İklim KriziKanal İstanbulManşet

İklim politikaları açısından Kanal İstanbul: Yangına körükle gitmek

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 10 Ocak 2020’de düzenlenen Kanal İstanbul Çalıştayı’nda Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin’in yaptığı konuşmanın tam metnini yayımlıyoruz.

***

Kanal İstanbul’un neden yanlış ve mutlaka vazgeçilmesi gereken bir proje olduğu uzmanlar tarafından farklı yönlerden ele alınıyor. En önemli sakıncaların genel anlamda çevreye vereceği zarar olduğuna, İstanbul’un kalan son tarım alanlarının ortadan kalkacağına, su kaynaklarının tahrip edileceğine, orman ve doğa tahribatına, Marmara Denizi’ndeki kirliliği artıracağına, hafriyatın ve yapılaşmanın risklerine dikkat çekiliyor. Kanal İstanbul gibi doğaya büyük çaplı müdahalelerin iklim değişikliğinin etkileri açısından ne kadar yanlış olduğunu biliyoruz. Ben konuşmamda konuyu iklim politikaları yönünden ele almak istiyorum.

Bilindiği gibi bütün dünya ülkeleri, hükümetler ve yerel yönetimler giderek daha tehlikeli ve acil bir hal alan iklim krizini durdurmak için etkili politikalar yürütmekle yükümlüdür. Bunun bir yükümlülük olması, sadece bilimsel, vicdani veya etik bir zorunluluktan kaynaklanmıyor. Bu aynı zamanda uluslararası hukukun devletlere yüklediği bir görev. Zira dünyadaki bütün ülkeler 2015 yılında bir araya gelerek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi altında Paris Anlaşması’nı kabul ettiler. Şu an 196 ülke ve Avrupa Birliği Paris Anlaşması’nı imzalamış durumda. Türkiye de bu ülkelerin arasında. Türkiye henüz anlaşmayı TBMM’den geçirip taraf olmamış olsa bile Çerçeve Sözleşme’nin 2004’ten bu yana tarafı ve Paris Anlaşması’nı da 22 Nisan 2016’da anlaşmayı ilk imzaya açıldığı gün imzalayan ülkelerden biri. Dolayısıyla Türkiye ve bütün diğer ülkeler Sözleşme’nin ve Paris Anlaşması’nın temel amacını ve hedeflerini kabul etmiş durumdalar. Bu da ülkelerin aktif ve yapıcı iklim politikalarını takip etmesini gerektiriyor.

İklim politikası ne anlama geliyor?

Paris Anlaşması iklim değişikliğini geri dönülmez ve çok tehlikeli küresel ısınma düzeyi olan 1,5 dereceye gelmeden veya o mümkün olmazsa 2 derecenin çok altında durdurmayı hedefliyor. 1,5-2 derece hedefine ulaşmak için de bütün ülkelerin sera gazı salımlarını hızla azaltmaları ve 2050’de net sıfır düzeyine çekmeleri (sera gazı salımını durdurmaları), yani fosil yakıt kullanmaktan tamamen vazgeçerek ekonomilerini karbonsuzlaştırmaları gerekiyor. Sera gazlarının salımı ne kadar hızlı ve erken başlayarak azaltılırsa hedefe ulaşma şansı da o kadar artıyor. Bunun için yapılması gereken her şeye, tabii ek olarak iklim değişikliğinin etkilerine karşı alınması gereken uyum tedbirlerine ve bunlar için gerekli teknoloji, finansman ve yönetişim mekanizmalarının geliştirilmesine iklim politikası deniyor. Bütün ülkeler Çerçeve Sözleşme’yi ve Paris Anlaşması’nı imzalayarak iklim değişikliğini durdurma ve etkilerini azaltma, yani iklim politikası uygulama sözü vermiş durumdalar.

