Köşe YazılarıYazarlar

AB’den küresel iklim değişikliğine karşı yeni hamle

Günden güne yıkıcı etkilerini daha çok yaşadığımız küresel iklim krizine karşı Avrupa Birliği (AB) ülkeleri yeni önlemler peşinde… Popüler bilim dergisi Nature’ın aktardığına göre, 4 Mart’ta AB Komisyonu’nun Brüksel’de açıkladığı taslak bir yasa teklifi gereği tüm AB ülkeleri 2050 yılına kadar sera gazı emisyonları net olarak sıfıra indirecekler. Yani hem sera gazı emisyonlarını azaltacaklar hem de yapabilecekleri zorunlu emisyonlara karşılık ormanlar gibi bir yutak alan veya başka yutak teknolojileri geliştirecekler.

AB komisyonu tarafından hazırlanan bu planın önümüzdeki haziran ayında AB zirvesinde onaylanması ve tüm grup ülkeleri için bağlayıcı hale gelmesi umuluyor. Ancak bu noktada ciddi tereddütler var. Onay aşamasında bazı ülkelerin AB Komisyonu tarafından hazırlanan taslakta değişiklikler talep edebileceği ve komisyona vetosuz yetki devri yapmak istemeyecekleri, hatta fosil yakıtlara bağlı enerji politikalarını inatla sürdüren Polonya gibi ülkelerin antlaşma metnini tamamen veto edebileceği konuşuluyor AB kulislerinde…

Yeni plan AB liderlerinden onay alırsa; geçen yıl aralık ayında komisyon başkanı olarak göreve başlayan Ursula von der Leyen tarafından açıklanan ve bir dizi çevre politikaları belgelerinden oluşan Avrupa Yeşil Antlaşması’na eklenecek. Plana göre AB sera gazı emisyonlarını azaltmak için önümüzdeki on yıl için 1 trilyon €’luk bir bütçe ayırmayı planlıyor. Birlik bu bütçe ile ilk adımda 2030 yılında sera gazı emisyonlarını 1990 yılı referans yıl olarak alındığında %50-55 azaltmayı hedefliyor. Komisyon tarafından yayınlanan tasarı taslağında bu hedeflere ulaşılması için yıldan yıla yapılması gerekenler ve tamamlanacağı tarihler ayrıntılı olarak yer almıyor.

Emisyonları sınırlamak yeterli değil

Bazı gözlemcilere göre bu durumun iki nedeni olabilir. Birincisi Komisyon hedefleri ve gerçekleştirme sürelerini yayınlayarak bu hedeflerin kendi ekonomilerini vuracağını düşünen ülkelerin başlangıçta karşı duruşu ile karşılaşmak istemiyor olabilir. İkincisi ise alınacak önlemler konusunda yeni bilimsel bulgular, yeni teknolojiler ve üye ülkelerin ekonomik (!) kaygılarına göre sera gazı emisyon politikalarını yeniden belirlemek düşünülüyor olabilir. Çünkü Komisyon’un nüfusun en az %65’ni temsil eden üye devletlerin desteğini arkasına alması gerekiyor. Yani sonuçta sera gazı emisyonlarını 2050’ye kadar net olarak sıfıra indirmek için sokaktaki insanın desteğine gereksinimi var.

AB ülkeleri 2019 yılı itibarı ile dünyadaki toplam sera gazı emisyonlarının % 10’nundan sorumlu. Bu oran Çin’in %27’lik, ABD’nin ise %16’lık payı yanında az gibi görülebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir; kişi başı sera gazı emisyonları hesaplandığında yıllık 9 tonu aşkın sera gazı emisyonları ile AB vatandaşları kişi başı 23 ton civarında sera gazı emisyonu olan ABD’den ve 20 ton civarında emisyonu olan Kanada’dan sonra üçüncü sıraya oturuyor. Bu durum tablonun sadece bir boyutunu oluşturuyor;  Diğer yandan ise Çin, Hindistan gibi ülkelerin devasa sera gazı emisyonları, genelde AB ülkelerine yaptıkları ‘lüks tüketim malı’ ihracatından kaynaklanıyor. Bir başka anlatımla AB ülkelerinin ‘küresel iklim değişikliğindeki paylarını’ kaldırabilmeleri için sadece ülkelerindeki sera gazı emisyonlarını önlemeleri yetmiyor, lüks tüketim malı ithalatlarını da ortadan kaldırmaları gerekiyor. Sonuçta bu durum kapitalist üretim ve tüketim ilişkileri içinde birbiri içine geçmiş bir dizi sorunu beraberinde getiriyor. Plana iyimser olarak bakanlar ise tüm bu kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerine karşın AB’nin çabalarının diğer ülkeleri de harekete geçirebileceğini ve fosil yakıtlardan uzaklaşmaya yöneltebileceğini düşünüyor.

