Hafta SonuKanal İstanbulKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kanal İstanbul bir ulaşım projesi değil, bir ideolojik pratiktir

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum Kanal İstanbul’un iki yakasında planlanan yeni şehir(ler) için bir taraftan 3-4 katlı yapılar olacağından, Cumhurbaşkanı yatay şehircilikten söz ederken, projenin tanımında eline 30-40 katlı gökdelenlerden oluşan bir görüntü tutuşturmak, biliyorum hiç kolay açıklanabilecek bir çelişki değil. Geçtiğimiz hafta Büyükşehir Belediyesi‘nin düzenlediği Kanal İstanbul Çalıştayı‘na katıldım. Orada da uzmanlar bir dolu tuhaflıklardan söz ettiler. “Kanal İstanbul’u tezgahlayanların zaten bu tür zırvalıkları önemsedikleri yok” diyebilirsiniz.  Günümüzde şehircilik deneyimleri ne kadar bilgi yönelimli süreçler ile yönlendiriliyorsa, Kanal İstanbul gibi projeleri gündeme getirenlerin öncelikleri de bir o kadar tersini yapmalarını getiriyor.

Kanal İstanbul’daki zırvalıklar bize neyi gösterir?

Ortaya çıkan tutarsızlıklar ne siyasaldır, ne toplumsaldır, ne kültüreldir. Bildiğimiz disipliner alanlarda bir anlam kazanmayabilirler. İktidarların kendilerinden emin eylemlilikleri içinde dil sürçmeleri gibi durabilirler. Çoğu zaman onların menzillerinin ve iradelerinin dışında hareket ederler.

Bu tür tutarsızlıklar “yol kazaları”na da benzetilebilir. Tıpkı facialara yol açan kazalar gibi, bunlar da aslında kişilerin yaptıkları hatalara değil, sistemle ilgili gerçekliklere işaret edebilirler. Bu yüzden çoğu zaman görüntülerin “arıza” verdiği yerlerde gerçekler daha kolay görülebilir. Oysa görüntüler gösterdiklerinden, açıklamalar açıkladıklarından daha çok perdeleyici bir işlev görebilirler. Neyi görmememiz gerektiğine dair bizi koşullandırabilirler. Sunulanı izlemeye bizi mecbur bırakabilirler. Bunlar neyi görmemiz neyi görmememiz gerektiğini belirleyen, koşullandıran ideolojik pratiklerdir.

Bu yüzden yönetsel kararlardaki çelişkilerin, krizlerin tıpkı diğer psikotik olaylar gibi bir klinik çalışmayla ele alınmalarını, yani hata, doğru-yanlış, kötü niyet gibi bildik kategorilerin dışındaki varlıklarının kabul edilmelerinin gerektiğini düşünüyorum. Tutarsızlıklar çoğu zaman görülmesi istenmeyeni gösterirler ve sergilenenlerden çok değerli bilgiler verebilirler. Tutarsızlıklar, çelişkiler görüntülerin arka planda perdelediklerini gösteren perdedeki aralıklar gibi bir işlev görebilir.

Oysa iktidar bütün şiddetiyle, kendisinden emin haliyle üzerimize geldiğinde ona karşı tepki vermek zorunda kalırsınız. Bu iktidarın da önceden hesapladığı, hatta istediği bir şey olabilir. Çoğu zaman “bu konuyu soğukkanlı bir şekilde araştıralım, tartışalım” deme imkanınız yoktur.  Böylece iktidar kendi alanında hareket etmeye mecbur bırakabilir.  Bunu yaparken de sizi öyle bir şekilde koşullandırır ki, siz de ona benzemeye, onun gibi hareket etmeye başlarsınız. Oysa tutarsızlıklar tam da iktidarların kendilerini en güçlü hissettikleri, en emin oldukları, yani savunmasız kaldıkları yerde ortaya çıkar.

Bu yüzden bu tutarsızlıkları önemsemek gerektiğini düşünüyorum.

Tutarsızlıklar mı, yoksa gerçekler mi?

1. Soru: Bakan’ın projeden haberi olmamış olabilir mi?

Bakan, bir taraftan söylediği gibi, Kanal İstanbul projesinin bütün ayrıntıları ile çalışılarak, araştırılarak özenle hazırlandığını söyleyip duruyor. Peki yayına çıkmadan önce “Yahu şu içerideki salonda bizim iş verdiğimiz şu kadar uzman, şu kadar da üniversite var. “Bir  bakalım neler yapmışlar, ne düşünmüşler, yayına çıkmadan önce bize de bir göstersinler, anlatsınlar…” demek ya da projelere bir kere olsun bakmak aklına gelmemiş olabilir mi?  Bu büyüklükte ve ekonomik boyutları olan bir projeden, yapılan çalışmalardan, projelerden hiç mi haberi olmadı? Nasıl oldu da Cumhurbaşkanı’nın önüne 3 katlı derken 30-40 katlı gökdelenleri koyuverdi? Ayrıca onunla da kalsa iyi. Kendi sunduğu planlarda nüfus öngörülerinin tutarsız olduğu görülüyor. Kimi yerde iki buçuk katı kadar fark var. Küçük bir fark olsa neyse…

2.Soru: Planlar, projeler nerede?

