerin önlem konusunda gençlere nazaran salgının ciddiyetini çok da kavrayamamış oldukları kanısında. Bir başka ortak kanı da sadece 65 yaş ve üstü vatandaşlara sokağa çıkma yasağı getirilmesinin yeterli olmadığı.

‘Devletin, genel sokağa çıkma yasağı getirecek bütçesi yok’

İstanbul’un Samatya semtinde yaşayan Dalida Tütünciyan yaş sınırı hakkında şunları söylüyor: “Burada her şey gayet yolunda gözüküyor. Dükkanlar çoğunlukla açık, özellikle yaşlılar sokağa çıkma yasağına kadar dışarda parkta oturuyorlardı, bazıları eldiven maske gibi birtakım önlemler almıştı ama bu yine de yeterli değil. Toplu halde dışarıda oturuyorlar ve durumun ciddiyetini tam kavrayabilmiş görünmüyorlardı. Dışarıda hiç olmadığı kadar çok 65 yaş üstü insan gördüğümü söyleyebilirim.”

Sokağa çıkma yasağıyla ilgili olarak ise, yasağın 65 yaş üstü insanlar için, ihtiyaçları karşılandığı sürece yerinde olduğunu fakat yeterli olmadığını söylüyor ve ekliyor: “Devletin herkes için sokağa çıkma yasağı getirecek bir ekonomik durumu ya da buna ayıracak bütçesi yok. Bu yüzden de genel sokağa çıkma yasağı yerine farklı yollar izliyorlar. Önce ileri yaştaki vatandaşlara sunulan toplu taşıma indirimini geri çektiler, ardından yasak geldi.” Tütüncüyan’ın görüşü, devletin baş edemeyeceğini düşünmesine rağmen, salgınla baş etmenin tek yolunun genel bir sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi yönünde.

Edirne Belediyesi gibi birkaç belediye, ileri yaşta insanların parklarda oturmasına engel olmak için park ve bahçelerdeki bankları sökmüştü.

Küçükçekmece’de bir ilkokulda öğretmenlik yapan Kerem Acar da bu görüşe katılarak şunları ekliyor:

“Yaşadığım bölge, genç nüfus ağırlıklı olmakla birlikte, yaşlı nüfus da azımsanmayacak sayıda. Kültürel olarak apayrı bir kuşak olan ileri yaş grubunun durumu fazla önemsemediğini düşünüyorum. Yasak gelene kadar dışarıda maskesiz, eldivensiz geziyorlardı. İnatçılık olduğunu zannetmiyorum ama bu durumu ama biraz bilimsel gelişmeye ve alınan tedbirlerin içeriğine yabancı olmalarına, ayrıca dini doğmaların da bu tavrı etkilediğine inanıyorum. Genç kesim biraz daha dikkatli davranıyor gibi.”

Acar, bu grubun sokağa çıkmasının sınırlandırılmasını da yetersiz buluyor:  “Bunun bütün yaş gruplarını kapsayacak şekilde yapılması lazım. Sonuçta herkes taşıyıcı durumunda.”

Acaba farklı yaş grubu, cinsiyet ve gelir farkları, vatandaşların salgın karşısında aldığı tedbir ve takındığı tavırda bir farklılık yaratıyor mu?

‘Hayati öncelikler, maddi gelir doğrultusunda şekilleniyor’

Prof. Dr. Ayşen Uysal konuya doğru yaklaşımın temelinde yaş ya da cinsiyet farkından ziyade, maddi gelirin yattığını belirtiyor ve hayati önemi olan tedbirler de dahil, bazı insanların önceliklerinin farklı olduğuna değiniyor:

“Bazı konularda genellemeler yapılmasını doğru bulmuyorum. Ancak ben şu son süreçte toplumda şöyle bir şey gözlemliyorum: Zaten ekonomik olarak zor ayakta durabilen toplumsal kesimler, virüs salgınına karşı biraz aldırmaz davranıyor. Zira onların hala farklı öncelikleri ve gündemleri var. Eve nasıl ekmek götüreceği, ayı nasıl çıkaracağı gibi. Çalışmak zorunda olan, her sabah ve akşam toplu taşıma araçlarını kullanan, işyerinde gerekli hijyen malzemeleri sunulmayanlar, kendilerini koruyamayacaklarını düşünüyorlar. Bir de, toplumsal meseleler konusunda en duyarlı olanlar, bu meseleler konusunda en fazla bilgiye erişebilenler oluyor genelde.”

İstanbul’un eski gecekondu semtlerinden Sultangazi’de yaşayan Müjgan Korkmaz da Prof. Uysal’ı destekliyor. Orada yaşayan insanların asıl sorunlarının ücretsiz izin, işten çıkarılma, maskesiz ve eldivensiz çalışmak zorunda bırakılma gibi hayati meseleler olduğunu ve bu yüzden de genç yaşlı, çoluk çocuk bu durumu pek umursamayıp sokağa çıkmaya devam ettiklerini anlatıyor.

IPSOS: Kadınlar daha endişeli

 Konu önlem almaya geldiğinde yaş ya da maddi gelirin yanında cinsiyet  farklığı da önemli bir etken olarak öne çıkıyor. Cihangir’de yaşayan avukat Baran Kaya, tanık olduğu olayı anlatıyor:

“Kadınlar bu konuda daha tedbirli gibi görünüyor. Dün iki arabulucu görüşmem vardı. Birinde arabulucu da, karşı tarafın avukatı da erkekti. El sıkıştılar, tokalaştılar ve hatta bunun (koronavirüs salgınının) komplo teorisi olduğu üzerine uzun süre sohbet ettiler. Ama ikinci görüşmemde arabulucu kadındı. Kağıdı imzalarken dahi, kalemi peçeteyle tutarak verdi.”