İklim aktivistleri: Uzak hedefler yeterli değil

Tekrar dönüp Komisyon Başkanı von der Leyen tarafından savunulan planın haziran ayında yapılacak AB liderler zirvesinde kabul görmesi halinde başarılı olup olmayacağını tartışalım. Aslında 2030, planın 2050’de sıfır emisyon hedefini yakalayıp yakalamayacağını göstermesi açısından önemli bir tarih olacak. Çünkü bu yıla gelindiğinde plana göre AB ülkeleri 1990 yılı referans yıl olarak alındığında sera gazı emisyonlarını %50-55 azaltacak. İyimserlere göre AB bu hedefini tutturabilecek. Çünkü birçok AB ülkesinin kentlerini içine alan CoM benzeri yerel organizasyonlar; zaten 2030 yılına kadar kentlerde %40-50 arası sera gazı azaltımı için çaba gösteriyorlar ve sokaktaki insanın bu hedef için önemli ölçüde desteğini almış durumdalar. Ancak çeşitli iklim aktivisti grupları ise planın yeterince güçlü olmadığını; artık kaybedecek zaman olmadığından; uzak hedefler koymak yerine yaşadığımız yıldan itibaren her yıl hatta her ay için somut hedefler konarak ciddi adımlarla ilerlenmesine ihtiyaç olduğunu belirtiyorlar.

Aslında AB Komisyonu’nun üye ülkelerin ekonomik çıkarlarını gözeterek sera gazı indirim programlarını yapmayı düşünmesi ve ülkelerin ekonomik çıkar düşünceleriyle bugünden yarına uzanan bir azaltım planını kamuoyu paylaşmaması, iklim aktivistlerinin planı şüphe ile karşılamasını adeta doğruluyor. Ancak ekonomik kaygılardan uzak, dünyanın sınırlı kaynaklarının eşit bölüşümüne dayalı planların başarıya ulaşabileceğinin en önemli göstergesi geçen hafta Çin’den geldi. Koranavirüs salgını nedeni ile yavaşlayan ülke ekonomisi nedeni ile hava kirliliğinin azaldığına dair görüntüler adeta yaşanan hava kirliliği, artan sera gazı emisyonları krizinin çözümünde ekonomik kalkınmaya değil, sürdürülebilirlik endeksine dikkat etmemiz gerektiğini ispatladı. Kalkınmayı sadece ekonomik kalkınma boyutu ile almak, çevresel kaynakları tüketerek ve çevre ülkelerin kaynaklarını sömürerek zenginleşmek ile başta fosil yakıtların kullanımının bırakılmasına dayalı bir plan yürütmek çelişkilerin en büyüğü. Birçok AB ülkesi ülkelerindeki kömürlü termik santralleri kapatırken ve ülke olarak sera gazı emisyonlarını azaltırken, söktükleri bu santralleri başta ülkemiz olmak üzere çevrelerindeki birlik üyesi olmayan ülkelere kurmaları ve kendi finans kuruluşlarına bu santralleri kredilendirmeleri de en hafif söylem ile samimiyetsiz bir tavır. Üstelik fosil yakıtları bırakma planları yapan bazı AB ülkelerinin şirketlerinin dünya üzerindeki kömür ticaretinde önemli rol oynamaları da ilginç bir durum.

Oysa sorun ekonomik büyüme değil, eşit paylaşım sorunu. Sınırsız taleplerin dizginlenip kapitalist üretim ve tüketim alışkanlıklarını terk ederek dünyanın sınırlı kaynaklarının adil paylaşımına dayalı olmayan planların, ne kadar büyük bütçeleri olursa olsun başarıya ulaşma şansı sınırlı olacaktır.

Üstelik başta IPCC olmak üzere bilimsel kuruluş ve bilim insanları küresel iklim değişikliğinin önünün alınabilmesi için 2030’un kritik tarih olduğunun altını çiziyor; 2050’nin değil.