Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Memnuniyetsizlerin birliği için feminist tahayyül

8 Mart 2020’de kim bilir kaçıncı kez sloganlar zihnimizde kapalı durduğu yerden çıkıp sokakları dolduracak: “Kadın olmasa dünya durur!”; “Kadın eli değerse dünya değişir!”… Dünyanın iklim değişikliği nedeniyle hızla felaketler çağına doğru sürüklenişine tanık olduğumuz bu dönem aslında yaşamın devamlılığına dair bir düşünümselliğin kurulması için son şansımız. Zira adına “Altıncı Yok Oluş” denen bu kriz öncekilerden farklı olarak tahakküm ilişkileriyle beslenen kapitalist sistemde insan eliyle gerçekleştirilen aşırı endüstrileşmenin bir sonucu. İklimi değiştirme pahasına fosil yakıt üretim ve tüketiminin temel müsebbipleri bu faaliyetin önünü açan şirketler ve devletler olsa da gidişatın değiştirilmesi için sorumluluk alıp onları durdurması gereken milyonlarca insan var. Bu açıdan 2015 yılında Greta’nın yaptığı çıkışa, bilim insanlarının, aktivistlerin, çocukların, kısacası bir “yarın”ın olamayacağı endişesini duyan herkesin katılımıyla o ilk büyük adım atıldı.

Ne var ki hareketin büyümesi için sisteme dair çeşitli açılardan “memnuniyetsizlik duyanların” da konfor alanlarından çıkıp sürece dahil olması elzem. Onlardan biri de kapitalist sistemle perçinlenen tahakküm ilişkilerine gömülü olan bugünkü sisteme toplumsal, ekonomik ve politik veçhelerden direnen kadınlar ve kendini kadın hissedenler. Çünkü ancak çok geniş bir yelpazede tarihsel bir mücadelenin bayrağını taşıyan kadınlar memnuniyetsizler grubunu nitelik ve niceliksel olarak güçlendirebilir.

Bu yazı iklim değişikliği ile felaketlerin kapıya dayanmasına neden olacak kadar saldırgan kapitalist tahakküm sistemine karşı feminist perspektifin bu hareketi büyütme ihtimaline katkı yapmayı amaçlıyor.

İklim adaleti biyolojik mağduriyeti de içerir

İklim değişikliğiyle gelen yok oluş tehdidi karşısında iklim adaleti, toplumsal cinsiyet konularına ek olarak biyolojik mağduriyetin de kadınların aleyhine işliyor olmasının mücadeleye yeni bir boyut katacağı umulabilir. İklim değişikliğine bağlı olarak özellikle gelişmekte olan ülkelerde dış çevre koşullarında yaşayan ve çalışan kadının temiz su ve gıdaya, temiz ve ucuz enerjiye erişimde zorluklarla karşılaştığı bilinir. İklim adaleti çerçevesindeki ele alınan bu sorunların yanısıra afetler esnasında kendinden önce çocuğunu kurtarma çabasını gösteren kadınların ölüm oranının yüksek olduğu da yine kadın-iklim çalışmalarında sıklıkla vurgulanır. Ancak nedense kadının endüstriyel kirlilik karşısında biyolojik mağduriyeti bilimsel araştırmalar içinde dahi hep biraz ihmal edilmiştir. Oysa iklim değişikliğinde payı olan endüstriyel kirlilik ekosistemsel bozulmaya yol açarken bütün canlı yaşamı üzerindeki tesirini biyolojik yapı ve metabolizmal özelliklere göre gösterir.

Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre  her yıl 4,2 milyon kişi hava kirliliği nedeniyle yaşamını  yitirirken birinci sırada çocuklar, ikinci sırada kadınlar yer alır. Benzer şekilde ülkemizde Küresel Hava Durum Raporu’nun 2019 verileri de Türkiye’de hava kirliliğinin PM 2.5 seviyesindeyken 36 bin 900 erken ölüme neden olduğunu ve bugün dünyaya gelen bir çocuğun ortalama yaşam beklentisinin 20 ay kısaldığını ortaya koyuyor. Diğer taraftan anne karnında gelişim halindeki çocukların yaşamsal bütünlüğünü tehdit eden hava kirliliği etkisini kadınlarda da adet düzensizlikleri ve meme kanserindeki artışla gösteriyor.

Nitekim Kanada’da hava kirliliğinin PM 2,5 seviyesinde olduğu 1980-1985 yılları arasında 90 bin kadın üzerinde yapılan bir araştırma menapoz öncesi yaş grubundaki kadınlarda göğüs kanserine yakalanma oranının%30 arttığına işaret ediyor.

