ManşetTarım-GıdaTürkiye

Bu Şef, Suriyeli mültecilerin yardımıyla iklim değişikliğine karşı mücadele veriyor

Fotoğraf: Yaşayan Toprak, Yerel Tohum

Yeşil Gazete için çeviren: Hande Yetkin

Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan şehirlerden birinde, Mardin’de, Şef Ebru Baybara Demir ofisinin penceresinden Yukarı Mezopotamya‘nın kurak ovalarını kaplayan ufkun ötesine, yalnızca 32 kilometre ötedeki Suriye sınırına uzanan altın-yeşil renkli düzlüğe doğru bakıyor.

“Burası tarımın – ve gastronominin – doğduğu yer,” diyerek anlatmaya başlıyor Demir. Kendisi Mardin’de büyümüş, ayrıca yerel ve geleneksel lezzetleriyle ünlü Cercis Murat Konağı‘nın sahibi.

Buğday, mercimek, nohut ve diğer mahsuller avcı-toplayıcı dönemden küreselleşmeye değin yaklaşık 10.000 yıldan beri bu topraklarda hasat ediliyor. Türkiye, bugün nüfusunun %20’den fazlasının istihdam edildiği ziraat sektörüyle dünyanın yedinci en büyük tarım üreticisi pozisyonunda.

Fakat durum Mardin’deki çiftçiler için pek de iç açıcı değil. Demir, iklim değişikliğinden ötürü insanların artık çiftçilik yaparak geçinemediklerini, dolayısıyla bölgeyi terk ettikleri değerlendirmesinde bulunuyor:

“Hasat mevsimine doğru baş gösteren olağandışı aşırı yağışlar 2018’de hasat edilen mercimeğin ve buğdayın %60’ını yok etmişken, bölgenin yeraltı su seviyesi de geçtiğimiz iki yüzyıl içinde artış gösteren kuraklığa bağlı olarak düşüyor. Aynı zamanda Türkiye’nin tarım politikası çiftçileri toprak kaybına neden olan kimyasal gübrelere, enerji yoğun sulama uygulamalarına ve pahalı ticari tohuma bağımlı hale getiriyor.”

Konuşmasına şu sözlerle devam ediyor: “Ben bir şefim ve önümüzdeki on yıl boyunca mesleğime devam etmek istiyorsam gıdanın sürdürülebilir olması gerektiğini fark ettim.”

Demir’e göre çözüm büyük olasılıkla bölgenin köklü tarım geçmişinde ve küçük ölçekli tarım üreticilerinin geleneksel bilgilerinde yatıyor. Bu düşüncesi de onun yerli Türkiyeli kadınlarına ve bölgede yaşayan Suriyeli mültecilere geçim kaynağı sağlayan sayısız sosyal girişimcilik projelerinden biriyle, “Yaşayan Toprak, Yerel Tohum” girişimiyle sonuçlanıyor. Proje, geçmişin izlerini sürerek geçim kaynağı oluşturmanın yanı sıra, Türkiye’de -ve ötesinde- iklim değişikliğine direnebilen tarıma da katkıda bulunuyor.

Yerel tohumun yeniden keşfi

“Tarım, ürünün kalitesini ve miktarını etkileyen iklim değişikliğine karşı en hassas sektörlerden biri olmakla birlikte, mahsullerde çeşitliliğe yönelmek dayanıklılığın artırılmasına yardımcı olabilir.” Böyle diyor, iklim değişikliğinin tarımsal haşerelerin çeşitliliğini ve aktivitesini arttırdığını ifade eden Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatı (FAO) Başkan Yardımcısı Ekrem Yazıcı: “Eğer mono kültür yöntemiyle tarım faaliyeti yaptığınız araziye bir haşere dadanırsa tüm mahsulünüzü kaybedersiniz, bu da çiftçi aileleri için felaketle sonuçlanır. Bitkisel çeşitliliğin mevcut olduğu ekolojik olarak daha karma bir sistem haşerelere, hastalık ve kuraklığa karşı daha dayanıklı olacaktır; ancak küresel tarım giden homojenleşmekte.” 

Yazıcı, insanlık tarihine bakıldığında geçmişte 6.000 farklı ürün ekildiğini; ancak günümüzde üretimin %60’ından fazlasının ağırlıklı olarak yalnızca dokuz çeşit bitkiye dayandığını belirtiyor.

