Editörün SeçtikleriEkolojik YaşamManşet

‘Dikey Ormanlar’ kentlerin yeni geleceği olabilir mi?

Haber: Nebiye Arı

‘Dikey Orman’ı (Bosco Verticale) ilk duyduğumda zihnimde oluşan görüntü, plazaların balkonlarındaki saksı ağaçları oldu, ama bundan çok daha fazlası olduğunu kısa sürede anladım. Kentlerde nüfus artıyor, kalabalıklaşıyor ve barınma ihtiyacını sağlamak için devamlı olarak dikey şekilde büyümeye devam ediyor. Tahminlere göre 2030’a kadar küresel nüfusun %60’ından fazlası kentlerde yaşayacak. Kentlerin nüfusu ve bina sayısı arttıkça da insanların hem doğa ve yeşil arayışı hem de ona verdiği zarar zıt yönlere doğru artıyor.

İlk kez İtalyan mimar Stefano Boeri imzasıyla 2014’te Milano’da inşa edilen 112 ve 80 metre yüksekliğindeki iki binaya ‘Dikey Orman’ adı verildi. Boeri ve ekibi ‘yeşillendirilmiş binalar’ anlamına gelen dikey ormanların bulunduğu alanda hava kirliliğini azaltacağı ve kuşlarla böcekler için bir yuva olacağı iddiasındaydı.

Mimar Boeri, fikrinin kullanım hakkını satın almayı tercih etmedi, verdiği röportajlarda başkalarının da dikey ormanlar inşa etmelerinin kendisini mutlu edeceğini beyan etti. İtalya, Çin, İsviçre’nin Lozan kenti, Hollanda, Brüksel, Tayvan ve Mısır’da denenen dikey orman projeleri sonunda Türkiye’ye de ulaştı. Çin’in Liuzhou kentinde inşa edilen ve 30 bin kişiye ev sahipliği yapacak “Dikey Orman Kenti” projesinin bu yıl sonunda bitmesi planlanıyor. Proje bittiğinde, yeşillendirilmiş binaların etkilerinin ilk kez tam anlamıyla incelenebileceği bir alan oluşturulmuş olacak.

Vertical Forest City projesi, Çin/Liuzhou.

Camdaki kertenkeleler…

Peki dikey ormanlar gerçekten çevre dostu bir “kurtuluş projesi” mi, yoksa gayrimenkul pazarlamanın daha estetik bir yolu mu? Bu soruları İstanbul Ticaret Üniversitesi, Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Öğretim Görevlisi Dr. Gökçer Okumuş ve İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesi Öğretim Görevlisi, Orman Yüksek Mühendisi, Doç. Dr. Cihan Erdönmez ile konuştuk.

Gökçer Okumuş’a göre, dikey ormanlar, yeşil, ekolojik, sürdürülebilir bir mimari arayışa ilişkin çözüm önerilerinden biri:

“Kentlerde nüfus arttıkça yatay olarak çok fazla genişlemek istemiyoruz. Kırsal alanlara nazaran kent nüfusunun artışı 2010’dan itibaren yüzde 50’nin üzerine çıkmış durumda. 2050’lere gelindiğinde bu oran yüzde 70’leri bulacak. Yani  kentsel alanlar, aynı zamanda  bu ekolojik katastrofinin çözüm alanları olacak. Biz kentlerde yaşayacağız ve bu çevresel sorunları da buralarda çözmemiz gerekiyor. Yeşille bütünleşmiş yatay mimari örnekleriyle öngörülen çözümler, artan nüfusu karşılamak için daha fazla açık alana, dolayısıyla tarım alanlarına yayılmayı gerektiriyor. Buna karşılık, yapıları yükseltmek ve yoğunluğu azaltmak gibi daha noktasal yaklaşımlarla, kat sayısını artırarak çözüm üretme yaklaşımlarından biri de dikey orman.”

Dr. Gökçer Okumuş.