Ancak bu noktada iklim politikası denen şeyin belirli bir konuda yapılacak sınırlı işler demek olmadığını biraz daha açarak söylemek gerekiyor. Yani iklim politikası diğer bildiğimiz çevre politikalarının çoğundan veya sınırlı alanları ilgilendiren kimi politika alanlarından ayrılıyor. İklim politikaları bütünüyle bir ekonomik dönüşümü hedeflediği için ekonomi, enerji, ulaşım, kentleşme, altyapı, tarım, sanayi gibi her biri kendi başına devasa birer politika alanı olan konuları birebir ilgilendiriyor ve sera gazlarını azaltmak ve ekonomiyi karbonsuzlaştırmak için bütün bu politikaların da değişmesi ve uyumlaştırılması gerekiyor. Bu da ekonominin yönelimini değiştirecek, bütün yatırım kararlarını etkileyecek kadar önemli bir dönüşümü gerekli kılıyor. Doğanın korunması ve bugüne kadar verdiğimiz zararların mümkün olduğu ölçüde onarılması da iklim politikalarını tamamlamak açısından çok önemli. Bütün bunlar Paris Anlaşması’nda toprak ananın haklarından, iklim adaletinden ve insan haklarından söz edilerek vurgulanıyor. Paris Anlaşması sadece bu dönüşümün nasıl uygulanacağına dair değil, uygulamadan da önce ilkelere dair bir metin. Söylediğim gibi Türkiye de bu ilkelerin altına imza atmış durumda.

Neden iklim acil durumu?

Bu noktada gerekli dönüşümün hızıyla ilgili bir saptama yapmakta fayda var. Neden bir iklim acil durumundan söz ediyoruz? Yaşananlara neden iklim krizi diyoruz? Bildiğimiz ya da kafamıza uyduğu, canımız istediği gibi yaşamaya, eski tarz politika tercihleri yapmaya devam etsek ve bu konuyla ilgilenmeyi sonraki yıllara bıraksak ne olur?

Avustralya’da haftalardır süren yangınlar neler olacağının bir ön gösterimi gibi. Avustralya’nın 2019-2020 yangın sezonunda şu ana kadar 10,7 milyon hektar orman ve bununla birlikte 1600 ev yandı, 28 insan ve en az 1 milyar hayvan öldü, yangınlardan atmosfere en az 350 milyon ton karbon dioksit salındı. Geçen yıllarda yanan orman alanı ise en fazla 280 bin hektar civarındaydı. Yani şimdilik yangınlarda 40 kat artış olmuş durumda ve yangın sezonu daha en az iki ay devam edecek. Geçen birkaç yılda sadece Avustralya’da değil Amazonlar’da, Kaliforniya’da, Afrika’da, Endonezya’da ve Akdeniz ülkelerinde, hatta Sibirya’da, yanan milyonlarca hektar orman alanı da iklim krizinin neye benzediğini gösteren en yakıcı belirtilerden biri oldu. Günümüzde iklim felaketlerinin şiddeti ve yoğunluğu giderek artıyor. Orman yangınları zaten aşırı sıcakların ve kuraklığın doğrudan ve en çarpıcı sonucu. Ancak yangınlar gibi dünyanın dört bir yanında seller, kasırga ve tayfunlar, kuraklık ve sıcak dalgaları da giderek artıyor. Bir yandan da su krizi büyüyor.

