Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir virüsle geçtiğimiz ‘ayna evresi’…

Bir hafta önce savaştan, göçmenlerden söz ediyorduk. Bunların hayatımızı etkilediği pek söylenemezdi. Devletin yöneticileri güçleri biliyor, işliyor ve biz de ne olduğunu seyrediyorduk. Düşmanların üzerine bırakılan bombalar, dünyanın parası harcanan yeni silahlar, başka insanların başlarına gelen felaketler…  Bunlar, başımıza gelmedikleri sürece, bizim huzurlu hayatımızı etkilemeyen şeylerdi.

Bizim hayatımızı sarsan şeyler, şey olarak kalmayıp, beklendikleri zamanlarda değil, beklenmedikleri anlarda kendileri harekete geçenler.  Afetler, depremler, kazalar gibi ne zaman olacaklarını, ne yapacaklarını bilmediğimiz şeyler.

Bilmenin şeyleştirici bir işlevin sonucu olduğunu söylemek mümkün: Şeyler, bizim çevremizdeki, dışımızdaki etkisizleştirilmiş ya da ehlileştirilmiş varlıklar. Onları şeyleştirilmiş olmalarından dolayı tanıyoruz. Onlar şey oldukları için değil, biz onları tanıdığımız için şey halini alıyorlar. Yalnızca onlarla, yani şeylerle eşitsiz bir ilişki kurmuyoruz, onlar aracılığıyla kendi aramızdaki eşitsizlikleri yeniden üretiyoruz.

 ‘Oyunbozan’ virüs

Bu yeni virüsün böyle bir oyunu bozan bir hali var. Henüz şeyleştirilmiş, ehlileştirilmiş değil. Bu yüzden şey gibi davranmıyor, birçok şeyin yapmadığını yapıyor. Tanımamız için bize kendisini göstermek yerine sanki bir ayna gibi bizi yansıtıyor. Şeyleşmediği için bir ayna gibi bizi gösteriyor. Bu aşamayı Lacan‘a referansla, bir “ayna evresi” olarak nitelemek mümkün. Bugüne kadar olan şeylerde gördüğümüzün kendi görüntümüz olduğunu fark etmiyorduk. Bu defa aynadaki görüntünün kendimize ait olduğunu anlayabiliriz.

Evet, bu aynadaki görüntü bize ait olabilir.

Açıkça söylemek gerekirse, doğal yaşam alanlarının başına gelenler, canlı türlerinin yok olması, iklim krizi gibi küresel sorunlar hayatımızı bu virüs kadar asla etkilemedi. Çünkü onlar küçük bir azınlığın, şeyleştirici bilmenin bize zorla dayattığı sorunlar gibi algılandı. Bilginin seçkinleştirici bir işlev görmesi, menşeinin gene aynı imtiyazcı yapılar olması herkesi aldattı. Hatta tuzağa düşürdü. Bu yüzden virüsten çok daha büyük felaketlere yol açan küresel olayların, canlı türlerini yok ettiğimizin farkına vardığımız bile söylenemez. Hava kirliliğinden, içme suyu kaynaklarına erişimsizlikten, gıda yetersizliğinden ya da aşırı beslenmeden kaynaklanan sağlık sorunlarından dolayı gerçekleşen kitlesel ölümlerden, kısacası bu virüsten çok daha büyük bir felakete yol açan olaylardan da pek etkilendiğimiz de.

Ya değişeceğiz ya yok olacağız

Şimdi yaşadığımız nevrotik bir durum; korku içindeyiz. Çünkü bizim huzurlu dünyamızın dışındaki bir şey değil. Bu yeni virüs hayatımızı değiştiriyor. Ülkelerin sınırlarını kapattırıyor. Okulları tatil ettiriyor, kültürel etkinlikleri, spor karşılaşmalarını, konferansları iptal ettiriyor, seyahatleri engelliyor, finans sektörünü çökertiyor.

İşte biz onu bu yaptıkları ile, deneyim olarak tanıyoruz. Ancak nezle, grip gibi hayatımızda daha önce deneyimlediğimiz bir şey olmadığını da biliyoruz. Örneğin bildiğimiz gripte, daha önceki influenza salgınında seksen bin kişinin öldüğü söyleniyor. Ama onu fark etmedik bile. İlk defa bir virüsün yaptıkları görülüyor. Dahası bu yüzden neyi göstermediğini bilmediğimiz için korku içindeyiz. Başka virüslerin de sırada olduğu söyleniyor. Korktuğumuz şey, hazır olmamak.