Dikey orman yaklaşımının temelinde; “Yeşil alan için yatay açıklıklar bırakırken aynı zamanda karbon emisyonunu azaltabilmek, hatta sıfır karbon yerleşimler yaratabilmek için ihtiyaç duyulan “yeşil”i dikeyde de artırabiliriz”  anlayışının bulunduğunu anlatıyor Okumuş. Ancak soruları da hemen sıralıyor: “Ama en büyük dezavantaj, o ağaçları yapının üzerine çıkardığında onların yaşamlarını sağlayabilmek, sürdürebilmekte ortaya çıkıyor. Proje yanlıları, ‘20. kattaki ağaç grubunun o bölgedeki biyoçeşitliliği de arttıracağını’ söylüyorlar. Bu ne kadar gerçekçi? Binanın içinde yaşayan insanlar camlarında kertenkeleleri görünce ya da kuşlar sürekli oradayken rahat edecekler mi etmeyecekler mi? Kullanıcı memnuniyeti henüz ölçülmemiş bir fikir.”

‘Bir kent büyürken etrafında ne varsa ondan bir şeyler çalar’

“Bir kent büyürken etrafında ne varsa ondan bir şeyler çalar. Orman varsa ormandan, otlak varsa otlaktan, tarım alanı varsa tarım alanından ve hatta deniz varsa denizden” diye konuşan Cihan Erdönmez ise kentlerin bu bağlamda dikey olarak büyümesinin bir çözüm olabileceği kanısında.

Doç. Dr. Cihan Erdoğdu.

Bu binalarda dikilecek ve yaşayacak olan her bitkinin hem havadaki oksijen miktarını artırmak, hem de sera gazlarının en başta geleni olan karbondioksit’i azaltmak açısından yararlı olabileceğini anlatıyor:

“Bu binalardaki bitkilerin yararları bunlarla da sınırlı değil. Havadaki nem oranını artırmak, bazı kuş ve böcek türleri için yaşam ortamı oluşturmak yoluyla biyolojik çeşitliliğe katkı yapmak, son derece çirkin görünen yüksek binaların estetik açıdan biraz daha kabullenilebilir duruma gelmesini sağlamak, bitkilerin yarattığı mikro klima etkisi nedeniyle kışın daha az ısınma ve yazın da daha az serinleme amaçlı enerji tüketimi sonucunu doğurmak gibi başkaca yararlarından da bahsedebiliriz.”

Ancak Erdönmez’in fikrin temeline ilişkin eleştirileri de var. Bir binaya ‘orman’ isminin ‘böyle kolayca verilmesine karşı çıkan Erdönmez, ormanın sadece birkaç hayvan ve bitkiden oluşmadığını ve canlılarla birlikte toprak, su ve mikroorganizmalardan meydana gelen bir ekosistem olduğunu hatırlatıyor:

‘İki hafta sulamayın bakalım, ne olacak?’

“Ormanı orman yapan, bu ekosistemi kendi haline bıraktığımızda milyonlarca yıl boyunca varlığını sürdürebilecek denge ve enerjiyi bünyesinde barındırması. Dikey orman denilen bu binaları kendi haline bırakın; diyelim ki iki hafta bitkileri sulamayın, bakalım ne olacak? Ayrıca, bu tuhaf binalara “orman” adının verilmesi, gerçek ormanlardan iyice kopmuş bulunan büyük kentlerde izole bir şekilde yetişen yeni nesillerde, ormanın böyle bir şey olduğu gibi yanlış bir algının oluşmasına yol açmayacak mı dersiniz?”

Erdönmez ayrıca, ormanların iktidarlar tarafından yok edildiği ve yetkililerce ‘yerine daha fazla ağaç diktik’ gibi açıklamaların yapıldığı bir ortamda, dikey ormanların da aynı mantıkla kullanılabileceğinden bahsediyor. Bu akıl yürütmenin gerçek ormanlar için bir tehdit olduğunu unutmamak gerektiğini de ekliyor.

Bosso Verticale – Paolo Rosselli.