Son durumun en kısa özeti şöyle: Yüz yıl öncesine göre küresel sıcaklık artışı 2019 itibariyle ortalama 1,2 dereceye ulaştı. Kuzey kutup buzulları her on yılda ortalama yüzde 3,5 küçülüyor ve eski buzulların yüzde 95’i eridi. Çünkü atmosferdeki karbondioksit seviyesi sanayi devrimi öncesine göre %50 artarak 415 ppm’e ulaştı ve bu en az 3,5 milyar yıldır görülmedik yükseklikte bir seviye. Eğer çok hızlı hareket etmez ve fosil yakıtlara dayalı ekonomi anlayışını bugünkü gibi sürdürürsek sıcaklık artışı 2030’da 1,5 dereceyi, 2050’den çok önce de 2 dereceyi geçecek. 2050’ye kadar Kuzey Kutbu açık deniz olacak ve deniz seviyeleri en az yarım metre yükselecek. Bu da önümüzdeki 20-30 yıl içinde dünyanın üzerinde yaşamanın iyice zorlaştığı, şu anda Avustralya’da yaşanana benzer yangınların, kasırga, sel ve tayfunların sürekli hale geldiği, Türkiye’nin de içinde bulunduğu ılıman bölgelerin giderek kurak ve çorak hale geldiği, hızla çölleştiği, okyanusların asitlendiği ve kıyıların sular altında kaldığı bir gezegen haline geleceğini gösteriyor. İnsanlık, tarih boyunca hiç bu kadar yüksek karbondioksit seviyeleriyle karşılaşmadı ve hiç bu kadar sıcak bir iklimde yaşamadı. Bu nedenle başımıza tam olarak neler geleceğini tahmin edemiyoruz. Olacak şeyler hayal gücümüzü aşabilir. Bu felaket senaryosunun kader olmamasının tek yolu ise bütün ülkelerin saldıkları karbondioksit ve diğer sera gazı miktarını hızla azaltarak 2050’ye kadar sıfırlamaları. Bu azaltımın hemen başlaması, hızının dünya ortalamasının yılda yüzde 7,6 civarında olması gerekiyor. Oysa dünya sera gazı salımını hala artırmaya devam ediyor. Aynı şekilde Türkiye de.

İklim kriziyle bu hızda ve bu kadar radikal bir mücadele daha önce de söylediğim gibi bütün politik kararların iklim politikalarıyla bütünleşmesini, özellikle de enerji, ulaşım, konut, sanayi, tarım gibi sera gazı salımı en fazla olan ve su, gıda, doğa koruma gibi uyumun en önemli olduğu sektör ve alanlarla ilgili politikaların, hedeflerin ve planlamaların iklim krizini durdurma hedefiyle uyumlu hale getirilmesini gerektiriyor. Oysa Kanal İstanbul bir mega proje olarak, doğaya yapılan sert ve büyük çaplı bir müdahale olarak ne iklim politikalarıyla ne doğanın korunması ve ekolojik yıkımın onarılması hedefleriyle ne de geliştirmek zorunda olduğumuz karbonsuz, doğa ve iklim dostu gelecek perspektifiyle uyuşuyor.

Üç ilkeyle, neden Kanal İstanbul iklim politikalarına aykırı?

Kanal İstanbul projesinin bütün dünya ülkeleriyle birlikte Türkiye’nin de izlemesi gereken iklim politikalarıyla neden taban tabana zıt olduğunu üç kavram veya ilke üzerinden açıklamak istiyorum. Bunlar iklim politikalarını geliştirirken kılavuz olarak kullandığımız kavramlar arasında: Ekosistem bütünlüğü, kilitlenme ve (mal)adaptasyon.

1- Ekosistem bütünlüğü (ecosystem integrity) ekosistemlerin değişen çevresel şartlar altında canlılığını ve işleyişini sürdürebilmesi, bu anlamda dirençli ve sürdürülebilir olması anlamına gelir. Bütün ekosistemlerin bütünlüğünü korumak çevre ve doğa koruma politikalarının temel ilkesidir. Kanal İstanbul projesinde olduğu gibi bir coğrafya üzerinde, ekosistemlere yönelik yapılan büyük çaplı müdahaleler ekosistemlerin bütünlüğünü bozar, tahrip eder ve giderek ortadan kalkmasına neden olur. Çünkü normalde deniz, göl, nehir, orman, çayır, mera ve benzeri bütün ekosistemler dirençlidir ve dış etkilere uyum sağlama kapasiteleri yüksektir. Ancak Kanal İstanbul gibi devasa müdahaleler ekosistemlerin esneklik sınırını aşar ve tahrip olmalarına neden olur.