Korktuğumuz şey virüsün kendisi değil. Kendimiz. Bir ikilemle karşı karşıyayız. Ya değişeceğiz ya da yok olacağız. Tercih bizim.”

Bu yeni durum. Bir taraftan modern zamanların başlangıcındaki hayal edilen mutlak gözetim toplumuna geçmiş gibiyiz. Küresel bir felaketin karşısında ulus-devletin kurumları bizi izliyor, kararlar alıyor. Bunlar gündelik hayatımızı radikal bir şekilde değiştiriyor. Bir silme eylemi ile karşı karşıyayız. Peki silinenin yerine ne konacak? Bunu yönetimlerin bilme ve bize söyleme imkanı yok. Asıl değişikliğin bu iktidar alanının dışında olacağına dair işaretler var.

Peki geriye ne kalacak? İşte bu soru yeni bir şeylerin olabileceğine dair işaretler veriyor.

Şimdi karşımızda ürkütücü olduğu kadar ironik bir soru var: Acaba yaşanan bu felaket, kamusal hayatı felç edip, daha büyük bir felaketi tetikleyebilir mi? Bu onunla baş etmeyi de engelleyebilir mi? Bir hayaletle karşı karşıyayız. Ne olduğunu, arkasından gene böylesine beklenmedik kötülükler gelecek mi, onu da bilmiyoruz. Bu durumda korktuğumuz şey virüsün kendisi değil. Kendimiz. Bir ikilemle karşı karşıyayız. Ya değişeceğiz ya da yok olacağız. Tercih bizim. Çünkü bu koşullarda felaketi yaratanın virüs değil, kendimiz olacağı kesin.

Bizim hayatımızı ve kamu düzeninin bu kadar etkilenmesini, bu kadar kırılgan olmasını sağlayan şey ne olabilir? Büyük olasılıkla doğal yaşam alanlarını tahrip eden büyüme üzerine kurulu ekonomimiz ve sorunları paketleyen ideolojilerimiz, düşmanlıklarımız, bunlar bizi o kadar farklı bir hayal dünyasının içine, kuyuya atmıştı ki, dışarısını göremiyorduk.

Şimdi bunların ne kadar anlamsız kaldıklarını görüyoruz. Bunların silindiği bir ortamda belki baştan başlayabiliriz. Küresel başka önemli sorunlar, mesela daha önceki salgınlardan ölümlerin çok daha yüksek olması, iklim krizi, hava kirliliği, uçakların kendi ağırlığımızın beş katı yakıt tüketmesi falan bizi o kadar ilgilendirmedi, etkilemedi.

Sarsılan mitler

Virüsten değil, acaba ortaya çıkabilecek felaketlerden, şeyleştiremediğimiz şeyler olduğunu anlayınca mı korkmaya başladık?  Asıl korktuğumuz şey bildiğimiz, tanıdığımız şeylerin eften püften olduklarını, kapitalizmin hiç de güvenilecek bir şey olmadığını görmek olmasın?

Bizi ürküten şey bu olabilir. Şeyleştirici yöntemlerle inşa edilen huzurlu ortamın, salgın hastalıkların zaman içinde ortadan kalktığına, bilimin her sorunu çözdüğüne bize inandıran mitolojinin sarsılması.  Korktuğumuz şey ayaklarımızın altındaki zeminin kayıyor olması. İşte bu şehirlerin nüfusunun yarısını bir anda silip süpüren kara veba salgını gibi beklenmedik, modern zamanlarda olmayacak bir şey.

Gelecekte büyüme odaklı ideolojinin aptalca gözükeceği, kitlesel mekanların, hareketlerin sınırlanacağı, özenle tasarlanmış ve yönetilen yereller, müsrif olmayan bir küreselliğin içinde mi yaşayacağız? Hiçbir kamusallığın eskisi gibi olmayacağı bir döneme mi giriyoruz?

