Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul depremi denen hayaletle nasıl mücadele edilebilir?

Bu defa bu da oldu. Afet yardım çalışmaları bir halkla ilişkiler operasyonuna dönüştürüldü. Mesaj şuydu: “Devletimizin deprem karşısındaki performansı muazzamdı, hep birlikte alkışlıyoruz!” Bütün kanallarda, basında  devletin depremin yaralarını sarmaktaki mahareti, hayatta kalanlara, mağdurlara nasıl yardım etmek için uğraştığını göstermek için abartılı bir kampanya başlatıldı.

Bununla da kalınmadı. “Sosyal medyadaki provokatif paylaşımlar” bahane edilerek 50 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. Dahası televizyon kanallarına, basına gözdağı verildi. Afet güvenliği, hazırlığı konusunda eleştiri getirenlere “halkın duygularını istismar eden provakatörler” dendi.  “Biz buradan nasıl fırsat devşiririz diyerek karalama kampanyası yapıyorlar” diye eklendi.

‘Mutlu olmamak suçu’

“Yaralar sarılıyor, devlet gereken herşeyi yapıyor denecek, mutluluk haberleri verilecek, eleştiri olmayacak…” Peki ama böyle bir kampanyaya neden ihtiyaç duyuldu? Mutlu olmamak neden suça dönüştürüldü?

Bu soruyu cevaplandırmak için zannedersem bu kampanyanın neyi bastırmaya çalıştığına bakmak gerekir. “Nerede deprem olacağı belli(ydi). Fayların kırılmış ve kırılmamış yerlerini biliyoruz. Elazığ’da (Sivrice’de) bir deprem olacağını söylemiş ve sorumluları önlem almaya çağırmıştık”gibi sözler söylendi.  Naci Görür gibi bilim insanları her zaman olduğu gibi açıklamalar yaptılar. Ayrıca her zaman işaret ettikleri gibi, bugünkü kentsel dönüşüm modelinin riskleri engellemeye dönük, afet sonrası çalışmaların da önemli ancak yeterli olmadığına işaret ettiler. “Arama kurtarma iyi, ama önlem yok, yaraları sarmakla bu sorun çözülmez” cümlelerini duyduk.

Bu açıklamalarla birlikte sosyal medya sallandı. Bunun üzerine Erdoğan havalimanında şaşırtıcı bir açıklama yaptı. “Depremleri engellemek mümkün değil, dünyanın hiç bir yerinde böyle bir şey yok” dedi. Oysa bilim insanları elbette ki böyle bir şey söylememişti. Bir yanlış anlama mı olmuştu? Olmadıysa bu sözler ne anlama geliyordu?  Büyük ihtimalle gerekli olan her şeyin yapıldığına -ve neyin gerekli olduğunu da kendisi bildiğine- göre yaşananların depremin fıtratında olduğuna, değiştirmenin mümkün olmadığına.

İstanbul Depremi’nin hayaleti siyasetin üzerinde dolaşıyor

Bu sözlerin neden söylendiğini ya da neyi bastırmayı amaçladığını tahmin etmek zor değil.

İstanbul Depremi ürkütücü bir hayal. Unutmayı, bilmemeyi gerektiriyor. Bu yüzden hatırlatılmasından ürkülüyor, nefret ediliyor. Bu travmatik olan şey, yani gerçeklik, bastırılmış bir şekilde bilinçdışında duruyor. İktidar, onun her depremde ortaya çıkma girişimini bastıramadığı takdirde dizginleri kaybedeceğini biliyor ve panikliyor. “İstanbul Depremi” denen hayaletten fena halde ürkülüyor. Bu durumda da yöneticiler fantezi dünyasında yaşıyor. Fazlasıyla patolojik bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesin.

Çünkü bu hayalet yönetimin boşluklarını, zayıf noktalarını  gösterdiği kadar, kendisini yeniden düzenlemek zorunda bırakacağı; gücünü aldığı politikaları, varlık biçimini değiştirmek, sorgulamak zorunda kalacağı eylemselliklere işaret ediyor.  Otorite tutarlığını korumak, ideolojisini sürdürebilmek için onu bastırmak zorunda. Afetle kurulan bu ilişki biçimi -tersini söylüyormuş gibi yapsa da- unutmayı dayatıyor, zorunlu kılıyor: Yaşamımızı sürdürmek için unutmak zorundayız, onun gerçekliği bizi rahatsız eden bir dürtü olarak bastırılıyor.