İklim politikaları alanında ekosistem bütünlüğü özel bir önem taşır. Paris Anlaşması ekosistem bütünlüğünü, iklim değişikliğine karşı alınacak her önlemde, izlenecek bütün iklim politikalarında gözetilmesi gereken temel ilkelerden biri olarak kabul eder. Buna göre izlenecek bir politikanın iklim politikası olması ya da iklim değişikliğiyle mücadele hedefiyle uyumlu olması için ekosistemlerin bütünlüğünü de koruması gerekir. Eğer iklim koruma amacıyla yapılan bir iş bir başka boyutuyla veya ‘yan etki’ olarak ekosistemleri yıkıma uğratıyorsa o iş uygun bir iklim politikası değildir. Buna iyi bilinen bir örnek olarak Türkiye’de yapılan küçük HES’leri verebiliriz. Küçük HES’ler fosil yakıt yakmadığı için iklim dostu bir enerji üretimi gibi sunulsa da çoğu HES projesinin uygulanmasında dereler kurutulduğu ve doğaya ciddi zararlar verildiği için bunları ekosistem bütünlüğüne aykırı projeler olarak iklim politikalarına uygun kabul etmiyoruz. Tabii HES’ler konusunda su hakkının ihlali, insanların tepkilerinin dikkate alınmaması gibi sorunları da ayrıca anabiliriz. Demek ki, ekosistem bütünlüğü ilkesine aykırı iseler ister yenilenebilir enerji projesi olsun ister tarımsal uyum veya sel kontrol projesi, yapılan işler iklim politikasına uygun sayılmaz.

 

İşte Kanal İstanbul, su kaynaklarını kurutacak, devasa bir hafriyata ve hafriyat atıklarıyla 38 kilometrelik bir kıyı alanının doldurulmasına neden olacak, Küçükçekmece Gölü’nü ortadan kaldıracak, Sazlıdere Barajı’nı ve her iki sulak alanın çevresindeki sazlıkları yok edecek, hayvanların, kuşların yaşama ve konaklama alanlarını tahrip edecek, çayır ve meraları imara açacak, denizlerdeki canlı yaşamı bitirecek bir proje olarak, ekosistem bütünlüğü ilkesine aykırıdır. Bu anlamda iklim politikasına da aykırıdır. Ekosistem bütünlüğü ilkesinin Paris Anlaşması’ndaki bir anlamı da yapılacak işlerin iklim değişikliğiyle mücadeleye bir katkısının olmasıdır. Bu anlamda da Kanal İstanbul’un hiçbir katkısı olmayacak, hatta ikinci kavram altında açıklayacağım gibi zararı olacaktır.

2- Kilitlenme (lock-in) bir yatırımın ekonomik ömrü ile ilgili bir kavramdır. Buna karbon kilitlenmesi, karbon tuzağı veya yüksek emisyon tuzağı da diyebiliriz. Bir yatırım yapılırken, mesela bir enerji santrali, fabrika, işyeri vb. kurulurken ya da bir araç üretilirken (otomobil, çamaşır makinesi vb.) işin en başında onun ekonomik ömrünü biliriz. Bir araç için kaç sene sonra yenilenmesi gerektiği, bir yatırımın kaç sene sonra kendini amorti edeceği ve yeterince kârlı olması için ne kadar süreyle üretim yapması gerektiği hesaplanır. Bu nedenle her yatırım ilgili sektörü veya alanı ekonomik ömrü kadar bir süre değişiklik olmadan aynı şekilde devam etmeye, yani kilitlenmeye zorlar. Bu kilitlenme olumlu veya olumsuz olabilir. Olumsuz kilitlenmeye tipik örnek kömürlü termik santrallerdir. Bir kömürlü termik santralin ekonomik ömrü yaklaşık 40-60 yıl kadardır. Ortalama 50 yıl diyebiliriz. Yani yeni bir termik santral yaptığınız zaman bunu 5-10 yıl elektrik üretsin diye yapmazsınız, 50 yıl üretsin diye yaparsınız ve enerji üretimi için çok sayıda yeni termik santral yaptığınızda önümüzdeki 50 yıl bu santrallerin çalışması gerekeceği için ülkenin enerji sektörünü 50 yıl kömüre kilitlemiş olursunuz. Bu süre içinde değişiklik maliyetli ve zor olur, sistem kilitli hale gelir. Karbondioksit salımını en geç 30 yıl içinde sıfırlamak gerekirken sistemi 50 yıl daha kömüre kilitlemek iklim değişikliğini durdurmayı imkansız hale getirir. Olumlu kilitlenme örneği olarak ormanlaştırmayı verebiliriz. Eski (mesela yanmış) bir orman alanını yeniden orman alanına çevirecek bir ağaçlandırma ve restorasyon yaptığınız zaman artık yok etmek zor (ve yasaya aykırı) hale geleceği için o alanın artık orman olarak kalmasını sağlamış, yani kilitlemiş olursunuz.