‘Binalarda saksılar oluşturup bitkileri dikmek işin kolay kısmı’

Bizler doğada bitkilerin nasıl hayatta kaldıklarıyla pek ilgilenmeyiz. Yahut bizler doğada yaşamayı başaran bitkileri bilir, bir şekilde elenip gidenleri çok da dikkate almayız. Oysa toprağa düşen bitki tohumlarının çok büyük bir çoğunluğu çimlenme şansı bile bulamazken, çimlenip fidan haline gelenlerin çok büyük bir bölümü de vahşi rekabette altta kalır ve ölürler. Bitkiler yaşamak için toprağa, ışığa, suya ihtiyaç duyarlar. Kendi doğal koşullarında yetişmeyen bitkiler ise sağlıklı olabilmek için gübrelenmek, böcek ve mantar zararlarına karşı ilaçlanmak isterler. Dikey orman denilen binalarda saksılar oluşturup bitkileri dikmek işin kolay kısmıdır. Sulama ve gübreleme çözümleri, sulama için harcanacak suyun temin yöntemi, gübre ve ilaçlardaki kimyasalların sağlık üzerindeki etkileri, ideal boyutların dışına çıkan bitkilerin budanması, ölen bitkilerin yerlerine yenilerinin dikilmesi gibi pek çok bütünleşik sorunun nasıl çözülebileceğini ilişkin yanıtları bu aşamada bilemiyoruz. ‘Dikey orman’ denilen oluşum, bu sorunların kalıcı olarak ortaya çıkıp sürdürülebilirlik sorunları yaratacağı yaşa henüz gelmedi. Tabir yerindeyse henüz cicim aylarını yaşıyor. O nedenle biraz daha bekleyip görmekte yarar var.”

The Hawthorn Tower – Utrech/Hollanda.

Sürekli bir yenisiyle karşılaştığımız bu ‘tower’ ya da kulelerin kentin tarihine, dokusuna, ruhuna, kültürüne, doğasına karşı bir ‘tavır’ koyduğunu da unutmamak gerektiğine dair de uyarıyor Erdönmez: “Son zamanlarda mimarlar bu ürkütücü binaları biraz daha hoş göstermek için arayış içerisine girdiler. Yüksekliklerine ek olarak çoğunlukla cam kaplı dış cepheleri ile bu dünyayla hiç ilgisi olmayan, uzaydan yere düşüp saplandığı yerde kalmış bir nesne gibi görünen bu yapılara isim vermekte bile zorlanan ve “tower” ile “kule” arasında gidip gelen çağımız kültürü, heybesinden yeni bir sürpriz çıkarıp “dikey orman”ları armağan etti şimdi de bizlere”

Dr. Gökçer Okumuş da özellikle sürdürülebilirlik konusunda şüphelerini dile getiriyor. Her ağacın yetişebileceği bir yükseklik olduğunu, dağ zemininde yetişen bir ağacın 20’nci katta da yetişebileceğini belirten Okumuş şunları söylüyor: “Ama burada yapısal sorunlar devreye giriyor. O döşemenin kalınlığının artması gerekiyor, çünkü içine toprak dolduracaksınız. Toprak, yetişmiş ağaçlar için zaruri. Ağaçların ağırlığını taşıyabilecek bir taşıyıcı sistem gerekiyor. Bunlar da maliyeti çok fazla arttıran şeyler. Yani bu kadar maliyeti bir yapıya gömmek yerine, kentin çeperindeki ormansızlaştırılmış alanları, yeniden oluşturarak karbon emisyonlarını azaltma ya da karbonu hapsetme yaklaşımı ile bir çözüm bulunması daha mantıklı olur gibi geliyor. Bunlar,  daha çok planlama ve üst ölçekli bir yaklaşımla çözülebilecek bir şey. Ama mimarlar kendi parsellerinde, ellerindeki alanda örnek olsun diye bu tip çözüm önerileri geliştiriyorlar.”