Hayalet ise herkesi dürten, hayatta kaldığı her anı cehenneme, işkenceye çevirebilecek bu gerçekliğin bastırılmış hali. Bastırıldıkça daha da ürkütücü hali. Bu nedenle burada bir iyileşme ihtimali yok.

Tıpkı ölümle karşılaşma şeklinde olduğu gibi “bu sindirilemeyen şey”  simgesel dünyamızın dışında kalıyor. Bilinçdışına itiliyor, bastırılıyor. Ancak her depremde zihnimizde yeniden beliriyor. Tıpkı Azrail gibi uğursuz bir sesle kulaklara başımıza neler geleceğini fısıldıyor.

İstanbul’daki deprem Elazığ’daki gibi olmayacak. İstanbul’da yapıların yüzde 60’nın sağlıksız oldukları biliniyor. Depremde 100.000 yapının yıkılacağından söz ediliyor. Belki 300.000 ölü… Çöken binaların altında kalan insanlara yardım eli uzanamayacak. Betonların altında ezilmek ani bir ölüm olabilir. Hayatta kalanların da ölenlerden beter bir felaket yaşayacaklarını tahmin etmek zor değil. Bu kişiler, çok daha küçük boyutlu olan 99 Körfez Depremi’nde olduğu gibi, karşılarında devlet falan bulamayacaklar. Eğer bugün sergilendiği gibi devletin yöneticilerini yalnızca hayatta kalanlar ilgilendiriyorsa onlar devleti, devlet de onları bulamayacak. Su, yiyecek, sağlık hizmetleri… bunlar olmayacak. Hayatta kalanların salgın hastalıklar, vahşet, ölümden beter tanıklıkları olacak.

Bu nedenle afet öncesindeki bilinçdışına bastırma çabası bir faz kaymasıyla genellikle sonrasında gerçekleşiyor.

Hayaletler hayaletlerle mücadele edemezler

Bu hayaletle nasıl baş edilebilir? Elbette ki korkmak ve onu bilinçdışına itmek bir çözüm değil. Erdoğan’ın dediği gibi depremi engellemek mümkün değil, ama yapılması gereken şeyler var. Bugünkü bastırma rejimi zihinleri felç ediyor, yönetimleri çalışmaz hale getiriyor. Uzmanların işaret ettikleri gibi İstanbul gibi ekonomik güce, imkanlara sahip bir şehrin yapı stoğunun yüzde 60’ı güvenli değil.

Bu ürkütücü durum, bütün yönetimlerin işbirliği içinde çözmeleri gereken hayati bir sorun. Kentsel dönüşüm uygulamalarında görüldüğü gibi rant makasının yüksek olduğu yerlerde, sağlam zemin üzerinde ve değerli yapı kapitalini spekülatif amaçlarla yıkmak yerine çürük yapıların olduğu yerlere yönelmek gerekli. Bu da yalnızca piyasa mekanizmaları ile gerçekleştirilemez. Bunun için kamuya, yani piyasaya teslim olmayan bir modele ihtiyaç var. Türkiye’nin yasakçı, ayrımcı mekan pratiklerinin, şehircilik deneyimlerinin bir sonucu. Bu sorunun merkeziyetçi, çatışmacı ulus-devlet rejiminin kalıpları içinde çözülmesi mümkün değil. Sorunu çözmek için atılacak adımlardan ilki her türlü otoriter söylemin bir şeyleri bastırmakta olduğunu fark etmek. Bu nedenle dediğim gibi, bu temsilin neyi gösterirmiş gibi yaparken neyi bastırdıklarını anlamaya çalışmak da önemli.

Peki bu gerçeklik rejiminin değişmesi yalnızca politik rejimin değişmesine mi bağlı? Bu politik rejim sembolik iktidarın diğer tarafının kendisine sağladığı motivasyonla inşa edildiğini düşünürsek, bilim rejiminin de değişmesi zorunlu.