Kanal İstanbul ise doğayı sonsuza kadar değiştirecek devasa bir proje. Yani geri dönüşü yok. Bir enerji santralini nihayetinde bir maliyet de getirse kapatabilirsiniz. Ama Kanal İstanbul’u sonradan yanlış bir proje olduğuna karar da verseniz kapatamazsınız, kanalı dolduramazsınız. Yanlış bir karar kalıcı bir zarar yaratmış olacaktır. Ancak Kanal İstanbul sadece bu açıdan değil, ekonomik açıdan da bir kilitlenme yaratacaktır. İklim açısından bu da çok önemli. Herkes bu projenin asıl amacının yeni konut ve ticaret alanları açmak, bölgede yolları, köprüleri, limanlarıyla yeni bir kent kurmak olduğunu biliyor. Yani amaç gemilerin geçeceği bir kanal yapmak değil, yeni bir kent kurmaya daha uygun (ve çekici) bir şekilde coğrafyayı değiştirerek inşaat ekonomisini devam ettirmek. Kanal İstanbul yapılırsa bölge on yıllar boyunca bir hafriyat ve inşaat alanı olacak, bu da daha fazla demir çelik, daha fazla çimento, beton ve asfalt, bunlar da daha fazla iş makinası ve hafriyat kamyonu, daha fazla fosil yakıt ve sera gazı salımı anlamına gelecek. Kanal İstanbul’un bir savunma metni gibi yazılmış Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu kanal inşaatının yılda 1,7 milyon ton ek karbondioksit salımına neden olacağını belirtiyor. Bu hiç az bir salım değil ve farklı hesaplama yöntemleriyle daha da fazla çıkabilir. Ayrıca kanal bittikten sonra kurulacak kentin inşası sırasında yapılacak emisyon ve tabii oraya taşınacak nüfusun ek karbon ayak izi belli değil.