Sağlık politikaları cinsiyet ve yaş farkı gözetmiyor 

İklim değişikliğinin yol açacağı belirsizliklerden bir diğeri de daha sık görülmesi beklenen afetler. Lakin bu afetlerin meydana geliş sıklığını ve şiddetini arttırması endüstriyel tesislerde kazaları tetikleyerek ekosistemin dolayısıyla tüm canlıların ekolojik kirliliğe maruz kalmasıyla sonuçlanabilir. Bu noktada kadınların biyolojik yapısının kimyasal maddeler karşısında daha kırılgan olma ihtimalinin yüksekliği söz konusu.

Bu sorunu 2006 yılında makalesinde tartışan Maureen Butter da ekolojik risk teşkil eden kimyasal kirlilik ve bulaşıcı hastalıklar karşısında kadınların erkeklere göre daha farklı etkilendiğine işaret ediyor. [1] Bununla birlikte araştırmanın en önemli çıktısı, kadınların doğurganlık özellikleri gereği hormonal bezlerin farklılığı olduğu kadar otoimmun de denen bağışıklık sisteminin erkeklere göre daha zayıf olması nedeniyle dahili maruziyetlerin daha yoğun komplikasyonlara yol açması.

2014 yılında Frontiers’da yayımlanan araştırma da otoimmun hastalıkların kadınlarda daha çok görüldüğünü ortaya koyuyor.[2] Butter’ın makalesinde üzerinde durduğu bir diğer bir konu ise kadınların kimyasal maddelerden erkeklere göre yüksek oranda etkilenmesine karşın meselenin hafife alınması nedeniyle sağlık politikalarında kadınların lehine bir revizyonun yapılmaması.  Kimyasal etkinin ırk, yaş ve cinsiyete göre yol açacağı mağduriyetin farklı olduğu bilinse de bilimsel araştırmalarda genellikle erkek işçilerin maruziyetleri baz alınıyor hatta, aynı işyerinde çalışan hamilelik çağındaki kadınların bile daha ağır bir mağduriyet yaşama ihtimalleri  dikkate alınmıyor.

Bu konuda bir diğer örnek de daha önce bir yazımda  değindiğim üzere aynı doz radyasyon maruziyeti karşısında yetişkin erkeklere göre yetişkin kadınların %50 daha fazla, erkek çocuklarının 5 kat, kız çocuklarının ise 10 kat daha fazla kanser ve türevi hastalıklara yakalanması gösterilebilir. Zira bilimsel gerçek insan cinsi ve yaşına göre farklı komplikasyonların oluştuğunu söylerken radyasyon sınır dozlarının belirlenmesinde her hangi bir kademelenmeden eser yok.

Nitekim Çernobil nükleer felaketinin ardından radyasyon üst sınır dozlarının dünya genelinde yıllık 44 Milisievert’ten 1 Milisievert’e  indirilmesi ve bugün hala bu sınırın geçerli olması açıkça cins, yaş ve ırka göre farklılığın gözetilmediğinin ispatı. Kadın-erkek ve çocuk arasında radyasyonun mağduriyeti farklı düzeyde yaşanırken “kim için” ve “neye göre” sorularını cevaplamaktan uzak olan radyasyon dünya standardının bağımsız bilim insanlarının ısrarla “düşük doz radyasyon yoktur, diğer bir ifadeyle düşük görünen radyasyon da sağlık için risklidir”uyarısıyla birlikte düşünüldüğünde ezbere konduğu anlaşılıyor.

İklim değişikliği şartlarında genel mağduriyetlerin artacağı savına geri dönersek feminist hareketin yıllardır mücadele ettiği bu sistemin kadın ve çocukların daha dezavantajlı konumda olmasına karşın eşitsiz mağduriyetten korunmaları için herhangi bir prosedürel düzenlemenin dahi yapılmaması oldukça düşündürücü. Hayatın her alanını kesen iklim değişikliğinin etkilerinden korunmak için, dahası korunma gerektirmeyecek özgür ve güvenli yaşanabilir bir dünyaya doğru dönüşümün başlaması için sosyal, politik, ekonomik müdahalelere karşı direniş örgütleyen feminist hareketin dinamizmine ihtiyaç var. Bir Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü daha kutlarken feminist hareketin iklim hareketi içindeki memnuniyetsizlerin birliğine can suyu olması dileğiyle.

***

[1] Maureen E. Butter, Are Women More Vulnerable to Environmental Pollution?  J. Hum. Ecol., 20(3): 221-226 (2006)

[2] Frontiers in Neuroendocrinology Gender differences in autoimmune disease 35 (2014) 347–369 

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

Kategori: Hafta Sonu