Kamuoyuna projeler olarak sunulan görseller yalnızca oradan buradan kopyalanmış, planları, projeleri bile olmayan, oraya buraya serpiştirilmiş yapıların canlandırmalarından oluşuyor. Bir öğrenci projesi kadar bile üzerinde düşünülmüş değil. Geçmişte maket büroları projesi olmayan binaların maketlerini yaparlardı, müteahhitler hayali yapıları pazarlasınlar diye, bu Kanal İstanbul da biraz öyle. Zaten Cumhurbaşkanı da görüntüler ekranda dönerken onlar gibi “yahu şu güzelliğe bakın” diyor.

Bunu karşılık Bakan dediğim gibi sürekli “bu projenin titizlikle hazırlandığını, 200 uzmanın, birçok üniversitelerin üzerinde çalıştığını” söyleyip duruyor. Bildiğim kadarıyla mimarlar, plancılar yaptıkları işleri kendileri savunurlar. Bunların değerlendirmesini siyasetçilere, müteahhitlere asla bırakmazlar. Yoksa karizmaları çizilir, yaptıkları işleri kendileri savunamayan aciz insanlara dönüşürler. Bu profesyonel alanda iyi bilinen ve önemli bir konudur. Peki bu boyutta, bir şehir için bu kadar önemli bir çalışmada nasıl oluyor da bu şehircilik planlarını, bu mimari projeleri hazırlayanlar hiç ortada gözükmüyorlar. Bu da çok şaşırtıcı değil mi?

Böyle bir durum nasıl gerçekleşmiş olabilir? Açıklamak kolay değil dedim,  öyle ya Kanal’ın belki de dört-beş katı, muhtemelen de öngörülenin üstündeki bir ekonomik değerden söz ediliyor, ama karar verildiğinde henüz ortada proje yok. Yani karar verenler neye karar verdiklerini bilmiyorlar.

3.Soru: Süreci yöneten birileri var mı?

Diğer taraftan da planlanan yerleşimin danışmanlık firmalarının geliştirdikleri programlar, yönetsel işletim sistemleri, teknolojilerle birlikte pazarladıkları bir başlıkla, “akıllı şehir” olacağını beyan ediyor. Kimsenin “hayır, akılsız şehir” olsun diye itiraz edeceği yok, elbette. Ama bir şehrin söylediği gibi “akıllı” olması için projenin yönetiminden başlaması gerekmez mi? Yani ne yaptığını bilmesi, yani bilgi yönelimli bir süreç içinde hareket etmesi, kararları almadan önce tartıştırması, farklı öncelikler arasında bağlar kurması, çok yönlü bir araştırma, haberleşme araştırma ağı oluşturarak kamusal nitelikli bir işlev yerine getirmesi ?

Aklı olan yönetimler nasıl olur? Aklın üretildiği alanları besleyerek, özgürleştirerek, alternatiflerin ortaya çıkmasını sağlayarak. Öyle görüntüye baktığında “Aaa bu gökdelenleri buraya kim koymuş, hemen traşlayın” diyerek akıllı olunmaz.  Çünkü iktidar tarafından denetlenen, yönlendirilen bir akıl, akıl olamaz. Aklın mantığı siyasetin mantığından farklı çalışır. İktidar mekanizmaları hiyerarşiktir ve işaretsizleştiricidir.

Akıl-fikir ise nesneleştirici, işaretsizleştirici eylemselliklerle değil,  özneleştirici eylemselliklerle üretilir. Bu yüzden yukarıdan, tek bir kişi ve ona bağımlı kişiler, uzmanlar tarafından yönetilen bir şehrin asla aklı olmaz.

4.Soru: Projenin sahipleri, müellifleri  nerede?

Kamuoyuna sunulan Kanal İstanbul görüntülerinde birtakım binalar, yerleşim alanları yer alıyor. Askıya çıkarılan plana göre bir şehrin inşa edilmesi öngörülüyor. Ancak yakından bakıldığında bunların dolgu malzeme ya da kolaj oldukları fark ediliyor. Yani gerçekte hiçbiri planlanmış, tasarlanmış değil. Şimdi şöyle bir hesap yapalım. Askıya çıkan planlardaki bilgilere göre bu yeni şehrin en az ikiyüzbin konuttan ve gerekli donatılardan oluşacağı varsayılıyor. Bunların yanında okullar, camiler, hastaneler…  Ancak bu planlarda ihtiyaç analizi, öngörülen nüfus, üretim-istihdam yapısı, yerleşim alanlarındaki sosyal topografya, doku hakkında hiçbir analiz yok.  Şöyle bir düşünelim: Kanal İstanbul’un öngörülen maliyeti 75 milyar Türk Lirası. Onun en az üç-dört misli maliyeti olacak bir ilave yatırım öngörüyorsunuz.