İklim değişikliğiyle ilgili son Birleşmiş Milletler raporlarından biri olan Emisyon Açığı Raporu 2019, inşaat sektörünün imalat alanında en fazla sera gazı salımına neden olan sektör olduğunu ortaya koyuyordu. İktisatçılar, Türkiye ekonomisinin inşaat gibi üretken olmayan, düşük teknolojili bir sektörle gelişme stratejisinin ne kadar yanlış olduğunu senelerdir anlatıyor. Bu politikanın ne kadar yüksek emisyonlu olduğunu ve Türkiye’nin sera gazı salımını ne kadar artırdığını da biz anlatmaya çalışıyoruz. Son veriler Türkiye’nin yıllık sera gazı salımının hâlâ yılda yüzde 6 arttığını gösteriyor ve bunda inşaat ekonomisinin payı büyük. Kanal İstanbul projesi Türkiye ekonomisini daha on yıllar boyunca inşaat ekonomisine kilitleyecektir. Bu iş kazma aşamasından kent inşasına kadar hafriyat, iş makineleri, kamyonlar vb. ile betonlaşmaya dayalı yüksek emisyonlu bir altyapı yatırımıdır. İnşaata Kanal İstanbul çevresine yeni kurulacak kentin yaratacağı ulaşım ihtiyacını da ekleyebilirsiniz. Bu projenin yapılacak köprü ve yollarla yeni getireceği 2 milyona yakın nüfusu tamamen karayolu ulaşımına bağımlı kılacağı ve motorlu araç ulaşımını yani otomobil bağımlılığını daha da artıracağı anlaşılıyor. Kanal İstanbul’un yaratacağı yeni inşaat ve ulaşım emisyonları daha yıllarca Türkiye’nin sera gazı salımının artmaya devam etmesine neden olacak ve bu anlamda da Türkiye ekonomisini yüksek emisyonlu bir patikaya kilitleyecek, yüksek karbon tuzağından çıkamamasına neden olacaktır.

3- (Mal)adaptasyon ise iklim krizine uyum için yapıl(ma)ması gereken şeyleri özetleyen bir kavramdır. Bildiğiniz gibi bir yandan küresel ısınmayı durdurmaya çalışırken, bir yandan da iklim değişikliği nedeniyle zaten gerçekleşmiş veya gerçekleşmekte olan etkilere, örneğin kuraklığa, deniz seviyelerinin yükselmesine vb. uyum sağlamaya çalışmamız gerekiyor. Bütün ülkeler iklim politikalarını geliştirirken hem kasırga, sel, orman yangını gibi iklim felaketlerine karşı hazırlık ve direnç kapasitelerini artırmak, hem de su ve tarım politikaları başta olmak üzere her alanda, yeni ortaya çıkan duruma uygun politikalar geliştirmek zorundalar. Buna iklim değişikliğine adaptasyon deniyor. Tabii adaptasyonun mutlaka küresel ısınmayı durdurmaya çalışmakla aynı anda olması gerektiğini vurgulamalıyız. Çünkü 2-3 derece ısınmış bir dünyada adaptasyon mümkün değildir.

İstanbul iklim değişikliğinden, Akdeniz havzasındaki diğer büyük şehirler gibi en çok kuraklık, deniz seviyelerinin yükselmesi ve sıcak dalgaları nedeniyle etkilenecek. Buna aşırı hava olaylarını, aşırı yağışları, selleri, beklenmedik fırtına ve doluları, deniz seviyeleriyle birlikte yükselecek fırtına dalgalarını ve orman yangınlarını da ekleyebiliriz. Demek ki İstanbul için gereken en önemli adaptasyon politikası kuraklık nedeniyle sıklaşacak su krizlerine karşı su kaynaklarının korunması; deniz seviyelerinin yükselmesine karşı kıyıların korunması ve restorasyonu; sıcak dalgalarına karşı ise kentsel ısı adası yaratan beton ve asfalt yükünün azaltılması ile mevcut ormanların ve yeşil alanların korunması, yeşil alanların daha da artırılmasıdır. Tabii sel ve taşkın kontrolü ile fırtınalara ve orman yangınlarına karşı hazırlıklı olmak için yapılması gerekenler de önemlidir. Ayrıca iklim krizinin önemli sonuçlarından biri olan gıda kıtlığı ve gıda fiyatlarının yükselmesine karşı yerel tarımsal üretimin korunması ve geliştirilmesi de önemli bir adaptasyon politikasıdır. Böylece kentler gıda ihtiyacının birazını olsun kent içindeki tarım alanlarından karşılayabilir.