Kadınlardan oluşan küçük bir ziraat mühendisi ekibiyle çalışan Demir, aynı adı taşıyan şehri çevreleyen Mardin bölgesinde dolaşarak Mezopotamya’nın bazı yerel tohumlarını yeniden keşfediyor.

Demir’in projesinde çalışan ziraat teknikeri Rengin Amak Yılmaz, hasadın hala geleneksel yöntemlerle sürdürüldüğü, şehir merkezinden uzak, ulaşım açısından zorlayıcı ve kısıtlı iletişim imkanına sahip yaklaşık 60 köyü ziyaret ettiklerini anlatıyor:

“İnsanlar bizi evlerine davet ettiler ve atalarından yapay gübreler yerine hayvan gübresi kullanarak ve sulama yapmadan yerel tohum yetiştirmeyi nasıl öğrendiklerini anlattılar.”

Köylere gerçekleştirilen bu ziyaretlerde öncelikli olarak -yarısı Türk, yarısı Suriyeli olmak üzere- 70 kadından oluşan topluluğa beş tür yerel buğdayı “Yaşayan Toprak, Yerel Tohum” projesi kapsamında sürdürülebilir yöntemlerle ekip biçmeleri öğretiliyor.

“Suriyeli kadınları eğitmeye başladığımızda, onların bize öğretecekleri daha fazla şey olduğunu fark ettik” diyen Demir şunları kaydediyor: “Suriye’de tarım Türkiye’deki kadar gelişmiş vaziyette değil, dolayısıyla şu an oldukça önemli hale gelen eski yöntemleri kullanıyorlar.”

Türkiye, yaklaşık %70’i kadın ve çocuktan oluşan savaş mağduru 3.5 milyondan fazla Suriyeliye ev sahipliği yapıyor, mültecilerin 100.000 kadarı Mardin’de yaşamını sürdürmekte. Bölgenin nüfusu yalnızca 800.000 olmakla beraber, yüksek seviyede işsizlik problemi de söz konusu.

Demir, üretim gerçekleştiremedikleri bir bölgeyi anımsıyor ve Suriyeli bir kadının o alandaki toprağı nasıl daha verimli hale getirebileceklerini anlattığını söylüyor. 66 yaşındaki Şemse, buğday ekmeden önce toprağın bir sezon nadasa bırakılması gerektiğini, sonrasında çorak toprağa nitrojen salan nohut ekilmesi gerektiğini anlatmış. Ayrıca ekibe su tutucuların yapımını da göstermiş. Şemse’nin anlattıkları doğrultusunda su ile doldurulan yoğurt kapları toprağın yüzeyindeki boşluklara yerleştiriliyor ve etraflarına buğday tohumları serpiştiriliyor, böylece ürünler için zararlı olan böcekler alana çekilip yok edilebiliyor.

Üretimi arttırmak için gereken araziyi bulmak da bir başka zorluk. Yerel çiftçiler ilk etapta halihazırda kullandıkları melez tohumların dönüm başına iki kat daha fazla verim sağlıyor olmasından ötürü Demir’le ortak çalışma konusunda isteksizlermiş. “Melez tohumlar her sene satın almayı; bunun yanı sıra su, elektrik, böcek ilacı ve gübrelemeyi gerektiriyor. Tüm bunlara ödeme yapan çiftçiler esasen çok daha az kazanç elde ediyorlar. Başarılı olduğumuzu gördüklerinde yerel tohum kullanmanın mantıklı olduğunu fark ettiler” diye süreci aktarıyor Demir.

Ticari tarımla uğraşan beş çiftçiye ait 1 hektarlık araziye, 70 kadının atalık bir buğday çeşidi olan sorgülü ekmesiyle başlayan proje, yalnızca iki sene içerisinde ticari üretim yapan 16 çiftçiye ait 65 hektarlık alana yayıldı ve 350 kadın çalışanı istihdam edecek kadar gelişim gösterdi. Geçtiğimiz haziran ayında yapılan hasat, yerel tohum stokunu artırmayı sürdürmek üzere yeniden ekilmesi planlanan 485 ton kadar buğday verdi. Demir, projenin Türkiye’nin başka bölgeleri ve küresel ölçekte uygulanabilir bir model olması temennisinde bulunuyor: “Bu birikim yalnızca bizim için değil, dünya genelinde tarımı daha sürdürülebilir bir formatta sürdürmeyi yeniden öğrenmesi gereken topluluklar için önem arz ediyor.”

Makalenin İngilizce Orijinali

 

 

Kategori: Manşet