Bu çapta bir yatırıma girişen bir şirket olsa, karar almadan önce bir proje çalışması yapmaz mı? “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra” deyip ortalığa mı bırakılır? Evet, proje için iki yüz uzmandan, çok sayıda üniversiteden hizmet alındığından söz ediliyor. Ama bu ortada bir plan ve proje olmadığını gizlemek için olabilir mi? Askıya çıkan planlarda bu konuda herhangi bir ipucu var mı? Bir şehir böyle tasarlanabilir mi? Bu projeyi yöneten kişinin, ya da kişilerin ortaya çıkıp ortaya “planladığımız şehir sosyal dokusuyla, ticaret ve üretim alanlarıyla, nüfus yapısıyla özellikleri şöyle olacak” dediğini duydunuz mu?

5.Soru: Projesi olmayan bir şey nasıl ihale edilebilir?

Bakan yakında ihaleye çıkmaktan söz ediyor. Anlaşılan Bakanlık’ta bir telaş var. Toplamda, Kanal ile birlikte diyelim ki üçyüz-dörtyüz milyarlık diyelim bir yatırım öngörüyorsunuz, ama ihaleye çıktığınızda kamu olarak neyi ihale ettiğinizi bile bilmiyorsunuz.

İhale yapılabilmesi, rekabet koşullarının oluşabilmesi için neyin nasıl yapılacağını bilmeniz, yani ortada bir plan ve proje olması gerekir. Ne yapılacağı bilinmeden ihale yapılamaz. Yapılırsa da o yapılanın adı “ihale” olmaz. Çünkü ihale rekabet koşulları oluşturmak için geliştirilmiş kamu ile özel kuruluşlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir uygulamadır.

Ortada planlar, projeler yok. Ama henüz ortada olmayan bu planlar iş görülsün diye bir tarama şeklinde İstanbul Çevre Düzeni Planı’na işleniyor. Tıpkı 3. Köprü, 3. Havalimanı gibi.

O zaman ihalede rekabet koşulları nasıl oluşacak, kim neye göre teklif verecek? Bu durumda ihaleye çıkılacak, yatırımcı hem işi alacak, hem de aldıktan sonra yönetimle kapalı ilişkiler içinde projeleri hazırlayacak.

Çünkü ortada bir proje yok. Yalnızca bir kanal çizimi ve ortaya karışık mimari kolajlar var. Ne olduğunu tahmin etmeye çalışalım: Gerçekte projeleri bu operasyonu yürütecek olan yatırımcıların hazırlayacağı varsayılıyor.

Gösterilmeyen ancak zırvalıklar tarafından ‘temsil’ (ya da ifşa) edilir

Devasa bir şehirden söz ederken ortada bir projenin olmaması, yalnızca bir kanalın yerinin boyutlarının bilinmesi bir çelişki değil. Anlaşıldığı kadarıyla planlama, projelendirme işlerini yatırımcıların yapacakları öngörülmekte. Cumhurbaşkanı yatay şehircilikten, Bakan 3 katlı binalardan söz ederken kamuoyuna sunulan görüntülerde 30-40 katlı binalar yer alır. Bu bir tutarsızlık değil, üzeri örtülmeye çalışılan, yani gerçeğin açığa çıktığı, göründüğü bir aralıktır. Şehirle ilgili her türlü şehirsel hareketlilik, her şey bir kişiye bağımlı olacaktır. Pazarlıkları yapabilmesi, patronajını güçlendirebilmesi için kendisini önceden bağlamaması, yani planların ve projelerin geri planda kalmaları, edilgin olmaları gerekir. Yeni şehrin finansman koşulları, ekonomik getirileri, imar planları, mimarisi ile ilgili kararların yalnızca bir kişinin iki dudağının arasından çıkan sözlere bağlı olduğunu gösterirler.

Tutarsızlıklar Kanal İstanbul’un bir ideolojik pratik, bir rejimin inşası projesi olduğuna işaret eder.

Bu belirsizliklerle, muğlaklıklarla mekan, çocukların oyun hamuru gibi bir yumuşaklık kazanır.  Bu şehire “akıllı” değil, olsa olsa “yumuşak şehir” adı verilebilir, tıpkı yöneticilerin küçük çocuklar gibi şekil verdikleri oyun hamurları gibi. Görüntüler bu keyfiliği gizlemek içindir. Keyfilik ise yalnızca çelişki gibi ortaya çıkan aralıklardan gözükür. Bu yüzden onların neye işaret ettiklerini anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü gösterilmeyen ancak zırvalıklar tarafından “temsil” (ya da ifşa) edilir.

Talimatla binaların boyu traşlanır, nüfus öngörüleri an be an değişiverir, mimari projeler ise her zaman üzerinde oynanabilecek teknik çizim niteliğindedir. Ortada hiçbir fikir, düşünce, yaklaşım bulunmaz. Bütün bu tuhaflıklar bir eksikliği değil, bir eylemsellik biçimini, bir ideolojik pratiği gösterirler. Çünkü tasarım, mimarlık, şehircilik gibi konularda bilimsel çalışmaların yapılabilmesi, tartışmaların olabilmesi için erkten bağımsız bir alanda gerçekleştirilmeleri gerekir.

Bilim ve sanat iktidara bağımlı olamaz.

 

Kategori: Hafta Sonu