Kanal İstanbul ise adaptasyon için yapılması gerekenlerin tam tersine hizmet edecektir. Su kaynaklarının korunması gerekirken en önemli iki içme suyu kaynağı olan Terkos Gölü tuzlanacak ve Sazlıdere barajı ortadan kaldırılacaktır. Ayrıca su toplama havzaları daha da betonlaştırılacaktır. Deniz seviyelerinin yükselmesi Karadeniz ve Marmara kıyısında Kanal İstanbul nedeniyle olacak kıyı erozyonunu daha da artıracak, yeni yaratılacak dolgu alanları da aşınacaktır. (ÇED raporu deniz seviyelerinde 2071’de ortalama 45 cm yükselme ve yılda bir kez bu yüksekliğin 1,65 metreye çıkmasını öngörüyor.) Betonlaşma ve yüksek binalar nedeniyle bölge yeni bir kentsel ısı adası yaratacak, mevcut orman alanları yok edilecek ve İstanbul önümüzdeki yıllarda giderek artacak olan sıcak dalgalarından daha da fazla etkilenecektir. Korunması ve geliştirilmesi gereken İstanbul’un son kalan tarım arazilerinin önemli bir bölümü ise yok edilecektir. Kalan tarım alanları ve yeraltı suları da tuzlanacaktır. İşte buna maladaptasyon denir. Bu yapılması gerekenin tam tersinin yapılmasıdır. Adaptasyon yerine iklim değişikliğinin etkilerinin daha da şiddetli hissedilmesine neden olacak yanlış politikaların uygulanmasıdır. Yangına körükle gitmektir. Zaten üçüncü köprü ve yeni havaalanı projeleri kuzey ormanlarını tahrip ederek İstanbul’un kuzeyini yerleşimlere açarak ve betonlaştırarak iklim değişikliği maladaptasyonunun kötü bir örneğini oluşturmuştu. Buna kronikleşmiş bir maladaptasyon örneği olarak deniz seviyeleri yükselirken ve İstanbul dünyanın deniz seviyelerinin yükselmesinden en çok etkilenecek metropollerinden biriyken doldurulmadık kıyı bırakılmamış olmasını da ekleyebiliriz. Yükselen denizler ve fırtına dalgaları bu dolgu alanlarını da tahrip edecektir. İşte Kanal İstanbul kentin zaten devam eden maladaptasyonunu iyice artıracaktır.

İklim değişikliğinin etkilerine dirençsiz bir İstanbul

Sonuç olarak, bütün bu üç kavramı, ekosistem bütünlüğünü, kilitlenmeyi ve (mal)adaptasyonu hepsini ortak kesen bir dördüncüyle bağlayabiliriz. Bu da dirençlilik (resilience) kavramıdır. Kentleri, ülkeleri, sektörleri iklim değişikliğinin etkisine dirençli, yani uyum sağlayabilir ve cevap verebilir yapmak zorundayız. Bunu yapmazsak iklim krizi nedeniyle çok daha şiddetli bir yıkım yaşarız. Aynı şekilde ekonomik aktivitelerin de önümüzdeki yıllarda karbonsuzlaşması giderek hızlanacak dünya ekonomisine uyum sağlayacak bir dirençliliğe kavuşması gerekiyor. Türkiye’nin genel olarak da iklim politikalarının gereklerine uygun, iklim değişikliğine dirençli bir gelişme patikası izlemesi gerekiyor. Yoksa yüksek karbonlu gelişme patikasına kilitlenmiş, iyice karbon tuzağına düşmüş bir ülke ekonomisi önümüzdeki yıllarda büyük krizler yaşayabilir. Ekosistemlerin dirençli olması da zaten ancak bütünlüğünü koruduğu takdirde mümkündür.

Kanal İstanbul ise iklim krizine karşı dirençli ve esnek değil, tam tersine zayıf, kırılgan, uyum sağlayamayan, doğası yıkıma uğramış bir İstanbul yaratacaktır. Bu nedenle bütün diğer çevre ve ekoloji kaygılarıyla birlikte iklim politikaları açısından da Kanal İstanbul yanlış bir projedir ve tamamen vazgeçilmesi gerekir.

Kategori: İklim Krizi