İstanbul’un başka bir semti Okmeydanı’ndan yaşayan ve işletmeci Baran Başyurt’un saptaması ise toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin: “Kadınlar sanırım doğaları gereği aileyi, sevdiklerini koruma iç güdüsüyle hareket ettikleri için çok daha tedirginler. Bu yüzden durumu daha ciddiye alıp ona göre davranmaya çalışıyorlar.”

Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Didem Danış, IPSOS’un Mart ayında yürüttüğü, koronavirüs salgınının toplumun hangi kesimini daha çok endişelendirdiğiyle ilgili çalışmada ortaya çıkan sonuca değinerek şunları söylüyor: “Kadınlar erkeklerden daha endişeli. ‘Sizin veya ailenizden birinin koronavirüse yakalanmasından ne derece endişe ediyorsunuz?’ sorusuna kadınlar %89, erkekler %69 endişe ediyorum diye cevap vermiş.”

Eğitim durumunun alınan önlemlerle paralel olduğunu kaydeden Danış, “Endişe ve kaygı durumu eğitim seviyesiyle paralel görünüyor. Eğitim arttıkça, endişe de artıyor. İlkokul mezunu ve altında endişe %71’ken, üniversite mezunlarında %84’e çıkıyor. Ben bu istatistiki farkları gene dünyadaki gelişmeleri takip etme kapasitesindeki farkla açıklıyorum. Yüksek eğitimliler ve orta yaşlılar başka ülkelerdeki gelişmeleri daha sıkı takip ederken, düşük eğitim seviyesi ve ileri yaş grubunda olanlar konuya daha ilgisiz ve dolayısıyla daha kaygısızlar” diye ekliyor.

İran: Gerçeğe karşı vurdumduymazlık

Yaş, cinsiyet, gelir güzeyi farklılıklarının yanı sıra, dünya genelinde merak edilen diğer bir soru da koronavirüsün neden özellikle İtalya ve İran’da bu kadar etkili olduğu. Virüsün ilk ortaya çıktığı yer olan Çin’den hem coğrafi hem de kültürel anlamda farklı olan İtalya ve İran’da, vaka ve ölüm sayısı her geçen gün artıyor.

İranlı gazeteci ve sosyolog Ali Kethudazade, ülkesindeki duruma şöyle açıklama getiriyor: “Bir ülkede sağlık açısından durumun olağanüstü olduğu açıklaması yapıldığında, o ülkenin halkı ihtiyaçlarını alıp evlerinde oturur ve kendilerini karantinaya alırlar. İran’da ise durum böyle değil. Bir çeşit gerçeğe karşı vurdumduymazlık durumu söz konusu.” İran’da koronavirüsle ilgili uyarıları dikkate almayan bazı insanların, ‘rahat ol, boş ver’ havasında olduğunu anlatan Kethudazade, bu durumun cesaretten veya irfani bir haslete sahip olmaktan kaynaklanmadığını, aksine bu insanların hissizlik ve ataraksiya (kişide, tepki yokluğu, bu nedenle oluşan durgunluk durumu) halinde olduğunu söylüyor.

İtalya ve Avrupa’daki duruma, son günlerde alınan sıkı tedbirlere ve ilan edilen sokağa çıkma yasaklarına rağmen, virüse dair ilk vakaların ortaya çıktığı zamanları göz önüne alarak değinen Rus nörolog Pavel Brand’e göre, toplumun alışmış olduğu özgürlük hali salgının yayılmasında önemli bir rol oynuyor:

“Çinliler daha disiplinli, kontrollere gitti ve doktorların uyarılarına ve tavsiyelerine uydu. Avrupa’daki özgürlüklerin seviyesi, bu hastalığa karşı koymakta başarısız olmalarıyla sonuçlandı. İtalyanlar evde oturmayı reddetmişti. Salgının başladığı Kuzey İtalya’da yaşayanlar hiçbir engel görmeden hastalığın olduğu bölgelerden ayrılabildi. Avrupa, salgına karşı özgürlükleri kısıtlama konusunda çok yavaş tepki verdi, halkın kabul edeceği düzeyi bulmaya çalıştılar. Bu da kaçınılmaz olarak koronavirüs ile baş etmekte yardımcı olmayan etkisiz tedbirlere yol açtı. Oysa Çin’de, halk üzerinde çok daha etkili kontrol mekanizmaları çalışıyordu, bu yüzden şu anda hastalık azalma eğilimini sergiliyor.”

Brand, toplumların kültürel karakterlerinin bu anlamda önemli bir unsur olduğunu vurguluyor.

Tüm dünya tarafından yayılma hızının yavaşlatılması ve sağlık sisteminin elverişli hale getirilmeye çalışılması için uğraş verilen koronavirüs salgını, toplumdaki her bir bireyi aynı düzeyde etkilemiyor olmasının yanında, toplumun salgına karşı verdiği tepkideki değişkenlikler de vaka sayısını artırmaya ya da azaltmaya devam edecek gibi görünüyor.