Şehirler planlanamıyor

Türkiye’de şehirler planlanamıyor. O zaman üniversitelerde daha çok şehir planlama bölümü açılsın. Çözüm bu mu? İstanbul’da binalarda mimarlık mühendislik yok. O zaman bu bölümlere daha çok öğrenci alınsın. Riskli binalar var. Öyleyse çürük yapılar tespit edilsin, yıkılsın. Hiç bir sorun bu kadar yalın olamaz. Şehir sanki mühendislik karşısında metafizik bir durum gibi gözüküyor. Bu karşıtlık da aldatıcı.

İyileşmeyi sağlayacak olanın, çözümün bu kadar basit olmadığı söylenebilir. Hakikatin temsili ile hatanın temsilinin karşıt gibi gözükseler de ilişkili olduğunu kabul etmek gerekir. Temsiller arasında ve hakikatle  ilişki kurmaya çalışmak, ancak hataların bastırılmamasıyla mümkün olabilir.  Bu açıdan bakıldığında üniversitelerin işaretsizleştirici, ayrım üretici 19. yüzyılın totaliter modernleşmesinin ideolojik pratiklerini değiştirmesi ve güncel üniversite kavramına yaklaşmaları gerekir. Örneğin bugünkü otoriter popülist iktidar bloğunun bağımlı bir kurumu haline gelen, yasaklarla işleyen şehir planlama, koruma, akılcılaştırma rejiminde köklü bir değişim gerekir. Gerçeklikle doğrudan temas imkansız olduğuna göre, plancılar, mühendisler, akılcılaştırma işlevine sahip olan kurumlar bu ilişkiyi kendilerini merkeze alarak değil, onun bir kurgu olduğunu fark ederek kurmak zorunda. Gerçekliğin bir hayalete dönüşmesi, bilinçdışında kalmasını değil, temas etmesini sağlamaktır. Bilimin işlevi budur.

İstanbul Depremi rejimin yeniden yapılanmasına yol açacak

Şehirler, yerleşim alanları bildiğimiz disipliner planlama metodları ile temsil edilemeyen varlıklardır. Onların nasıl olmaları gerektiğini bildiğinizi zannedebilirsiniz. Ama onları eşya, nesneler gibi tasarlamanın imkanı yoktur. Bu;  yanlış anlaşılmasın, bilginin şehirle temas etmekten muaf olması anlamına gelmez. Sınırsız bir sorumlulukla, o anı yaşıyormuş gibi bilmeye çalışmasına yol açar.

Şunu yapmak bile önemli: 99 Depremi’nden sonra ne oldu, ortaya çıkan gelişmelerle bugün yapılanlar arasındaki temel farklar nelerdir, en başta bunları her alanda karşılaştırmalı olarak incelemek, tartışmak gerekiyor. Depremden bir süre sonra gerçekleştirilen eylemliliklerle katılımın sektörel temsille sınırlı olduğu modele tekrar geri dönülüyor. Planlama süreçlerine, kamu faaliyetlerine kimler katılabiliyor? Kamu çalışanları, kamu gücünü kullananlar, bir de plan proje yapan piyasa aktörleri, sektör temsilcileri…  Katılım alanı kendiliğinden kamu ve piyasa aktörleriyle kapatılmış durumda. Hangi konuyu ele alırsanız, alın katılım modeli sektörel temsile dayanıyor.  Peki sivil toplumun katılımı nasıl olacak?  Yoksul insanlar kolonları patlamış, taşıyıcıları kaldırılmış evlerde oturuyor. Kamu imkanları olmayan insanlar yıllarca çalıştılar. Bir dolu gelişme yaşandı, bir dolu insanın hayatı kurtuldu. Planlar hazırlanırken temas kurmamak, kuralları yasaklara dönüştürmek, kamunun kural koyma vasfını yok ediyor, kaynakları, imkanları çöpe dönüştürüyor.

İstanbul Depremi çok belli ki, bu ülkede rejimin yeniden yapılanmasına yol açacak. Ancak bu yeniden yapılanma için depremin gerçekleşmesi gerekmiyor. Bu depremden önce olabilir, ama sonra olması daha muhtemel. İlkini tercih etmenin mümkün olduğunu ve herkese umut verdiğini defalarca kendi gözlerimle gördüm.

 

Kategori: Hafta Sonu