Yeni çalışma ortamı yöntemlerine, şiddet içermeyen bir kültüre ve bilgiyi paylaşmak için yeni kamusal alan pratiklerine ihtiyaç var.”

Bu koşullarda insanların nasıl sosyalleşebileceklerini ve kamusallıklarını paranoid bir bilinçten öteye geçebileceklerini düşünmekle başlayabiliriz. Örneğin gıda sıkıntısı olursa insanların, yoksulların, yaşlıların nasıl hayatta kalacaklarını düşünmekle başlayabiliriz. Kısa bir süre içinde, ki hastalananların sayısının artacağı söyleniyor, bu kişilere viral bir bağlantı olmadan nasıl yardım ulaştırılabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Çünkü söylendiğine göre hastanelerin tecrit odaları herkesi alamayacak. Daha da önemlisi, diğer felaketlerden farklı şekilde, bir taraftan yukarıdan bilgi sahibi olurken, yerelde yaşananlar hakkında nasıl bilgi sahibi olabileceğimizi, bunun yollarını bulmamız gerekiyor. Yerel bilgi, koordinasyon ve risk azaltma eylemlilikleri nasıl geliştirilebilir?

O takdirde semtimizin yerel yönetimimiz, kamu kurumlarımız, STK’lerimiz çalışıyor mu, görevlerini yerine getirebiliyor mu, bunları daha iyi göreceğiz. Katılımla ilgili yerel kurumlarımız, STK’lerimiz işlerini yapabiliyor mu, kamusal sorumluluk üstlenebiliyor mu, çok daha iyi anlayacağız.

Yerelleşmenin imkanları

Alın size bir yerelleşme deneyimi! Hep konuşuyorduk değil mi, acaba merkezi yönetimin bazı işlevleri yerelleşemez mi diye? Bunlar biliyorum, yalnızca ihtimaller. Ama yapabileceklerimiz yalnızca beklemek ve ellerimizi sabunla yıkamakla gibi kendimizle sınırlı değil. Evet kamu çok donanımlı ve güçlü. Ancak kamunun tek başına bizim sorumluluklarımız devralamayacağını hissediyoruz. 99 Depremi’nde olduğundan farklı koşullar olsa da. Yeniden aynı koşulları yaşamayabiliriz belki ama beklenmedik durumlara hazır olmamız gerektiğini tahmin edebiliriz.

Neo-liberal sistemde “kamu” hem karar verici hem de yaratıcı işleri yapan, ya da imtiyazlı bir çevreye dağıtan bir işlev kazandı, özelleşti ve kamusal niteliğini kaybetti. Eğer kamu dediğimiz şey eski yönetim yapısıyla, ayrışmış ve seri üretime dayanan hizmetler üzerinden işlemeye devam ederse, şehirleri batıracak. Yönetimler dar bir katılım çevresine kapanıyorlar. Böylece dışarıda kalanlar bilgi sahibi olamıyor ve yöneticiler de itiraz edenleri bilgisizlikle suçluyorlar. Oysa kamusal nitelik taşıyan bilgilerin açık uçlu üretilmesi gerekli. Burada kamunun nasıl bir işlev göreceği, nasıl yapılanacağı çok önemli. Yeni çalışma ortamı yöntemlerine, şiddet içermeyen bir kültüre ve bilgiyi paylaşmak için yeni kamusal alan pratiklerine ihtiyaç var. Yeni çalışma sistemlerinin geliştirilmesi,  şirketlerin ve kamunun merkezsiz çalışmaya dönmesi, bu aynı zamanda bir alışkanlık ve bir pratik kazanması, kısaca bilgiyi başka türlü paylaşmak…

Yeni paylaşım ve etkileşim yollarını bulmalıyız. Bu tür durumlarda bildiğimiz büyümeci modelinin eylemliliklerinde olduğu gibi edilginleşmek (paydos etmek) yerine aktif hale gelmeliyiz, yaratıcı olmalıyız. Büyümeyi kötü yönetmenin canlılar ve cansızlar için nasıl bir felaket olduğunu görmek istemedik, inkar etmeye çalıştık. Ama küçülmeyi kötü yönetmenin nasıl bir felaket olabileceğini artık saklamanın, inkar etmenin imkanı yok.

More in Hafta Sonu