Kültür-SanatManşet

Mit ve gerçekler arasında, toprağından sürgün bir sergi: Troya

Londra’daki British Museum’da sergilenen Troya: Mit ve Gerçekçilik sergisi, 8 Mart 2020 tarihine kadar arkeoloji meraklılarının ve “hikaye avcılarının” ziyaretini bekliyor. Sergi geçtiğimiz yıl, 21 Kasım 2019’da açıldı. Burada Tarih, Politika ve Eski Çağ Uygarlığı konusunda A Level yapan, 17 yaşındaki Deniz Ok, sergiyi Yeşil Gazete için değerlendirdi.

 ***

Troya: Mit ve Gerçekçilik sergisindeki (*) eserlerin sunumlarında sesten ışıklandırmaya, pano tasarım tekniklerinden video projeksiyona kadar multimedyanın her olanağından yararlanılmış; bu sayede gezeni hikayenin atmosferine dahil etmeyi başarıyor.

Hikayenin kahramanlık, aşk, nefret, kayıp, umut ve umutsuzluk gibi  evrensel temalarını taşıması, bu özelliği sayesinde yer ve zaman ayırmaksızın tüm insanlara sesleniyor oluşu kurgunun günümüze kadar taşınmasının anahtarı olmuş. Adından da anlaşılacağı gibi, sergide mit ve gerçeklik bir arada kurgulanıyor. Klasik sergileme yöntemlerinden farklı olarak hikayeyi değişik açılarıyla Orta Çağ romantizminden Rönesans alegorilerine, Aydınlanma Çağı’ndan yirminci yüzyıl toplumu ve politikalarına, günümüze kadar izliyoruz.

Sergi dört ana bölümde ele alınmış.

“Hikaye Anlatıcılığı” bölümünde Troya Savaşı efsanesini ilk kez yazılı hale getiren Homeros’dan söz ediliyor. Varlığı hakkında neredeyse hiçbir kanıt bulunmayan Homeros hakkında sanatçıların hayal gücüne dayalı tasvirleri yer alıyor.

Ardından “Troya Savaşı Miti”ne ve bu mitin “Karmaşa”, “Savaş”, “Düşüş” ve “Dönüş” başlıklı bölümlerine geçiliyor. Burada bazı tarihi eserlere yer veriliyor ve Troya efsanesinin tarih boyunca şairlere, oyun yazarlarına, sanatçılara ve zanaatkarlara ilham vermiş değişik anlatım ve kullanımları ile yeniden keşfedilmesi amaçlanıyor.

Serginin “Arkeolojik Troya” bölümünde Roma’nın düşüşünden sonra diğer Klasik Yunan yazarları gibi Homeros’un eserlerinin de tekrar ve tekrar işlendiği ve Rönesansla birlikte bu kitapların resmi eğitimin köşe taşları haline geldikleri belirtiliyor ve Troya’nın araştırılmasındaki en büyük motivasyonun bu olduğu söyleniyor.

Bu kısımda vurgulanması gereken önemli bir ayrıntı olarak; Heinrich Schliemann’ın yaptığı kazılar sonucunda 1870’te Antik Troya Kenti’ni bulduğunu bildirmesinden, en alt katmana ulaşmak için acele hareket ettiğinden, teorisini güçlendirmek için abartılı iddialarda bulunduğundan söz edilmiş ama bu kazıların özensiz yapıldığına ve aceleci yöntemlerle tüm katmanlara geri dönüşü olmayan zararlar verdiğine, gerekli izinlerin alınmadığına hakkında açılan davalara, Osmanlılara karşı gösterdiği tipik oryantalist tavırlara hiç değinilmemiş.

Ayrıca insan dünyanın değişik müzelerine dağılmış arkeolojik buluntuların sergilenmesine karşın, bugünkü arkeolojik kazılara gerektiği kadar yer verilmediğini de düşünmeden edemiyor.

Son bölümde ise Troya Savaşı’nı konu almış veya ondan esinlenmiş klasik, modern ve popüler kültür eserlerinin arasından yürüyerek sergiden ayrılıyorsunuz. 1957 de Avustralyalı sanatçı Sidney Nolan’ın Gelibolu Savaşı ile Troya Savaşı benzetmesini konu alan resmi ve Suriyeli göçmen kadınların 2016 da kendi hikayeleri ile Troya’yı ilişkilendirdikleri performanslarının videosu akıllarda yer ediyor.

Sergiden ayrıldıktan sonra hem bu başarılı sunumdan etkilenmiş hem de kafanızın karışmış olması mümkün. Hikaye Troya’da geçiyor, Troya Türkiye’de. Sergilenen eserler ise dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanmış, Türkiye’nin adı sadece haritalarda. Oysa Troya topraklarında artık modern ve nitelikli bir müze var. Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan’a katılmamak mümkün değil: “Troya’dan kaçırılan, 19. yüzyıldan itibaren dünyanın 44 farklı müze ve koleksiyonuna dağılan eserlerin sergilenmesi gereken yer Troya Müzesi’dir.”

Anlaşılan tüm halkları derinden etkileyen bu mit, Anadolulular kadar Avrupalıların da kolay kolay vazgeçmek istemedikleri ortak bir geçmiş yaratmış.

(*) Sergi, uluslararası petrol ve gaz şirketi BP sponsorluğunda gerçekleştirilmiştir. 

 

 

Kategori: Kültür-Sanat