‘Bu ormanın genişleme şansı yok, aslında saksıdan ibaret’

Dikey ormanların kente nefes aldıracağı iddialarına da katılmayan Okumuş, bu binaların aslında daha çok yapılaşmış alana sebep olacağını düşünüyor:

Standart bir yüksek yapı döşeme kalınlığı eşyaları ve insanları taşıyacak şekilde inşa edildiği için siz ona ağırlığı fazla olan ağaçları ve toprağı da eklediğinizde bu kalınlığı 2-3 katına çıkarmanız lazım. Böylece yapıları daha yüksek bir şekilde inşa etmeniz gerekecek. Yani ağaçları yukarılarda yaşatalım ve daha fazla ağaç kentin içerisinde yer alsın diye daha fazla yapılaşmış alan üreteceğiz aslında. Bu ormanın genişleme şansı da yok, aslında saksıdan ibaret. Binalara zarar verebilir, binaların üstünde oldukları için bakımları da çok zor olacak. Bu ağaçlara bakan, budamak için çıkan insanlar açısından yaralanmalara ve ölümlü kazalara da sebebiyet verebilir de. Ağaç kendisi de kırılabilir, aşağıya düşebilir, her şey olabilir. Heykel, sanat ve mimari prototip açısından baktığımızda, her şeyin denenmesi açısından bakılabilir. Denenecek ve görülecek.”

Türkiye’de uygulanması gerçekçi değil!

Dr. Okumuş’a göre, henüz Türkiye’de kentler için başka çözüm yolları bulunabilecek zaman varken, maliyeti yüksek dikey ormanları en son seçenek olarak düşünmeliyiz: Ama mesela bütün dünya Hong Kong gibi yoğun bir yapıya sahip olursa o zaman dikey ormanlar bir çözüm olarak konuşulabilir. Dikey ormanların tartışılması güzel bir başlangıç, belki yapısal değişiklikler de olacak zamanla. Şimdi topraksız bitkiler yetiştirilebiliyor, belki gelecekte topraksız ağaçlar da yetiştirilebilecek. Yani işin bir sürü boyutu var. Geçtiğimiz 10 yılı ve gelecek 10 yılı düşündüğümüz zaman dikey ormanlar bir çözüm gibi gelmiyor. Türkiye’de uygulamamız da ekonomik sebeplerle çok gerçekçi gelmiyor bana. Büyük bir planlamanın sonucu ortaya çıkmış bir şey değil bu, birkaç apartmandan ibaret. Bir şehre nasıl bir etkisi olduğu ölçülemiyor. Bu bir kent planlama yaklaşımına dönüşecekse mümkün ama onu karşılayacak bir ekonomimiz yok. Bizde de Levent-Maslak civarında plazaların çok olduğu bölgede denenebilirdi, ancak bunların yapımı ve bakımı çok maliyetli olacaktır.”

 Türkiye’de ilk dikey orman projesi Greenox Urban Residence, Aycan&Feres İş Ortaklığı tarafından geliştirildi. Ama proje istenilen başarı ve ilgiyi görmemiş olacak ki sahibinden.com’da satılık ilanlarında bolca ilanla karşılaşıyoruz.

Türkiye’de yapılan ağaçlı plazalara dikey orman diyemeyeceğimizi söyleyen Dr. Okumuş, bunlara belki “ekolojik gökdelenler” denebileceğini belirterek sözlerini şöyle bitiriyor:

Yeşili yukarı taşımak, çatı-kat bahçeleri gibi kavramlar kullanılıyor bu yapılar için ama ülkemizde kat bahçeleri daha fazla imar hakkı elde edebilmek adına kullanılan şeylere dönmüş durumda. Gökdelenlerin daha fazla nüfusu, zeminde daha küçük bir alan kaplayarak barındırma özelliği açısından olumlu denebilecek etkisinden söz edilebilir. Böylece doğal alanlara daha az zarar verilmesinden bahsedilebilir ama sosyo-ekonomik planda da pek çok olumsuzluğu barındırıyor. Çok yüksek yapılar, insan yaşamına çok uygun değil, kapalı birer fanus içindesiniz. Dikey orman denemeleri o kapalı fanusu biraz kırmak adına denenebilir belki.”

 Türkiye’de “dikey ormanlar” tartışması, henüz iklim aktivistleri, akademisyen ve gazetecilerin tam anlamıyla gündemine girebilmiş değil. Ancak Boeri’nin projelerinin yayılma hızına da bakarak, yakın gelecekte konu daha fazla gündeme gelecek ve yeşillendirilmiş binaların olumlu/olumsuz etkileri üzerine tartışmalar da artarak sürecek gibi görünüyor.