Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şehir-sonrası dönem ya da sokakların moloza dönüşmesi

Burada ele alacağım konuyu şehrin önemli konuları yanında önemsemeyebilirsiniz, hatta ciddiye bile almayabilirsiniz. Ama harcanan bütçelere, dökülen asfaltların, betonların miktarına, arkasında bıraktığı karbon ayak izine bakıldığında, şehrin bina-dışı alanlarında gerçekleştirilen dönüşümlerin “çılgın” adı verilen israf projeleri kadar önemli olduğu anlaşılır. Gazete Duvar’daki yazısında araştırmacı-aktivist Önder Algedik beton ve asfaltın belediyelerin bütçesinde ne kadar yer tuttuğunu gayet ayrıntılı açıklıyor.

Modern şehircilik pratikleri, ki burada antik şehirlere kadar uzanmak bile mümkün, bütünsel tasarım temsilleri üzerine kurulmuş olsa da, arkasında zanaatkarane denebilecek tekniklerle işleyen muazzam bir deneyim bulunuyordu. Bu deneyim örneğin Tarihi Yarımada adı verilen İstanbul’un sur içi bölgesinde neredeyse bütün sokakların “arnavutkaldırımı” adı verilen birbirine benzemeyen taşların yan yana konularak ve ortasında yağmur sularını toplayan geniş yüzeyli taşların dizilerek yapılmasını getirmişti. Bunlar sürekli bakımlı tutuluyordu.

Ana caddeler ve ilk belediyenin kurulduğu yeni yerleşim alanı Beyoğlu ise parke taşları ile kaplıydı. Bu örnekler Boğaziçi, Kadıköy’e kadar uzanıyordu. Menderes yıkımları ve açılan yeni bulvarlar ile bugünkü E-5 (Ankara Asfaltı) güzergahı dışında asfalt yola rastlamak neredeyse imkansızdı. İstanbul Belediyesi, elindeki deneyimli kadrolarla bu sokakları her kazıdan sonra aynı malzemelerle yeniden onarabiliyordu. Böylece çevre kirliliği, israf, moloz üretimi, nakliye gerçekleşmiyordu. Otomobillerin hızlı hareket ettiği caddelere de küçük parke taşlarından kaplamalar yapılması söz konusuydu. Yakın tarihlere kadar, Beyoğlu gibi semtlerde, bazı eski sokaklar hariç, parke taşı yer kaplamalarını görmek mümkündü. Bunlar endüstriyel sayılabilecek kırma teknikleri ile üretilmişti.

Belediyeler 90’lardan sonra başlayan asfalt ve beton kilitli döşeme uygulamaları furyasından sonra, günümüzde sokakları taşlardan alınan silikon kalıplarla eski taş kaplama dokusu verilmiş betonla kaplıyorlar. Bu, defalarca asfaltlanarak ve betonlanarak yarım metre yükselmiş olan sokaklara ve kimi yerlerde su baskınlarına başka çare üretilemeyince alınmış bir önlem olmalı. Gene binlerce ton moloz üretiliyor, gene sonuç alınamıyor ve üstelik çok kısa ömürlü oluyor.

Beyoğlu, Fatih, Boğaziçi’ndeki semtlerin son yirmi senede geçirdiği değişme bakılarak, meselenin kendiliğinden anlaşılabileceği düşünülebilir.

‘Şu hale bir bakın, sokaklar ne hale geldi!’

Görülen, yapılan işin üzerinin örtülmesine dönük. Böylece öyle bir döngü içine girilir ki, sokağınız taşındığınız süre içinde en az dört kere asfaltlanır, sonra iki kere beton kilit taş kaplanır, bu da yetmez, şimdi de betonlanmaktadır. Artık sokağınız çaresiz sürekli değiştirilecektir. Bundan kaçış yoktur. Sokağınızın yüz yıldır granit parke taşı kaplı olduğunu ve yakın tarihe kadar yerinde durduğunu hatırlatmanın imkanı kalmaz.  Artık yapabileceğiniz tek iş sokağınızın tıpkı kirlenmiş bir kağıt mendil gibi değiştirilmesini istemektir. Sokak sakinleri buna mecbur bırakılır: “Bizim sokağımızı da yeniden yapsınlar, hiç olmazsa biraz temiz olsun…”  Sıranın size gelmesini beklemeye başlarsınız. Sokağınızın da bir an önce değişmesini istersiniz. Tıpkı çöplerinizin toplanmasını beklemek gibi. Sanki bu paralar başkasının cebinden çıkıyormuş, ortaya çıkan tonlarca moloz kendiliğinden buharlaşıyormuş gibi….

İşlemin mantığı budur.  Bu yüzden sokaklar kimsenin ilgi alanına girmez, sahipsizdir.  Özel mülk olmamaları nedeniyle sokaklarda “çivi bile çakamazsın” diyerek vatandaşın ensesinde boza pişiren koruma kurulları falan da yoktur.  Onların kuralları, tehditleri, yasakları hep özel alana dönüktür. Bu yüzden sokaklara istediklerini yapabilirler.

Fotoğrafta gördüğünüz Beyoğlu Faik Paşa yokuşu. Fotoğrafı çektiğim sırada taşların üzerine silikon kalıpla betondan taklidini yapılıyordu. “Niye betondan taşların taklidini yapıyorsunuz?” soruma aldığım cevap şöyle: “Elbette ki biz de taşları, asıllarını koymak isteriz. Ama çok pahalı.”  Oysa dokunulmasa zaten taşlar yerinde duruyordu. Beton kaplamanın en fazla birkaç ay sonra kırılacağını tahmin etmek zor değil. Taşlarsa her zaman yerine tekrar konabilir, geri kazanılabilir.

Bu yüzden hatırlamak önemli. Hatırlamıyorsanız da eski fotoğrafları bulabilir ya da benim burada yaptığım gibi defalarca kazıldığı halde hala yerinde duran taşları fotoğraflayabilir, paylaşabilirsiniz.  Bu, zaten bir müdahalede rutin olarak yapılması gereken bir şey. Örneğin koruma kuruluna başvurulduğunda, sizden mevcut halinin fotoğrafları, rölöveleriyle yapılacak müdahalenin temsili istenir.  Peki, siz bunu yapmadan evinizin kiremitlerini bile değiştiremezken neden sokaklar koruma kurullarının ilgi alanı dışındadır?  Gördüğünüz gibi “koruma” adı verilen kamu işlevi yalnızca laftadır. Bu yüzden bu rutinden çıkmak gerekir.

Süs malzemesi gibi görülen taşlar yeniden keşfedilebilir mi?

Taşların üretimi, zor ve masraflı bir teknikle kesilmek yerine nasıl kaygan olmayan yüzeylere sahip kırma tekniği ile üretildiklerini anlamaya çalışmakla başlamak bir ilk adım olabilir. Çünkü bugün kesme tekniği ile üretilen kaplamaların ince olduğu ve taşın dokusunu zedelediği için daha zayıf oldukları biliniyor. Kaygan olmamaları için ayrıca üzerlerine darbe tekniği ile doku kazandırılmaya çalışıldığını da teşhis etmek mümkün.  Bu, hem daha çok maliyet hem daha çok enerji gerekiyor, ayrıca dayanıklı da olmuyor. Alın size bir araştırma alanı. Demek ki uygulama ile ilgili bir zihinsel çabaya da ihtiyaç olabilir. Rahmetli Turgut Cansever Beyazıt meydanı için büyük ihtimalle taş ocaklarına gitmiş ve şahmerdan ile uygulanan kırma teknikleri ile taşları nasıl daha büyük boyutlu üretilebileceğini araştırmış olmalı.

Burada ele aldığımız konu ise asfaltın altında mevcut olan taşlar. Ama onların yerinde durmaları yetmiyor, onları yeniden keşfetmek gerekli. Beyoğlu’nun, Boğaziçi’nin parke taşları 90’lı yıllara kadar yerlerinde duruyorlardı. Onların yağmur suyunu toprağa nasıl geçirdiğini ve su birikintilerini, taşkınlarını nasıl engellediğini de araştırabilirsiniz, örneğin.  Sonra bunların üzerinin asfaltlanmasının ne kadar aptalca bir iş olduğunu ispatlayabilirsiniz. Sıklıkla kazılan sokakların her boru değiştirildiğinde 40 cm yükseldiğini ya da muazzam bir moloz üretildiğini göstererek…

Sorun onları durdukları yerde keşfedecek bir zihinsel çabanın yokluğu. Burada taşların sözü yok. Bu taşları kıran, taşıyan, yerine yerleştiren ustaların burada sözleri yok…

Parke taşları binlerce yıl dayanacak malzemelerdir. Sokakların kazılması gerektiğinde sökülüp kolayca tekrar yerlerine konabilirler. Üstelik yağmur suyunu da geçirirler, sokakları seller basmaz. Ayrıca binalar bir kere yapılır, tescilli falan iseler asırlarca kalır, ancak sokaklar neredeyse her yıl yeniden yapılır. Harcanan bütçelere, dökülen asfaltların, betonların miktarına bakıldığında, şehrin binaları kadar bina-dışı alanlarında, sokaklarında nasıl büyük bir israf olduğu anlaşılır.

Piyasa mimarları, binalarla uğraşırlar. Eğer birazcık ilgilenirlerse, o da kendi tasarladıkları binaların önünü farklı malzemelerle kaplamakla yetinirler. Sokaklar genellikle ilgi alanlarının dışındadır. Onlarla müteahhitler ilgilenir. Bu yüzden zihinlerin bağımsızlığı önemlidir. Nesneleştirici şiddete karşı taşları konuşturmak ve onların katılım hakkını savunmak gerekir. İnsanların ve insan-olmayanların yaşam haklarını savunmak için. O zaman taşların keşfinin bu zıvanadan çıkan sistemi değiştirebileceği anlaşılır.

 

 

 

 

 

 

More in Hafta Sonu